57- İSLAM NASIL YOZLAŞTIRILDI?

HOW HAS ISLAM BEEN CORRUPTED & DESTROYED?

كيف تم إفساد و تخريب الإسلام؟

(Sh. 600-616)


TARÎKAT - SUFI ORDER - ألطريقة


Tarikatlar, İslam tarihinin 5. asrının sonlarıyla 6. asrının başlarında teşkilatlanan ve yayılmaya başlayan kültür, edebiyat, sanat, felsefe, müzik, spor kulüpleridir.

Bu kulüp sözcüğünün altını çizmek isteriz. Gerçekten, tarikatlar,

meşreplere, mizaçlara, yerel özelliklere cevap veren kültür-felsefe-sanat kulüpleriydi. Tarikatlar içinde, esnaf teşkilâtı, asker ocağı olarak çalışanlar da vardır. Ünlü AHÎ i teşkilatı birinciye, sınır boylarında mekân tutan RİBATLAR ikinciye örnektir.

Tarikatlar bu yönleriyle ve bu espri içinde unutulmaz hizmetler vermiş, spor, sanat, müzik vs. alanlarında birçok değer üretmiş kültür ocakları oldular. Onlar ayrıca, ahlak, fedakârlık, sevgi gibi temel insanlık değerlerinin seçkin örneklerini veren birçok büyük ruhlu insan da yetiştirdiler. 

Bu durumlarını şu iki illete bulaşıncaya kadar sürdürdüler : 

Kendilerini dinin temsilcisi saymak,

  • çıkar hesapları uğruna siyaset ve saltanatın güdümüne girmek.

İşin bir başka yanı da şudur : Tarikatların sahneye çıkış tarihi, İslam'da yaratıcı bilim ve düşünce devrinin duruşuyla örtüşmektedir. Tarikatlar, taklitçilik ve miras yeme devrinin temel kurumlarıdır.

Bu kurumlar, olumsuzluklar açısından bakıldığında, her şeyden önce, tasavvuf düşüncesinde yozlaşma ve düşüşün göstergesi ve başlangıcı oldular. Tarikatların ortaya çıkışı, tasavvufta yatay anlamda bir büyümeyi

getirirken, dikey anlamda bir çürümenin ifadesi olmuştur. Tasavvuf, tarikatlar eliyle dar ve kapalı çerçevesinden çıkıp büyük kitlelere açılmış, yaygınlık ve etki alanını genişletmiştir ama kalite açısından yozlaşmaya maruz kalarak her gün biraz daha sığlaşmıştır.

Kaliteden kayıp pahasına vücut bulan büyüme, aynı zamanda İslam'ın özünden yani Kur'an'dan uzaklaşmanın da ifadesidir. Kitlelere yayılma, kitlelerin taşıdıkları eski örf ve kabullerin bünyeyi sarmasını da beraberinde getirmiştir. 

Kısacası, tarikatlar, tasavvufun değişik kültürlerin pagan veya yarı pagan kalıntılarıyla birleşerek Kur'an dışı bir kurum olmaya doğru gitme sürecini açmıştır. Zamanla ;

  • özün yerini şeklin, 
  • ciddiyetin yerini idare-i kelamın, 
  • eylemin yerini laf ustalığının 
  • ve nihayet, tevhid ölçülerine sadakatin yerini şirk kültürleriyle uzlaşının alması
  • kaçınılmaz hale gelmiş ve
  • tarikatlar bir tür ŞİRK ÜRETEN KURUMLARA DÖNÜŞMÜŞLERDİR. 

Günümüzde tarikatların durumu neredeyse TAMAMEN KUR’AN DIŞIDIR. 

Mevlevîlik ve Melamîlik, kısmen de Halvetîlik ve Rifaîlik gibi bazı tarikatlar Kur'an ve Muhammedi şuur eksenini hâlâ koruyor olsa da, bunların kitlesel etkileri yok denecek düzeyde olduğundan akıbet belirleyici konuma gelememektedirler.

Kitlesel çapta rolü olanlara gelince bunlar klasik-derunî anlamda birer tarikat olmaktan çıkmış bulunuyorlar.

Kendisini Mevlâna Celaleddin Rûmî'nin "bu yüzyıldaki müridi" olarak tanıtacak kadar tasavvufa saygılı olan büyük şair-düşünür Muhammed İkbal (ölm. 1938) bile bu gerçeği tevil edememiş ve tarikatların "PİRİZM : ŞEYHPERESTLİK : ŞEYHE TAPICILIK : SHEIKH-WORSHIPPING : عبادة الشيخ" eksenli bir şirk ocağına dönüştüğünü, bu ocakların Kur'an denetiminde yeniden yapılandırılması gerektiğini, mevcut halleriyle İslam'a zarardan başka hiçbir şey getirmediklerini defalarca ve çok sert ifadelerle duyurmuştur.

Tarikatlarda, büyük İkbal'in bu tespitlerine eklenecek yeni olumsuzluklar vardır: 

Bunların başında, tarikatların militanlaşması, çeteleşmesi gelmektedir. 

Birçok zeminde silahlı tehdit unsurları olarak iş gören ve kitleye kin, nefret ve şiddet aşılamayı esas alan klik ve ekipler şu veya bu tarikat adıyla faaliyet göstermektedir. 

Belirgin niteliği sevgi, tevazu, hizmet, merhamet olan tasavvuf, bu siyasal ve yarı militan yeni ocakların elinde maddî-manevî sömürü ocaklarına dönüştüler. Türkiye coğrafyasından baktığımızda bunların hemen tamamında bölücülük, iftira, tehdit, sömürü, siyasal mevki hırs ve entrikası en Makyavelist ve insafsız araç ve usuller kullanılarak sergilenmektedir. Kendilerini İslam ve Kur'an adına en iyi niyetlerle eleştirenleri etkisiz kılmak için ürettikleri iftira ve ithamların bir listesini yapmak bile ürpertici tablolara vücut verir. Hasım gördüklerini yıpratmak için teşebbüs etmeyecekleri hiçbir şeyin olmadığı kanısının kitleselleşmesine bizzat kendileri sebep olmuşlardır.

Bunların ekranlara taşan ve ülkenin gündemini haftalarca, aylarca meşgul eden olumsuzlukları, halkın sadece tasavvufa nefretine yol açmakla kalmamış, dine, Kur'an'a, Peygamber'e saygı ve sevgisini de sarsmıştır.

Böyle bir sonucun doğması elbette ki çok acıdır. Asırlar boyu, sevgi ve güzellik üretmiş bu tarihsel kurumların böylesi olumsuzlukların sembolü haline gelmeleri insanlık ve düşünce tarihi için ve bizim din ve kültür mirasımız açısından büyük kayıptır. 

Ama bir insanlık borcu olarak söylemek zorundayız ki, yaratılan görüntünün kitlede oluşturduğu kanaat budur.

Bizim bu eserdeki ilkelerimiz ve tarzımız içinde kalarak bakarsak şu olumsuzlukların altını çizebiliriz:


BİD'ATLAR, HURAFELER INVENTIONS & SUPERSTITIONS

البدائع والخرافات


* Tarikatları Allah'a götüren yol saymak:


Tarikatlar birer kültür-folklor ocağı olmaktan çıkarılıp dinin işlevlerini yüklenen kurumlara dönüştürüldüğünde tartışmasız bir biçimde İslam dışı olurlar.

Çünkü Allah, dininin mensuplarını bir tek yola çağırmakta, sadece o yolun Allah'a götüreceğini bildirmektedir. 

Bu yol, Kur'an'ın deyimiyle sırat-ı müstakim yani dosdoğru yoldur. Kur'an sadece ve sadece bu yolun Allah'a götüreceğini, bunun dışında yollar edinmenin Müslümanları fırkalara bölüp parçalayacağını çok açık bir biçimde ifade etmiştir: "İşte bu benim dosdoğru yolumdur, onu izleyin; başka yolları izlemeyin ki, sizi Allah'ın yolundan ayırıp parçalara bölmesin!" (En'am, 153)

Bizim bu eserde "yolu parçalama" olarak şirk başlığı altında ele alıp açıkladığımız bu illetin bir numaralı

üreticileri tarikatlar olmuştur. Tarikat zaten yol d e m e k t i r . Allah bir tek yol öneriyor, tarikatlar ise birçok yol öneriyor.

İslam dünyasının tarikat yollarını izleme serüveninin bizi getirdiği yere bakarsak, tarikatların dediğinin yanlış olduğunu görürüz. Çünkü İslam dünyasının, tarikatlar tarafından getirildiği bugünkü yer, yürekler acısıdır.

Demek oluyor ki tek yol öneren Allah doğru söylemistir. Vaadinde sadık olan O'dur. Ve reçete, biraz önce verdiğimiz En'am 153 ile onun bir başka ifadesi olan Âli İmran 103. ayettir.


* İman kardeşliği dışında bir tarikat kardeşliği ihdas etmek:


  • Müslümanın Kur'ansal kimliğini (The Qur’anic Muslim Identity - الهوية الإسلامية القرآنية) ilkin Emevî'nin saltanat dinciliği (Hanedancı Emevî Dinciliği - Umayyad Dynasticist Religionism - ألإسلاموية السلالية الأموية) parçalamıştı; 
  • İkinci parçalanmayı tarikat dinciliği getirdi: İHVANCILIK (IKHWANISM - TARIQAH BROTHERISM - الإخوانية الطريقتية) adı altında...


Bırakın yedek ilah haline getirilmiş olan şeyhlerin (Sheikhs who have been turned into substitute gods - الشيوخ تحولوا إلى آلهة بديلة) icat ettikleri ve bir bölücülük aracı olarak kullandıkları tarikat kardeşliğini (Tariqah brotherism - الإخوانية الطريقتية)muvahhid İslam bilginleri (the monotheistic Islamic scholars - العلماء الإسلام الموحدين) içinde, Hicret sonrası Hz. Peygamber tarafından oluşturulduğu söylenen “Muhacirlerle Ensar arasındaki hicret kardeşliği"ni bile Kur'an dışı bulanlar vardır. 

Onlara göre ; Hz. Peygamber hiçbir Mekkeli mümini, hiçbir Medineli müminle özel olarak kardeş filan ilan etmemiştir.

Bu yoldaki RİVAYETLERİN TÜMÜ İFTİRADIR VE UYDURMADIR.


Prophet Muhammad never declared any Meccan believer (muhajirin) to be a brother or something, especially with any Medinan believer (ansar). ALL OF THESE NARRATIONS ARE SLANDER AND FABRICATIONS.


لم يعلن النبي محمد على وجه التحديد أن أي مؤمن من مكة (المهاجرين) هو إخوة لأي مؤمن من أهل المدينة (الأنصار).

كل هذه الروايات هي افتراء وكذب.


Çünkü Kur'an, "Müminler sadece kardeştirler." (Hucurât, 10 ) ilkesini baştan koymuş, Hz. Peygamber de

tüm Müslümanların birbirlerinin kardeşi olduklarını defalarca ifade buyurmuştur. 


Bu İslam-iman kardeşliğinin yanına başka kardeşlikler koymak BÖLÜCÜLÜKTÜR.


Putting other brotherhoods next to this brotherhood of Islam and faith IS DIVISISM & SEPARATISM.


إن وضع أخوانيات الأخرى إلى جانب أخوانية الإيماني والإسلامي أمر تقسيمي.


Hucurât Suresi 10. ayet müminleri kardeş ilan ettikten sonra "Kardeşleriniz arasında barışı yerleştirin!" emirini veriyor. 


Tarikat ihvanlığı ise yapay bir kardeşlik ilan ederek müminler arasında kavga, fesat ve bölünme yaratıyor. 


The tariqah brotherism declares an artificial brotherhood and creates conflict, corruption and division among the believers.


ألإخوانية الطريقتية تعلن أخوة مصطنعة، وتخلق الصراعات والفساد والانقسام بين المؤمنين.


(Bu konuda geniş bilgi için bk.

İbn Teymiye; Resâil, 1/ 159 vd.)


İblis'in insanı nasıl tökezlettiğini inceleyen İbnül-C e v z î (ölm. 597/1200) ünlü eserinde şunu söylüyor:

"Resul zamanında insanlar sadece imana ve İslam'a nisbet edilerek Müslüman v e mümin diye anılırlardı . Öteki adlar - ünvanlar sonradan uyduruldu."


During the time of the Messenger of Allah, people were called Muslims and believers only because of their faith and Islam. Other names and titles were invented later.


ولم يكن الناس في عهد رسول الله يسمى مسلمين ومؤمنين إلا نسبة إلى الإيمان والإسلام. تم إنشاء أسماء وألقاب أخرى لاحقًا.


(İbnül-Cevzî; Telbîsü İblis, 185) İbnül-Cevzî'ye göre, bu sonradan uydurulan adlara değer verilmesi, İblis'in karıştırma ve tökezletmelerinden biridir.


* Tarikat şeyhlerini Allah’a yaklaştırıcılar olarak kabul etmek:


Bu kabule göre, kurtarıcı, şefaat edici, erdirici, vesaire şeklinde, kendilerine bu türden, Kur'an dışı sıfat ve yetkiler verilen şeyhlerden istiğâse edilir (yardım istenir) ve tarikat inanışına göre, o şeyhler bu istiğâseye hemen cevap verip, kula gerekli yardımı derhal ulaştırırlar!

Kur'an bu niteliği ve bu gücü sadece ve sadece Allah'a tanımaktadır. Kur’an’da peygamberlerin bile böyle bir güç ve yetkisinden söz edilmez.

Şeyhler, insanı Allah'a yaklaştırıcı olarak da devreye sokulmuşlardır. Buna tarikat dilinde "tevessül" (şeyhi aracı yapmak) denir. Kur'an'ın Zümer Suresi 3. ayetine

göre bu açık bir şirktir. 

Bu yaklaştırma daha çok "rabıta" denen bir uygulama ile gerçekleştirilir. Rabıta, mürîdi şeyhin tüm zamanlarda ve mekânlarda denetimine sokan bir "kişilik silme" yöntemidir. 

Bu yöntemin esası mürid denen kişinin, kendi benliğini inkâr edip şeyh denen kişinin bir uydusu haline gelmek için sürekli gayret göstermesidir. 

Kendisini özgür bir "ben - kişi"

kabul eden hiçbir insan rabıtaya ehil sayılmaz. Rabıtanın esası, müridin kendi benliğini yok etmesi, şeyhin bir uydusu haline gelmesidir. Buna "şeyhte fâni olmak" denir. Resul'de ve Allah'ta fâni olmak bu birinci "fena" yı izler.

Bu "fâni olmak" anlayışı Kur'an kaynaklı değil, Hind kaynaklıdır.

Rabıta yoluyla insanlar üzerinde kurulan hegemonya, şeyhin ölümünden sonra da sürdürülmek istenmiş ve bunun için de "kabirlere rabıta" denen bir uydurma uygulama devreye sokulmuştur. 

Bu uygulamaya göre, mürid, şeyhinin ölümünden sonra onun denetiminde olmaya devam etmek için onun mezarı başına gidip diz çöker ve ona rabıta yapmaya orada devam eder.

Bu uygulama da bir şirk belirişidir.

Müridin bilgiden bekleyeceği şeyleri elde etmenin yolu da okuldan-kitaptan uzaklaştırılıp şeyhten ilhamî bilgi almak biçimine dönüştürülmüştür. 

Bu bilgi almanın adı "tefeyyüz" veya "feyizlenme" d i r . Mürid bu yolla kendisine lâzım olan tüm bilgileri, rabıta yoluyla denetimine ve güdümüne girdiği şeyhinden doğrudan alacağına inanır. Mektep ve kitapla gelen bilgi önemli sayılmaz. Zaten o bilgilerin, İslamın yozlaştırılması sürecinde, tarikat

çevrelerindeki adı "şeytanî bilgi"dir!. Önemli olan, ilhamî veya kalbi bilgidir ki, o da şeyhin gönlünden müridin gönlüne akar...!

Şirk maddesinde genişçe açıkladığımız bu anlayışın tartışmasız bir biçimde Kur'an dışı olduğunu bir kez daha tekrarlayalım. 

Tarikatlarda şeyhi bu mevkie çıkaran anlayışı "pirizm" (şeyhperestlik) olarak anan İkbal, bu illete ağır eleştiriler yöneltmekte ve onu Kur'an dininin en büyük tahripçilerinden biri olarak görmektedir.


* Tarikat şeyhlerini yanılmaz, masum kabul etmek:


Yine açık bir Kur'an dışılık olan bu kabul, tarikat ağına yakalanmış olanları şu noktaya götürür: 

Kurtuluş, şeyhin ağzından çıkanı dinlemektedir. O yanılmaz, çünkü bilgisi esas kaynaktan, Allah'tan gelmektedir!

Şunu hiç tevil etmeden söyleyelim:

Müslümanların çöküş ve gerileyiş devirlerinin tarikat mantığına göre, imanın temel şartı şeyhin ağzından çıkanı dinlemektir. İslam akidesinin

saydığı iman şartları sonradan gelir.! Tarikat çevreleri buna teorik olarak (!) elbette karşı çıkarlar. Ama günümüz tarikat disiplini ve uygulamasının özü-esası budur. 

İlke şöyle konmuştur: "Mürşid elinde mürid, ğassal elinde meyyittir." 

Bugünkü Türkçe ile:

"Şeyhin elinde mürid, ölü yıkayıcının eline teslim edilmiş ölü gibi olmalıdır."

Mensuplarını davar sürüsüne dönüşmemeye çağıran Kur'an'ın anlayışıyla bu anlayışı yan yana düşünmek mümkün değildir.

Gassal elinde meyyite dönüştürülen kitleler, tarih boyunca bu tarikat şeflerine sadece mallarını, mülklerini, itibarlarını, mevkilerini teslim etmekle kalmadılar, zaman zaman ırzlarını da teslim ettiler. 

Tarikatlar tarihinde bunun örnekleri az değildir. 

Son yıllarda bu çevrelerin ağına düşüp ırzını kaybeden ve bir kucaktan ötekine dolaşmaya mahkûm hale getirilen genç kadınların ekranlara yansıyan feryatlarını hep birlikte izledik.

Bunlar bu facianın içine çekilirken kendilerine söylenen şuydu : "Allah'a ve cennete gidiş, efendi hazretlerinin istek ve şefaatine bağlıdır. O halde onu memnun etmek Allah'ın iradesini bizim lehimize tahrik etmek demektir. Ve o halde, o ne istiyorsa kayıtsız-şartsız yerine getirilmelidir. Çünkü onun istemesi Allah'ın istemesidir. Şeyh, senin, vücudunu kendisine teslim etmeni istiyorsa, bu senin cenneti kazanmanın garantisi olacaktır"

"Her şeyi Allah'tan alan ve şeytanî bilgilerle kirlenmemiş bulunan şeyh" (!) bir şeye (bu bir hanım da olabilir) sahip olmak istiyorsa bu istek Allah'ın isteğidir, binlerce hikmeti vardır. Mürid bunun nedenini, niçinini soramaz; sorarsa feyzi kesilir, düşüşe geçer. Düşüşe geçince de öyle bir düşer ki parçası bulunmaz...!!!!!!!

Biraz olsun aklını çalıştırıp "neden, niçin?" sormaya yeltenen müridler, işte şu tehdidlerle susturulurlar :

"Eğer bizim gönlümüzden düşersen parçan bile bulunmaz" 

Veya 

“Bize sırt dönersen tokat yersin."

Veya:

“Bizim gönlümüzü kırarsan önce

şefkat tokatı yersin, sonra da tamamen yuvarlanıp gidersin...!!!”

Kısacası, sistem, ağın içine girenlerin itiraz etmelerini, hatta böyle bir şeyi akıllarına getirmelerini bile kesinlikle

önleyecek biçimde oluşturulmuştur. Bu ağa düşenler, susadıkça deniz suyu içenlere benzemektedir. Susuzluğu gidermek için içtikçe biraz daha susamakta ve sonunda mideleri parçalanmaktadır.

Bu, "ağa düşme" tâbirini bize öğreten, Kur'andır.

Ankebût Suresi 41. ayet, Allah dışında birilerini evliya edinip onlardan yardım ve ışık bekleyenleri, karadul denen dişi örümceğin ağına sığınmış olanlara benzetmektedir.

Karadulun tipik özelliği, binbir cilve ile kandırıp çiftleştiği eşini, çiftleşmenin hemen ardından o korkunç zehiriyle katletmesidir. Kur'an, Allah'ın yanına-yöresine konan ve evliya diye anılan alt-ilahlara sığınanların sonlarının böyle olacağını söylemektedir.

Tarih ve yaşadığımız günlerdeki tablolar da bunu doğrulamaktadır.

Müslüman kitleler, tarih boyunca kara dul ihanetleriyle inletilmiştir. Kara dul ihanetine dikkat çeken tek kitap Kur'an olmasına rağmen... 

(Bu konuda ayrıca bk. bu eser, Veli-Evliya mad.)


* Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır demek:


Muhammed İkbal'in "pîrizm : tarikat putçuluğu diye andığı tabuyu yerleştirmek ve dokunulmaz kılmak

için hadis adıyla uydurulan yalanlardan biri de budur.

Bu sözün hadis adıyla ortaya sürülen bir iftira olduğu tüm İslam bilginlerince kabul edildiği halde tarikat çevreleri bunu yaymaya ve yaşatmaya devam etmektedirler.

Kur'an'ı berrak bir vicdan, sadık bir imanla okuduğunuzda esasında bu sözün tam tersinin doğru olduğunu

anlamakta gecikmezsiniz. 

Çünkü şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır demek, aracı ve şefaatçi edinmeden Allah'a kul olamazsınız demektir. 

Kur'an işte bunun tam tersini söyleyerek aracı ve şefaatçi edinmeyi şirkin bir uzantısı görüyor.

Halk bu yalana öylesine inandırılmıştır ki, "Bir şeyhten el almadan cennete gidilemez" sloganı âdeta İslam'ın şartlarından biri gibi dillerde dolaştırılmaktadır.


* Tarikat silsilelerinin Peygamberimize çıktığını iddia etmek:


Silsile, karşınızdaki şeyhin bağlı olduğu ve ucunun Hz. Peygamber'e çıktığı söylenen kişiler zinciridir. Tarikat kabulüne göre, şeyhler işte bu zincirle bizzat Hz. Peygamber'den feyz almakta, onunla doğrudan ve devamlı

temas halinde bulunmaktadırlar. Bu silsile, şeyhlerin bir tür peygamber vekili gibi yetki kullanmalarına imkân sağlamakta, onları dokunulmaz kılmaktadır.

Böyle olunca da sözleri din, imzaladıkları her şey cennet

belgesi olarak görülmektedir.

Tarikatlardan önceki gerçek tasavvuf döneminde bu silsilecilik yoktur. Bunlar, tarikatlar döneminin, durumu sağlamlaştırıp etkiyi artırmak için uydurdukları şeylerdir.

Kur'an ve sünnetten hiçbir dayanağı yoktur

Şirk panteonlarındaki (ŞİRK TAPINAKLARINDAKİ) hiyerarşiyi andırmaktadır, tevhid dışıdır, vahyin getirdiği edep ve terbiyeye aykırıdır.

Hiç kimse, bir silsileye bağlı olmak, falan veya filana nispeti bulanmakla seçkinleşemez. Seçkinlik eylem ve ibadetle, üstünlük ise BİLİM ve takva iledir. Tarikatlar, müstesna bazı temsilcileri bir kenara konursa, işte

bu Kur'ansal ilkeyi tahrip ederek üstünlüğü, nispete, serpuşa, şeyh icazetine bağlamışlardır.


İbnül-Cevzi'nin Eleştirileri :


Tarîkat-tasavvuf çevrelerinin olumsuzluklarını ele alıp eleştiren muhaddis-fakıh İbnül - Cevzî (ölm.

597/1200), bu olumsuzlukları, ŞEYTANIN BU ÇEVRELERİ ALDATIP SAPTIRMASI olarak görmektedir. 

Ünlü eseri Telbîsü îblis'in (şeytanın hileleri - The devil’s deceptions  خدع الشيطانتلبيس إبليس) yaklaşık üçte ikisini bu konuya ayıran İbnül-Cevzî'nin kitabından BAZI TESBİTLERİNİ aşağıya alıntılamak istiyoruz :


"Âhireti isteyenler bu sapık çevrelere, oralarda gördükleri zühd (dünya nimetlerini umursamamak)

yüzünden, dünyayı isteyenler ise oralarda gördükleri rahatlık ve vurdumduymazlık yüzünden

eğilim göstermiştir. Hz. Peygamber döneminde bunların taşıdıkları unvanların hiçbiri yoktu. İnsanlar imana ve İslam'a nispet edilerek mümin ve müslim diye anılırlardı. Öteki adları ve unvanları bunlar çıkardı..." 

(bk. Telbîs, s. 185)

"Şeytan bunları aldatarak ilimden uzaklaştırdı. Onları; ilim değil, ibadet önemlidir vesvesesiyle aldatarak ilim kandillerini söndürdü ve hepsini karanlıklarda bıraktı... İlimlerinin yetersizliği yüzünden bilinçsiz bir biçimde uydurma hadislerin baskısı altında kaldılar.

Uydurmalar yoluyla bulaştıkları hayaller, aç kalmalar, sahte perhizler yüzünden iç dünyalarında fesat belirdi, Allah'ı güzel yüzlü kişilere benzetmeye, Allah'a aşık olmaktan söz etmeye başladılar. Kuruntulara yenik düşerek küfürle bid'at arasında gidip geldiler..." 

(Telbis. 188)

"Bunlar içinde, evliya adını verdikleri birtakım kişileri, Hz. Muhammedden üstün görenler vardır..."

(Telbis. 191)

"Bunlar, kendilerini cennet ehli olmakla nitelendirdiler. Oysaki Hz. Peygamber bu iddiayı taşıyanları şu şekilde uyarmıştır: 'Ben cennetlik biriyim diyen, cehennemdedir." (Telbis. 195)

"Bunlar, uydurdukları sünnetlerle halktan, hatta fakıhlardan bile ayrıldılar, ilave namazlarla dine ekleme yaptılar..." 

(Telbis. 200)

"Bunlar, 'Rabbimiz bize kalp yoluyla söylüyor' deyip Kur'an'ı dışladılar... Tekke ve ribatlarında Kur'an okumayı yasakladılar..." 

(Telbis. 201)

"Mal ve nimet düşmanlığını bir seçkinlik olarak öne çıkardılar. Oysaki Allah, Nisa Suresi 5. ayette malları, bizi ayakta tutma aracı olarak göstermektedir... Allah'ın ve Peygamber'in insanları mal sahibi olmaktan yasakladığını söylemek ilimsizlik kanıtı olmaktan başka bir anlam ifade etmezYasaklanan, mal sahibi olmak değil, malı haramdan kazanmak ve kötü niyetle harcamaktır..." 

(Telbis. 205)

"Onların mal-mülk konusundaki bu yanlış tutumları, onları bedava yiyip içmek, çalışmadan yaşamak noktasına getirdi. Önceleri karşı oldukları mal ve mülkün daha sonraları tutsağı haline geldiler. Alıştıkları rahat ve şehvet onları mal-mülk sahibi kişiler önünde diz çökmeye itti..." 

(Telbis. 211)

"Uydurma kıyafetler, yırtık-pırtık giysiler giyerek itibar toplama yoluna gittiler..." 

(Telbis. 213)

“Bunu, bir tür tevazu belirtisi gibi gösterdiler. Oysaki bu, ünlü olmanın, öne geçmenin bir başka aracı idi. Asrı Saadet nesli bu incelikleri çok iyi bilmekteydi, İbn Ömer, eski-püskü giysilere bürünen oğluna şunu diyerek karşı çıkıyordu: Böyle şeyler giyme, çünkü böyle giyinmek şöhret peşinde koşmanın bir başka şeklidir.”

(Telbis. 220) 

“Esasında, eski-püskü giymek, temiz ve güzel giysilerden kaçınmak, Allah'tan şikâyetçi olmanın bir ifadesidir. Bunlar  Kur'an tarafından yasaklanmıştır. Kur'an'a göre, Allah, kuluna verdiği nimetlerin eserini onun üzerinde görmek ister... Bu giysilerden insanın nefsi hoşnut oluyor yolunda bir itiraz asla geçerli değildir. Nefsin hoşlandığı şeyin dinen yasak ilan edilmesi için Kur'an'dan kanıt gösterilmesi gerekir. Kur'an, nefsimizin hoşlandığı her şeyi yasaklamıyor, mekruh göstermiyor.”

(Telbis. 227-228)

"Şeyh elinden hırka, kıyafet giyme töreleri uydurdular. Bu hırka ve giysileri kutsallaştırmak için senetler icat ettiler. Bunların tümü yalandır, asılsızdır..." 

(Telbis. 218)

"Bunlar, açlığı, bir değer haline getirerek gençlerin gerektiği biçimde beslenmelerine engel oldular..." 

(Telbis. 234-244)

"Yapay huşu' tavırları, vecd gösterileri, ağlamalar, inlemeler geliştirerek riyakârlığın yayılmasına sebep oldular..." 

(Tekbis. 284)

"Dinde olmayan birçok şeyi dinleştirdiler. Oysaki bir insanın dinde vacip (gerekli, kaçınılmaz) olmayan bir şeye vacip gibi inanması küfürdür..." 

(Telbis. 298)

"Kadınlarla beraberlikten uzak kalmayı bir seçkinlik olarak ileri sürerken, genç oğlanlarla

beraberliği bir tutku haline getirdiler. Bunlar bu konuda çeşitli kısımlara ayrılmaktadır... Bu konuda kendilerini desteklemek için şöyle bir hadis de uydurdular: 'Üç şeye bakmak gözün gücünü artırır: Yeşillik, akar su, güzel yüz.' Hadis diye rivayet ettikleri bu söz bir uydurmadır."

(Telbis. 299-300)

"Genç oğlanlarla halvet ve sohbet, şeytanın bu çevreleri saptırmak için boyunlarına attığı en kuvvetli iplerden biridir..." 

(Telbis. 312)

"Günaha girmemek, Allah'a biraz daha önce kavuşmak ve benzeri gerekçeleri ileri sürerek hayatına son vermek âdetini bunlar geliştirdi. Bunun örnekleri çoktur..." 

(Telbis. 307-308)

"Tevekkül kavramını tembelliğe, çalışmamaya, kazanmamaya, geçimini ona-buna havale etmeye dönüştürenler bunlardır... Oysaki tevekkül bir gönül güvenidir, bedeni çalıştırmamak, oturup kalmak, kazanmayı bırakmak asla değildir..." 

(Telbis . 317-318)

"İlaç ve doktorla tedaviyi tevekküle ters göstererek bilime ve sağlığa ters düştüler..." 

(Telbis. 324)

"Cumaya-cemaate, halk arasına katılmamayı, kenara, halvete çekilmeyi bir değer haline getirdiler. Oysaki tüm bunlar Hz. Peygamber'in öğretisine aykırı şeylerdi..." 

(Telbis. 325)

"Evlenmeyi, Allah'a ibadete engel göstererek nikâha karşı çıktılar. Eğer bunların evlilik hayatına doğal ihtiyaçları var ise bu yaptıkları, bedene eziyet olur ve o, İslam'da yasaktır. Eğer evlilik hayatına ihtiyaçları yoksa o zaman evlenmemeleri onlar için bir üstünlük olmaktan çıkar.." 

(Telbis. 332)

"Kendi içlerine doğan vehimleri, kuruntuları, vesveseleri (hevâcis) 'bâtınî ilim' diye anarak, esas ilimleri 'zahirî bilgiler' şeklinde

küçük gördüler... Bu konuda, bâtın ilmi denen safsataya destek olacak hadisler uydurdular... Oysaki, ilham ve içe doğuş denen şey, esasında bilimin bir meyvesidir. İlmi terk edenlerin bu meyveden söz etmeleri nasıl mümkün olur! Aklî ve dinî ilimler olmadan ilhamdan söz edilemez. Bunun aksini söyleyip, 'Biz, ilmimizi ebedî diriden, Allahtan alıyoruz, sizin gibi ölümlülerden değil iddiasında bulunmak dine hakaret etmektir..."

(Telbis. 361-363)

"İlim karşıtlığında öylesine ileri gittiler ki, kitaplara düşman olma noktasına gelip kitapları toprağa gömdüler, yaktılar, nehirlere döktüler”

(Telbis. 367-369)

"İşin esası şudur: Allah'a en büyük düşmanlık, ilimden uzaklaştırma ve soğutmadır. Çünkü dine ve Allah'a götüren en büyük kanıt ilimdir. Allah'ın hükümlerinin anlamı ve değeri de ilim sayesinde bilinir. İlme şu veya bu şekilde düşmanlık göstermek, Allah'a ve O'nun dinine düşmanlığın en kötüsüdür..."

 (Telbis. 370)

"Dini şerîat ve hakikat diye ikiye böldüler. Böylesi bir ayrımın dinle, gerçekle hiçbir ilgisi yoktur. Dinin tümü hakikattir..." 

(Telbis. 365)

"Melekleri, Cebrail'i vs. görüp onlar ile konuştukları yolunda hayaller kurup, yalanlar düzdüler. Hatta Cebrail'in bunlara görünüp ilmi değil ibadeti öne almalarını söylediğini iddia ettiler. Cebrail'in böyle bir öneride bulunduğunu düşünmekten Allah'a sığınırız..." 

(Telbis. 371)

"İlim eksildikçe keramet türü hayaller ve uydurmalar çoğalacağından, bu çevreler ilimden koptukça keramet vs. adıyla hayal ve halüsinasyona teslim olmaya doğru yol aldılar... Gökten kendilerine ışıklar görünmesi, Kadir Gecesinde gök kapılarının bunlara açılması vs. hep bu tür halüsinasyonlardır..." 

(Telbis. 424)

"İddialarını, ilim dışı yollarla geçerli kılmak ve desteklemek için birçok hikâyeler ve kerametler uydurdular..." 

(Telbis. 430)

"Eski-püskü, yün giymeyi, başı sağa-sola sallamayı, sendeleyip zıplamayı, ilim ve düşünceden

önde göstermek için türlü oyunlar

sergilediler... Bu hallerine karşı çıkan ilim adamlarını lâkaytlık, ibadetsizlik vs. ile suçlamak için iftiralar, yalanlar düzdüler.  Kendi yollarını izleyenleri harikalar gösteren, duaları kabul olan, kalplerden geçenleri bilen erişilmez kişiler olarak öne çıkardılar..."

(Telbis. 437-438)…


Muvahhid bilgin İbnül-Cevzî'den aldığımız bu satırlar, 260 sayfalık bir bölümün özetidir. O bölümün tümünü okuduğumuzda ürpertici daha birçok tabloyla daha karşılaşacağımız kuşkusuzdur.

*******

How has Islam been corrupted?

كيف تم إفساد و تخريب الإسلام؟

İslam’ın TARİKAT sahtekârlıklarıyla nasıl yozlaştırıldığını ve dinlerini dosdoğru bilmeyen Müslümanların şeyh denilen sahtekârlar tarafından nasıl aldatıldığını öğrenmek istiyor iseniz, okuyun lütfen!

Do you want to learn how Islam is being corrupted by the fraudulent TARIQAHS (sufi orders) and how Muslims who do not know their religion properly are being deceived by those fraudulent tariqat sheikhs? Then, read here please!

هل تريدون أن تعرفوا كيف تم إفساد الإسلام من قبل الطرق الصوفية المزيفة وكيف تم خداع المسلمين الذين لا يعرفون دينهم بشكل صحيح من قبل شيوخ الطرق الصوفية المزيفة؟ إذن، إقرئوا هنا من فضلكم!


Yorumlar

Popüler Yayınlar