53- İSLAM NASIL YOZLAŞTIRILDI?
HOW HAS ISLAM BEEN CORRUPTED?
كيف تم تحريف و إفساد الإسلام؟
SÜNNET - SUNNAH (PROPHET MUHAMMAD’S PRACTICES & TRADITIONS) - ألسنة النبوي
(Sh. 556-575)
Kur'an'da sünnet kelimesi tekil ve çoğul olarak 16 yerde geçer.
Bunların 10 tanesi "Allah'ın sünneti - ALLAH'IN EVRENDEKİ DEĞİŞMEZ KANUNLARI - THE IMMUTABLE LAWS OF ALLAH IN UNIVERSE - سنة الله - قوانين الله الثابتة في الكون"
yani Allah’ın tavrı-tarzı anlamındadır ki tabiat kanunlarını ifade eder.
Kullanımların hiçbirinde "Peygamberin Sünneti - The Sunnah of Prophet - السنة النبي" şeklinde bir kullanım yoktur.
Dil ve tarih açısından baktığımızda, yol, tarz-tavır, gelenek, yöntem, yaşayış biçimigibi anlamları olan sünnet kelimesi İslam literatüründe bu anlamların tümünde kullanılmıştır.
Devirlerin sünnetleri, kentlerin
sünnetleri, kişilerin sünnetleri deyimleri sık sık geçer.
Sünnet sözcüğü ayrıca, sahabe ve tâbiûn kuşaklarının söz ve kabullerini ifade için de kullanılır. Tıpkı, sünnetin bir parçası olan hadis sözcüğünün kullanıldığı gibi...
İslam literatüründeki özel ve terminolojik anlamıyla
sünnet ; İslam Peygamberi'nin davranış biçimlerini, sözlerini
ve kabullerini birlikte ifade eden bir çerçeve kavramdır.
********
In its special and terminological meaning in Islamic literature,
Sunnah ; is a framework concept that expresses the behaviors, words and acceptances of the Prophet of Islam.
*********
بمعناه الخاص والاصطلاحي في الأدب الإسلامي ،
السنة ; مفهوم إطاري يعبر عن تصرفات وأقوال وقبولات نبي الإسلام.
**********
Ancak burada şu noktayı unutmamak borcundayız:
Hz. Peygamber'in sünneti dediğimizde de iki ayrı anlam söz konusu olmaktadır:
1. Hz. Peygamber'in, Allah Elçisi sıfatıyla, aldığı vahiylerin uygulamasından doğan davranışlar ve sözler bütünü anlamında sünnet,
2 . Hz. Peygamberin, yaşadığı toplumun ve zamanın geleneklerini diğer insanlar gibi yaşamasından doğan sünnet.
İslam din bilginleri bunların birincisine " s ü n n e t - i i b a d e t " veya "sünnet-i h ü d a " , ikincisine " s ü n n e t - i
â d e t " veya "sünnet-i z e v â i d " demişlerdir.
Bu ayrımın amacı ;
Hz. Peygamber'in bir nebi sıfatıyla bizi bağlayan sünnetleriyle, bir beşer sıfatıyla uyguladığı ve din olarak bir bağlayıcılığı olmayan sünnetlerin farkını göstermektir.
Birinci anlamıyla sünnet ; dinin uygulanışı,
İkinci anlamıyla sünnet ise ; bir toplumun gelenek ve törelerinin yaşanmasıdır.
Sünnet konusunun en yıkıcı ayak kayması işte bu ayrımın dikkate alınmamasından doğmaktadır.
Kim nerede bir sünnet kelimesi görse şu iki hatayı birden işlemekten hemen hemen kurtulamıyor:
* Sünnet kelimesinin hiç tartışmasız, Peygamberimizin Sünnetini ifade ettiğini sanmak.
Oysaki sünnet kelimesi ;
- bazan sahabî ve tâbiûn (التابعون sahabîleri izleyen kuşak) görüş ve davranışlarını,
- bazan bir çevrenin gelenek ve kabullerini,
- bazan bir kent veya bölgenin örflerini,
- bazan da Müslümanların ortak örflerini ifade için kullanılır,
(bk. Şâtıbî; Muvafakat, 4/3 vd.)
Bir örnek olarak h a l i f e Ömer'in şu sözünü verelim.
Bir mesele ile ilgili davranışını izah ederken diyor ki Hz. Ömer :
“yemin olsun , eğer bu işi öyle yapsaydım o yaptığım sünnet haline gelirdi "
(bk. Şâtıbî, aynı eser, 3/327).
Halife Osman'a izafe edilen benzeri
bir söz ve anekdot için bk. aynı kaynak, 3/329 ve 4/74, 80)
Özellikle fıkıhta sünnet bu son anlamdadır.
* Peygamberimizin sünneti olduğunu belirlediğimiz bir kayıt veya rivayetin, sünnet-i ibadet olduğunu peşinen kabul
etmek:
Sünnet kelimesinin geçtiği yerde, önce bunun Peygamber
sünnetini ifade edip etmediğini, ikinci olarak da Peygamberimizin hangi tip sünnetinin bünyesinde yer aldığını iyi belirlememiz gerekiyor.
Çünkü Peygamberimize ait olmayan sünnetlerle, ona ait olan ama sünnet-i ibadet bünyesinde yer almayan sünnetler bizi din adına ilgilendirmiyor.
Bu tür sünnetlere uymak bir zevk ve
renk meselesidir, isteyen benimser, istemeyen benimsemez.
Bu ayrımın yapılmaması ve sünnetin her geçtiği yerde Peygamberi ve sünnet-i ibadeti görme tutkusu, Müslümanlara çok pahalıya mâl olmuştur.
Çünkü örf anlamındaki sünnetler -ki bunların çoğu Arap örfüdür- din ilan edile edile âdetler dinleşmiş, bunun sonucunda din âdet durumuna düşürülmüştür.
Kur'an'ın ; örfperestliği, ataların kabullerini din yapmayı putperestliğin bir uzantısı görmesi sebepsiz değildir.
Şu bir gerçek ki, bir toplum veya ümmet bünyesinde dinleştirilen her âdet, karşılığında, âdetleşen bir din buyruğunu rehin alır.
Bu bozuk gidiş uzun bir süre devam ederse, dinle âdet birbirine girer ve gerçek dinin ne olduğunu anlamak için müceddid ruhlara ihtiyaç kaçınılmaz olur.
Sıradan âlim veya fakıh böyle bir devrede din anlatma şansını yitirir, örflerin nakledicisi bir rivayet hamalına döner.
BİD'ATLAR, HURAFELER
* Her sünnet sözünün arkasında
Peygamberimizin olduğunu sanmak:
Bunun açıklamasını yukarıda yaptık.
* Sünneti dinin yarısı gibi görerek
Kur'an'a ortak konumuna getirmek:
Peygamberler Allah'ın elçileridir, ortakları değil.
Bunun zorunlu sonucu, peygamberlerin söz ve davranışlarının dinde bir ortak irade haline getirilmemesi gerektiğidir.
Tarih bize göstermektedir ki, bu kapı aralanıp ilahî irade herhangi bir ortakla paylaştırıldı mı iş, peygamberlerle bitmiyor, art arda diğer ortaklar sökün edip geliyor.
İslam içinde konuşursak bunun en belirgin örneği ünlü "edille-i şer'iye - الأدلة الشرعية : dinsel deliller" kabulüdür.
Bilindiği gibi, Sünnî İslam'ın temel kabullerinden biri de "edille-i şer'iyenin dört olduğu" yolundaki
geleneksel kabuldür.
Bunlar, Kur'an, sünnet, icma
ve kıyas olarak sıralanıyor.
Bazı ekoller bunlara bazı
ilaveler yaparak dinsel delilleri 7'ye, 9'a, hatta 10'a 15'e çıkarmaktadır.
Oysaki bunlar dinin kaynakları değil, dinin kaynağını ve dayanağını anlamada beşerî yollardır.
Anlaşılması istenen kaynak ve dayanak tektir ve o da Kur'an'dır.
Ne yazık ki konuyu bu soruyla gündeme getirdiğinizde teorik olarak bir itiraz gelmemekte, esas kaynağın ve delilin tek olduğu söylenmekte, ama yaşanan hayatta (pratikte) asırlardır bunun tam tersi işlemektedir.
Günümüz toplumlarının günlük hayatlarında, diğer delillerle Kur'an arasında hiçbir fark kalmamıştır, hatta Kur'an o delillerin çok gerisine atılarak diğer üç beşerî kaynak dinin ta kendisi kılınmıştır.
İşin teorik aşamasında söylenmesi gerekeni en güzel ifade edenlerden biri de sûfî-fakıh Gazâlî'dir.
Gazali (ölm. 505/1111) fıkıh metodolojisi alanında önemli eserlerden biri olan el Müstasfa'sında dinsel delilleri değerlendirirken şu güzel tespiti yapıyor:
“Bil ki, bakışımızı iyice derinleştirdiğimizde görürüz ki
dinsel hükümlerin esas kaynağı bir tanedir: Allah'ın sözü, yani Kur'an... Resul'ün sözü ne hükümdür, ne de mülzim (bağlayıcı-yükümlülük altına sokucu) ; hüküm Allah'ındır. Ancak Allah'ın hükmünü ortaya çıkaran bir gösterici (muzhir) lâzımdır ki işte bu, Peygamber'in sözüdür.
Gösteren söz de yalnız bu sözdür... Mülzim sebep ise tektir ve o da Allah'ın hükmüdür.
Resul, mülzim ve hakim değil, sadece Allah'tan haber getiren (muhbir anillah - ألمخبر عن الله) aracıdır..."
(Gazali; Müstasfa, 1/285-287)
Evet, hakim (hükmü veren makam) ve mülzim (sorumluluk altına sokan, bağlayıcı sözü söyleyen makam) Allah'tır.
Allah'ın verdiği hükmü haber veren (muhbir) ve gösteren (muzhir) ise Hz. Peygamber'dir.
Yani dini kuran ve gönderen, Allah; tebliğ edip gösteren, peygamberdir.
Gerçek, Gazâlî'nin de ifade ettiği gibi, işte budur ama İslam tarihinde hayat ve toplumları şekillendirip yönlendiren ne yazık ki bu gerçek olmamıştır.
Yönlendiren ve şekillendiren kabuller başkadır. Bu kabuller dine bir değil, birkaç kaynak bulmuştur.
Hatta fıkıh kitaplarında açık ve tevilsiz şirk ifadesi olan şu başlıklar atılabilmiştir: “Sünnetin Kur'an'ı Neshi".
Bu başlık altında işlenen en korkunç günah, hadislerin Kur'an ayetlerini hükümden düşürebileceğini göstermeye kalkmak, buna kılıf hazırlamaktır.
Bu günahın ortaya çıkardığı
anlayışa göre, ayetlerle hadisler karşı karşıya gelir, çekişme durumunda kalırlarsa, Peygamber'in kabulleri Allah'ın kabullerini saf dışı edebilecektir.
Peygamber'in söz ve kabullerinin Allah'ın sözüne arzı gerekmez mi?
Kur'an ve akıl bunu gerektirmez mi?
Ne yazık ki, geleneksel anlayışı temsil edenlerden birçoğu bunun aksini söyleyebilmiştir.
İşte bu işin ilklerinden biri olan Beyhakî (ölm. 458/1065), Delâilü'n-Nübüvve - ألدلائل النبوة (Peygamberimizin
peygamberliğine ilişkin kanıtlar) adlı eserinde bakın ne diyor:
“Hadislerin Kur'an'a arz edilip onaylatılması yolundaki hadis bâtıldır. Böyle bir şey asla doğru olamaz. Kur'an'da, hadislerin Kur'an'a arzına delâlet eden hiçbir şey yoktur."
(Beyhakî; Delâil, 1/27)
Bu yolla, tartışmasız kitap sadece Kur'an olmamış, düzinelerle zübür, binlerce mişna dokunulmaz ve tartışılmaz ilan edilmiştir.
Hatta Kur'an tercüme ve tefsir edildiği halde, "dokunulmaz" ilan edilen bu zübür ve mişnalar yoruma bile açılmamıştır.
Bunları yazanlar, örtülü bir
biçimde (hâşâ) Allah'tan daha fazla otorite haline getirilmişlerdir.
Yani Kur'an'ın ve Resul'ün din meselesinde şikâyetçi oldukları temel dertler, dinleştirilmiştir.
Tartışılmaz ve eleştirilmez tek kişi olan Hz. Peygamber'in yanına da yüzlerce tartışılmaz kişi eklenmiştir.
Bunlar, yerine göre mehdidir, mezhep imamıdır, tarikat
şeyhidir, efendidir, üstaddır, ulemadır, müfta bih kavil sahibidir vs. vs.
Ve öyle bir yere gelinmiştir ki "din" dendiğinde teorik kaynak olarak bu "dokunulmazların kitapları,
canlı kaynak dendiğinde de kendileri akla gelir olmuştur.
Peygamber'in din işindeki payı bol bol salât ve selâm ile "sakal-ı şerîfi"nin (!) öpülmesine, Kur'an'ın
yeri ve payı da cenazelerde, mezarlıklarda okunmaya
indirgenmiştir.
Bir gün gelmiştir ki Hak ve hidayet kavramlarını artık Kur'an ifade etmez olmuştur.
Çünkü "hak mezhepler" (!) ve "hak tarikatlar" (!) vardır.
Bunlar dışında hak arayanlar "sünnete ve ümmete muhalefetle" suçlanmıştır.
Hz. Muhammed tüm bunların böyle olacağını, nübüvvetinin bir gereği olarak elbette ki sezmiş, görmüş ve gereken uyarıları yapmıştır. Her türlü yozlaşma belasının giriş kapısı olarak peygamberlerin şirk aracı yapılmasını Kur'an ona göstermişti. Öncelikle bu giriş kapısını kapatmak için tedbirler aldı.
Tüm hayatı, kendisinin Allah'ın elçiliğinden çıkarılıp Allah'ın ortağı konumuna getirilmemesi için verilmiş mücadelelerle doludur.
Bu titizliğinin amacına varması için, Allah'ın kitabı dışında, tartışılmaz ve şaşmaz din kaynağı yaratılmamasına özen gösterdi. Hadislerinin yazılıp toplanmaması yolunda verdiği talimat bunun en tipik göstergesidir.
Kendisinden habersiz yazılan hadislerinin de imhasını emretmiştir.
Sahabîler bunun anlamını ve esprisini iyi bildikleri içindir ki hadis rivayet etmekten çekinmişlerdir.
Hz. Peygamber'le İslam'ın ilk gününden itibaren beraber olmuş en büyük sahabîlerin rivayet ettikleri hadislerin sayısı parmak sayısına yakındır.
Sahabî neslinden Saîd b. Yezid diyor ki: "Sa'd b. Ebî Vakkas (ölm. 55/675) ile Medine'den Mekke'ye değin (yaklaşık bir ay) beraber oldum; gidip dönünceye kadar bir tek hadis rivayet etmedi."
Şa'bî (ölm. 103/72) şöyle konuşuyor: "Şu, 'Resul buyurdu' sözüne şaşıyorum. Ben, İbn Ömer'le iki yıl boyunca beraber oldum, Hz. Peygamber'den bir tek söz naklettiğini görmedim."
(Süyûtî; Tahzîru'l-Havâs, 153-154)
Biz inanıyoruz ki sonraki zamanlarda, sahabîlerin
adları kullanılarak da hadisler uydurulmuştur.
Bizim, âhad haber vs. adlarıyla andığımız rivayetlerin bir kısmı da bu şekilde çürüğe çıkar.
Yani senedinde sahabî adı gördüğümüz her söz, güvenilir değildir.
Sahabîlerin hiçbirinin yalan söylemediğini var sayalım;
sahabînin adını oraya koyanın yalan söylemediğini nereden biliyoruz!
Peygamber'e yalan isnat edenler, onun sahabîsine neden isnat etmesin!
Bizim sonuçta bir tek dayanağımız kalır : Hadis diye rivayet edilen sözün Kur'an'dan onay alması...
Şunu unutmayacağız:
Hadis diye rivayet edilen sözün bize bağlanan ucunda "Falanca bana rivayet etti ki, dedi ki..." türünden bir ifade var ise, ondan öncesi bizim için koca bir karanlıktır.
Biz, "filanca bana dedi ki..." beyanına dayanarak dünya ve âhiretimizi şekillendiremeyiz.
Hadis ulemasının "sahih" (sağlam) unvanı verdiği hadislerin tümü, ana başlığı "âhad haber" veya "haber-i vahid" olan ve Hz. Peygamber'den bir kişi tarafından rivayet edilen sözlerdir.
Haber-i vahidin en sahihi bile sadece zan (sanı) ifade eder.
Bir tanesinin bile kesinlik niteliği yoktur.
Hadis alanının otoritelerinden biri sayılan Ahmed Naim (ölm. 1934) bu noktada şunları söylüyor:
“Haber-i vahid nihayet galebe-i zannı müfid olup kuvvet ve sıhhati de hâsıl olan zannın kuvvetine tâbidir. İlm-i zannînin derecâtı olduğu gibi, sahihin de derecât-ı mütefâvitesi olmak lâzım gelir.
(Ahmet Naim; Buharî Tercüme ve Şerhi, 1/210)
Bu cümlelerin günümüz Türkçesiyle söylenişi şöyle:
"Haber-i vahid, en fazla sanıda baskınlık ifade eder. O halde onun kuvvet ve güvenilirliği bizde doğurduğu sanının kuvvetine bağlıdır.
Sanıya dayalı bilginin dereceleri olduğu gibi ona dayanılarak elde edilmiş sahih hadislerin de çeşitli dereceleri olması gerekir."
Kısacası, haber-i vahidin esası, sadece sanı ve tahmindir. Bu sanı ve tahmin bizde kuvvetli bir ihtimal duygusu yaratmışsa biz "İşte bu hadis sahihtir." diyoruz .
Ve bunun diyebildiğimiz anda da dinimizi dünyamızı o söze teslim ediyoruz.
Böyle bir tavrın, Kur'an'ın insan ve idrak anlayışıyla barıştırılması asla mümkün olmaz .
"S a h i h" unvanlı hadislerin durumu bu.
Bir de “zayıf” diye nitelenenlerin durumunu düşünmek gerekir...
Bütün bu serüvende bize kanıt olan tek şey vardır:
Hadisin kendilerinden alındığı söylenen ve Peygamberimizle bizim aramızda uzayıp giden kişiler zinciri (rivayet zinciri, sened)...
Bu zincirin bir yerde yazılı olduğunu gördüğümüz anda hadisle ilgili "kanıt" problemimizi çözülmüş sayıyor, bu hadis sağlam hadistir hükmünü veriyoruz.
“Hadis uleması bu hadisin sahih olduğunda oy birliği etmiştir" vs. türünden sözlerin arka planı işte budur.
Bunları Kur'an'a onaylatmadan dinde dayanak saymaktan Allah'a sığınırız!..
Bu "senet" denen kişiler zincirinin güvenilirliğinin kanıtı nedir?
Kendisi kanıta muhtaç bir şeyin kanıt olarak kullanılmasını nasıl kabul ederiz?
O halde, bu senet meselesinde üç noktayı sorgulamamız gerekiyor:
Birincisi, senetteki kişiler kimdir ve onlarla gerçekten görüşülmüş müdür;
ikincisi, bu kişilerin rivayet ettikleri söz, bizim önümüze konan söz müdür?
Üçüncüsü, bu sözün Peygamber'e nispeti ne derece doğrudur?
Bu sorulara olumlu cevaplar bulduğumuzda yapılan iş, yerden taş toplayan kişilerin topladıkları taşların elmas olduğunu var saymaktır.
Şunu asla gözden uzak tutamayız: Birkaç kişinin yerden taş topladığını ispat etmek, toplanan taşların değerli taşlar olduğunun ispatı değildir.
Taşların değerli olup olmadıklarının başka bir ölçütle değerlendirilmesi gerekir.
Hadis uleması, işte bu sonuncuyu hemen hemen hiç yapmamışlardır.
Çünkü bunu yaptıkları takdirde denetim makamına Kur'an'ı koymaları gerekir.
Böyle bir şeyse rivayetlerin büyük çoğunluğunun güven dışı kalması demektir.
Çünkü Kur'an, bu hadis malzemesinin yüzde doksanına onay vermez.
Ne ilginçtir ki, Kur'an'dan onay alabilecek olan ama dinde kural koymayan hikmetli söz türü rivayetler de senetleri bakımından kabul görmemiştir.
Yani, dinde kural koyan türden olanların büyük kısmı Kur'an'dan onay alamıyor, dinde kural koymadığı için Kur'an'la çelişmesi söz konusu olmayanlar
ise hadisçilerin esas aldığı senetler bakımından çürüğe çıkıyor.
Geriye, güvenilir fazla bir şey kalmıyor.
Üzerinde olduğumuz "s e n e t" yani hadisi rivayet eden kişiler zinciri konusunda, büyük eleştirici İbn-ül-Cevzî'nin ufuk açacak bir tespitini buraya almak istiyoruz.
İ b n ü l - C e v z î (597/1200), ünlü eseri Telbîsü İblis'te, İBLİS’İN MUHADDİSLERİ (HADİS ULEMASINI) NASIL ALDATIP KARMAŞA VE YALANA İTTİĞİNİ anlatırken özetle şöyle diyor: "...
Bu hadis uleması içinde Kur'an'ı ezberlememiş olanlar, hatta namazın şartlarını bilmeyenler vardır...
Bir kısmı da dinledikleri hadis sayısını çoğaltır da çoğaltır; amacı, hadisin sağlamlığı filan değildir; hadis tahsili için ne kadar beldeyi gezdiğini, neler çektiğini, ne kadar insanla görüştüğünü abartılı bir biçimde anlatıp dikkat ç e k m e k t i r . . .
B u n l a r ı n içinde Bağdat'taki
nehrin kenarında yaptığı konuşmayı bir kelime oyunuyla Şam'da bir nehrin kenarında yapılmış gösterenlerden, torunuyla yaptığı konuşmayı, aradan iki kişi atlayarak dedesiyle yapılmış veya öğrencisiyle yaptığı konuşmayı kocasıyla yapılmış gösterenler vardır....
Tümünün amacı, öne geçmek, ünlenmek, itibar toplamaktır..."
"Hadis ulemasına bulaşan İblis kirletmelerinden biri de şudur:
Bunların bazıları uydurma
(mevzu') bir hadisi, uydurma olduğunu açıklamadan rivayet eder. İşte bu, bu insanların dine karşı işledikleri bir cinayettir. Bu cinayeti, hadislerini geçerli kılmak, "çok hadis toplamış adam" unvanı kazanmak için yaparlar. Bunlar çoğu kez, "filancadan, falancadan dinledim" şeklinde konuşurlar ama aslında o
dediklerinden bir şey dinlemiş değillerdir. Bazan da hadis aldıkları güvenilmez, yalancı kişilerin fark edilmesini önlemek için o insanların adlarını gizlemek, künyelerini, nisbelerini değiştirmek yoluna giderler. Bu yaptıkları da dine karşı işlenmiş bir cinayettir..."
( İ b n ü l - Cevzî; Telbîs, 133-137)
Ne yazık ki bu cinayetlerin faturasını o rivayetçiler değil, onların ardına düşen/düşürülen masum kitleler ödemişlerdir.
Asırlar ve asırlar boyu...
Şunun altını da çizmek zorundayız: "Sahabe ve tâbiûn neslinden gelen söz, fiil ve kabullere ilişkin rivayetlere hadis dendiği de çok olmuştur."
(Ahmet Naim; Buharî Tercüme ve Şerhi, 1/7)
Yaşadığımız günlerde, bizim hadis dediklerimizin bunların hangisi olduğunu merak eden bile fazla kalmadı.
Uydurmacılığın siyasal çıkara bağlı odakları, bu konuda soru sormaya kalkanları, "Peygamber Efendimizin sünnet-i seniyyesine karşı çıkıyor" şeytanî ithamıyla sindirmeyi ne yazık ki büyük ölçüde başarmıştır.
Tıpkı kıla tapmaya karşı çıkanları "Sakal-ı şerife hürmetsizlik ediyor" diye sindirmesi gibi...
Uydurmalar içinde ;“Peygamberimizin sidiğini içmenin cennet kazandırdığını, Peygamberimizin dışkısının "gaita-i şerife ve parfüm olduğunu" söyliyenler bile vardır.
Uydurmacılık irini Kur'an'ın şualarıyla kurutulmaz ve ayağını sağlam basmasına fırsat verilirse kuşku olmasın ki, sidik ve dışkının kutsanması aşamasına geçilecektir.
Yani bevl-i şerif ve gâita-i şerife dönemi de açılacaktır.
Hadis konusunda oynanan oyunlardan birine daha dikkat çekelim:
Mütevâtır olduğunda (ve bizce bir mucize olduğunda) hiçbir kuşku bulunmayan şu hadise, sonradan eklenen bir tek kelime, asırlarca hüsran yaratmıştır.
Hadisin tartışmasız metni şudur: "Kim bana yalandan bir söz isnat ederse cehennemdeki yerine hazırlansın!"
Hadisi işe yaramaz hale getiren
ekleme şudur: "KASDEN..."
Bu ekleme hadisi şu şekle getirmektedir:
"Kim bana kasten bir yalan isnat
ederse c e h e n n e m d e k i yerine h a z ı r l a n s ı n ! "
İmam Şafiî, el-Ümm'ünde bu hadisi birkaç yoldan rivayet eder. Hiçbirinde bu "kasten (müteammiden) sözcüğü
yoktur.
Emevî valisi Haccâc-ı Zalim tarafından Mekke'nin mancınıklanması sırasında katledilen s a h a b î
Abdullah b. Zübeyr (ölm. 73/692) babasına: "Sen neden başkaları gibi hadis rivayet etmiyorsun?" diye sorduğunda baba Zübeyr şöyle cevap verdi: "Bana yalan isnat eden, cehennemdeki yerine hazırlansın . " hadisinin tehdidinden korkuyorum."
Ve Zübeyr şunu ekledi: "Bakıyorum, son zamanlarda bu hadise bir 'kasten' sözü eklendi. Ben bu hadisi Peygamberimizden dinlediğim hiçbir seferinde, yemin olsun, 'kasten' diye bir kelime duymadım."
Bu Abdullah'ın (Abdullah İbni Zübeyr) Hz. Resul'den tüm rivayeti 20'yi geçmiyor. Cennetle müjdelendiği bildirilen Said b. Zeyd (ölm. 51/671) adlı sahabînin tüm rivayeti 10 sözdür,
(bk. İbn Kuteybe; Te'vilu Muhtelifi'l-Hadîs, 39; Ahmet Naim; Buharî Tercüme ve Şerhi, 1/53-55)
Ama, Hz. Peygamber'le bir yıl kadar beraberliği bulunan Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği söz binlerle ifade ediliyor.
Bunların doğruluğunu kabul, aklen ve naklen mümkün mü?
Mümkün demek, akla da nakle de isyan etmektir.
Hadis bir kelime eklenmesiyle yapı değiştirince sonuç şu oluyor:
Kötü niyeti olmayanlar hadis uydurabilirler.
Nitekim tarih boyunca böyle olmuştur. Az önce değindiğimiz o bir kelimelik eklemeye dayanılarak uydurmacılık şu şekilde ilkeleştirilmiştir:
Özendirmek (terğîb - ألترغيب) veya sakındırmak (terhîb - ألترهيب) maksadıyla hadis uydurulabilir...
Hadis uydurmacılığı, minareyi çalmadan önce bol miktarda kılıf hazırlamıştır.
Kılıflardan biri işte bu, "Özendirmek maksadıyla hadis uydurulabilir" hezeyanıdır.
İkinci kılıf ise uydurmalara karşı Kur'an'ı öne çıkaracak olanları susturmaya yönelik şu uydurmadır:
"Sizden birinize benden bir hadis okunduğunda, koltuğuna kurulmuş olarak şöyle diyebilecektir:
'Ben Kur'an'ı okurum; böyle güzel sözlere gelince onlar gibisini ben de söylerim."
(bk. Elbânî; ez-Zaîfa, 3/204).
Elbânî'nin uydurmalığını belgelediği kılıflardan bazılarını daha verelim:
"Hadis yazdığınız zaman, onu isnat zinciri ile birlikte yazın. Eğer gerçek bir hadis ise sevabına siz de ortak olursunuz; eğer uydurma bir hadis ise günahı o senetteki kişiye olur."
( bk. Elbânî; ez-Zaîfa, 2/225, 247, 249)
"Ümmet için benim bir hadisimi ezberleyene yüce peygamberlerden yetmiş bir tanesinin alacağı ödül verilecektir."
(Hadis adıyla dolaştırılan bu hezeyan için bk. Elbânî; ez-Zaîfa, 3/316)
Cenabı Peygamber'in, Medine'ye gelişinden ölümüne kadarki zamanda okuduğu 552 hutbenin hiçbirinin metni yoktur. Çünkü o hutbelerde öğüt olarak okuduğu sözler, Kur'an ayetleri idi. Kur'an dışında tartışılmaz din kaynağı istememek ve bırakmamak niyetinin en belirgin göstergelerinden biri de bu davranışıdır.
Allah'ın kitabı, dinin koyucusu ve sahibi olan Allah'ın iradesinin tüm zamanlara ve mekânlara uzanan ışığı, dayanağı ve denetçisidir.
Hz. Peygamber bu ışık-kaynağı, "Allah'ın gökten yere uzanan ve yapışanları şaşkınlık ve sapıklığa asla düşürmeyecek olan ipi" diye tanıtmış ve insanlığa onu emanet ettiğini söylemiştir.
Hz. Peygamber, Allah'ın kitabı dışında herhangi bir şeyin (buna kendi sözleri de dahil) "d i n" olmasını istemiyordu.
Allah'ın kitabı dışındakilerin tümüne "m i ş n a" diyen ve mişnanın tanımını veren de kendisidir.
Birlikte görelim:
"Şu olgular, kıyametin yaklaştığını gösteren işaretlerdendir: Kötülük üreten kişilerin itibarlı tutulması, iyilik ve güzellik üreten kişilerin
aşağılanması, sözün öne çıkması, eylemin arkaya itilmesi, toplumun mişnaları okur ve yazar hale
gelmesi ve hiç kimsenin bu mişnalara karşı çıkmaması."
Sahabîler sordular: 'Mişnalar nelerdir?'
Resul buyurdu: 'Mişnalardan maksat, Allah'ın kitabı dışındaki tüm din kitaplarıdır."
(Hadis ve ilgili açıklamalar için bk. Elbânî; el-Ahâdîs es-Sahîha, 6/774-777, 803)
Resul, insanlığa din olarak Kur'an'ı emanet etti.
Başka türlüsünü yapmak, zaten nübüvvetine aykırı olurdu.
Ne var ki sonradan bu emanetin yanına Şiî çevreler Ehlibeyt diye, Sünnîler de sünnet diye yedek iki kaynak eklediler.
Böylece Allah Elçisi'nin Allah'tan alarak insanlığa emanet etmek borcunda olduğu zaman üstü kaynak üçüncü sıraya düşürüldü.
Biz, bu iki beşerî kaynağı Kur'an mertebesine çıkaran görüşleri Kur'an dışı bularak reddederiz. Şaşmaz ve değişmez kaynağı ilavelerle üçe çıkarmak, Kur'an'ın
yıktığı teslis (üçleme - trinity - ألتثليث) inancını yapay yollarla tevhid dinine sokmaktan başka bir şey değildir.
Kur'an, bir değil, birçok yerde: "Allah tek bir ilahtır. İlahınız tek bir ilahtır" (örnek olarak bk. Nahl, 22; Hac, 34; Saffât, 4) diyor ve emrediyor:
“Üçtür demeyin!" (Nisa) diyor.
Eklenenlerin ilah olmadığını, böyle bir niyetle ekleme yapılmadığını söylemek çözüm getirmiyor.
Bu noktada belirleyici olan, eklenenlere hangi değerlerin yüklendiği, hangi işlevlerin verildiğidir.
Eğer siz din adına Kur'an'a verdiğiniz yetkiyi sünnete veya Ehlibeyt'e veriyorsanız, onları Allah'ın yetkileriyle donatıyorsunuz demektir ki, bunun tevil edilmez anlamı onların ilahlaştırıldığıdır.
Nitekim bu ilahlaştırmanın halk arasındaki belirişleriyle yıllardan beri karşılaşmaktayız.
Sünnet konusundaki yozlaştırmalara her değindiğimizde hemen şu sözü duymaktayız: "Peygambersiz din olur mu? Kur'an'la P e y g a m b e r i birbirinden ayırmayın!"
Bu sözün birinci kısmı elbette doğrudur ama ikinci kısmı, bu doğruyu âlet ederek tevhid dışı bir sapıklığın sergilenişidir.
Allah ile peygamberi birbirinden ayırmamak, ya Allah'ı beşer düzeyine indirmektir, yahut da peygamberi ilah mertebesine çıkarmaktır ki, bunların ikisi de
şirktir.
Allah ile peygamber elbette ki birbirinden ayrılacaktır ve bunu yapmak tevhidin en hayatî gereğidir.
Bu yapılacağına göre, Allah'a ait olanla peygambere ait olanın da ayrılması şarttır.
“Ayrılmaz" der ve ikisine aynı yetkileri ve dokunulmazlıkları isnat edersek Allah'ın allahlığı kağıt üzerinde kalır, hayata yön veren ise "ortaklık dini" olur.
Şimdi Allah'a ait olanla Peygamber'e ait olanı birbirine karıştıran ve hadis adıyla sahnelenen şu Kur'an dışı sözlere bakalım:
“Ümmetimin fesada uğradığı bir zamanda benim sünnetime sarılana yüz şehit sevabı verilir." (bk. Elbânî; el-Ahâdîs ez-Zaîfa, 1/497)
Bu söz esas alınırsa şunu demek zorunda kalırız:
Fesadı Kur'an önleyemiyor. Fesat söz konusu olduğunda Kur'an değil, eğrisi doğrusuna karışmış "sünnet" kurumu öne çıkarılıyor. Kur'an'ın tebliğcisi olan ve sözlerinin yazılmasına karşı çıkan, yazılan sözlerini imha ettiren bir Peygamber tebliğ ettiği kitabı ikinci sıraya itiyor.
Tam bu noktada, sünnet ve hadisler konusundaki titizliği eleştirenlerin şu iddialarını ele almak istiyoruz.
Diyorlar ki: "Siz hem hadislere güvenilmez diyorsunuz, hem de işinize gelen hadisleri alıp kullanıyorsunuz. Bu nasıl oluyor? Madem rivayetler işe yaramaz, hepsini atın. Madem işe yarar, hepsini alın..."
Halbuki biz ;
- rivayetleri değerlendirmede "son ve tartışılmaz ölçüt" olarak Kur'an'ı denetçi yapıyoruz.
- Filan rivayeti atıp falancayı kabul ederken Kur'an'ın tanrısal filtresine baş vuruyoruz.
- Bizim, tüm rivayetleri toptan kaldırıp atmak gibi bir saplantımız yoktur.
- Biz, tarih ve miras düşmanı değiliz.
- Bizim derdimiz, Kur'an dininin beşerî eklemelerle yozlaştırılmasını durdurmaktır.
- Bu konuda güvenebileceğimiz tartışmasız kaynak ise Kur'an’dır.
- Son sözü Kur'an'a söyletmek kayıt ve şartıyla rivayetlere elbette yer verir, onlardan elbette yararlanırız.
- Mirası yok saymayı neden savunalım?
- Ama içine yalanın ve uydurmanın karıştığında kuşku olmayan mirasın, Allah'ın kitabıyla çelişen tespitlerini devre dışı bırakmak bizim iman ve insanlık borcumuzdur.
- O halde, "rivayetlerin bir kısmını alıp bir kısmını atmak", keyfî bir uygulama değildir.
- Kur'an'ı denetim mevkiine koymanın bir sonucudur.
- Biz, rivayetlerin bir kısmını alır, bir kısmını atarız.
- Çünkü biz, rivayetleri, diğer değerlendirme yollarını kullandıktan sonra, en nihayet Kur'an'a arz ederiz;
- onun onay verdiklerini alır kullanırız;
- onay vermediklerini ise, güvene layık görmeyiz.
- Bu tevhîdî bakış açısıyla biz, şu iki sözün Peygamberimize ait olacağından kuşku duymuyoruz.
- Çünkü bu sözler, tarih kritiği yanında Kur'an tarafından da onaylanıyor:
“Ben aranızda olduğum sürece bana itaat edin. Size Allah'ın kitabına sarılmanızı öneriyorum. Onun helalini helal, haramını haram bilin”.
“Aranızda olduğum sürece beni dinleyin ve bana itaat edin. Ben aranızdan alındıktan sonra ise size Allah'ın kitabına sarılmanızı
öneriyorum. Onun helalini helal, haramını haram bilin!"
(bk. Elbânî; el-Ahâdîs es-Sahîha, 3/358-360)
Bu son iki hadis, sünnet bahsinde bir SAPTIRMA’nın altını daha çizmemizi gerekli kılmaktadır:
* Hz. Peygamber'e itaati onun şahsına itaat olmaktan çıkarıp kendisine isnat edilen sözlere itaate dönüştürmek:
Bu tutum sadece Peygamberimize değil, Kur'an'a da saygısızlıkla doludur.
Hiç kimsenin kuşkusu yoktur ki Kur'an Hz. Peygamber'e itaati emreder.
Ama bu emri veren ayetlerin hangisinde "P e y g a m b e r ' i n sünneti veya Peygamber'e isnat edilen sözler ve davranışlar"
kaydı vardır???
İtaat emreden ayetler, “Resul'e itaat edin." diyor.
Resul Allah'ın iradesini ve dinini temsil ediyor. O konuştuğu anda kanıt odur, onu dinleriz.
Çünkü o tanrısal iradenin canlı temsilcisidir.
Ama şu anda Resul aramızda yoktur.
Bu durumda Allah'ın iradesini temsil eden tek kaynak kalıyor: KUR’AN.
Resule isnat edilen mirasın tartışmasızlık, kuşkusuzluk niteliği yok.
Resul'ün bu dünyayı terk etmesinden sonra, "la raybe fîh: tartışma, kuşku ve çelişmeden uzak" TEK KAYNAK KUR’AN’dır.
Kur’an’dan onay almayan ama yaftası "s ü n n e t" olan tespitlere uymayı değil, UYMAMAYI dine ve Resul'e SADÂKAT sayarız.
Sağlamlığı tartışılan tesbitler şöyle dursun, Resul'e aidiyetinde
kuşku olmayan tesbitlerin bile "FARZ" mertebesine çıkarılması
halinde terkleri gerekir.
Sahabî de böyle yapmıştır.
Büyük bilgin Şâtıbî bize şunu bildiriyor:
Sahabînin bazıları, teravih ve kuşluk vakti namazlarını, Şevval ayı orucunu, kurban kesmeyi terk edebilmişlerdir.
Bunun gerekçesini şöyle açıklıyorlardı:
Halk bu sünnetleri farz mertebesine çıkardı , bunu kırmalıyız , bunun için biz bunları terk ediyoruz,
(bk. Şâtıbî; Muvafakat, 3/324 vd.)
* Sünneti bir mezhebin adı olarak kullanmak (Ehlisünnet diye b i r mezheb kabul edip bunun dışındakileri s ü n n e t dışı
i l a n e t m e k) :
Müslümanları iki ana kampa bölerek hesabına uyanlara sünnet ehli (Ehlisünnet), uymayanlara Şiî, Haricî, Rafızî, ehli dalâlet vs. gibi dindışılık çağrıştıran adlar vermek İslam tarihinin en zararlı tavrıdır.
Bütün hasımlarını , o arada Hz. Hasan’ı da zehirleyip öldürerek bertaraf eden Muaviye, başarısının doruğa çıktığı yılı “Âm’ul Cemâ’ah - The year of community - ألعام الجماعة" yani “Müslümanların birlik ve beraberlik yılı - The year of unity and solidarity of Muslims - عام الوحدة والتضامن بين المسلمين” ilan ettirdi.
Muawiyah, who eliminated all his enemies, including Hazrat Hasan (one of the two grandsons of Prophet Muhammed), by poisoning and killing him, declared the year in which his success reached its peak as “Am’ul Cemâ’ah - The year of community - ألعام الجماعة”, meaning “The year of unity and solidarity of Muslims - عام الوحدة والتضامن بين المسلمين”.
معاوية الذي قضى على جميع أعدائه بتسميم وقتل الحسن (أحد حفيدي النبي محمد)، وصف العام الذي وصل فيه نجاحه إلى ذروته بـ "عام الجماعة، أي "العام وحدة المسلمين وتضامنهم". تم إعلان "عام الوحدة والتضامن بين المسلمين".
Ve, halîfeliğine karşı çıkmayarak uslu uslu oturanları ödüllendirmek için onlara “EHL-İ SÜNNET - SUNNIS - Those who follow the Sunnah - ألأهل السنة - الذين يتبعون “السنة ünvanını VERDİRDİ.
İşte bu deyim o günden beri kullanıla kullanıla yaygınlaştı ve giderek, Ehl-i Beyt’in haklarını savunanların dışındaki toplulukları ifade etmek için bir tür özel isim oldu.
And, to reward those who did not oppose his caliphate and remained obedient, he gave them the title of “AHL-I SUNNA - SUNNIS - Those who follow the Sunnah - ألأهل السنة - الذين يتبعون “السنة”. Since that day, this expression has become widespread and gradually became a kind of special name to express the communities other than those who defend the rights of the Ahl al-Bayt.
ومن أجل مكافأة أولئك الذين لم يخالفوا خلافته وظلوا على حسن الخلق، أعطاهم لقب "EHL-I SUNNA - SUNNIS - أولئك الذين يتبعون السنة - ألأهل السنة - الذين يتبعون "السنة.
ومنذ ذلك الحين، انتشرت هذه العبارة أكثر فأكثر، وأصبحت تدريجياً اسماً خاصاً للطوائف غير تلك التي تدافع عن حقوق أهل البيت.
Muaviye’den önce kullanılmayan bu tâbirin, Peygamberimizin sünnetine sarılmak veya onu öne alarak yaşamakla hiçbir ilgisi yoktur.
Bu tâbir, Emevî yönetimini
Müslümanlar için en hayırlı yönetim şekli olarak gören ve toplumda kavga çıkarmayan grupları ifade etmek için yaratılmış bir siyasal tâbirdir.
Hiçbir dinsel ve bilimsel dayanağı yoktur.
Biz Müslümanız.
Emevî siyasetini lanetleriz.
Emevî siyaseti ; tahrîf v e tahrïb ettiği dini, evladını katlettiği Peygamberi siyasal çıkarları
için paravan yapan bir siyasettir.
This expression, which was not used before Muawiyah, has nothing to do with adhering to the Sunnah of our Prophet or living by emphasizing it.
This expression is a political expression created to express groups that see the Umayyad administration as the most beneficial form of administration for Muslims and do not cause conflict in society.
It has no religious or scientific basis.
We are Muslims.
We condemn Umayyad politics.
Umayyad politics is a policy that uses the religion it distorted and destroyed and the Prophet whose children it killed as a cover for its political interests.
وهذا التعبير، الذي لم يستخدم قبل معاوية، لا علاقة له باتباع سنة نبينا أو العيش بالأخذ بها أولا.
يشير هذا المصطلح إلى الإدارة الأموية.
وهو تعبير سياسي تم إنشاؤه للتعبير عن الجماعات التي تعتبره أفضل شكل من أشكال الحكم للمسلمين ولا يسبب صراعًا في المجتمع.
وليس لها أي أساس ديني أو علمي.
نحن مسلمون.
نحن ندين السياسة الأموية.
؛ الدين الذي شوهه ودمره، النبي الذي قتل ابنه من أجل مصالحه السياسية.
إنها سياسة تعمل كغطاء لـ.
Yorumlar
Yorum Gönder