50- İSLAM NASIL YOZLAŞTIRILDI?

HOW HAS ISLAM BEEN CORRUPTED?

كيف تم تحريف و إفساد الإسلام،

***************

HZ. MUHAMMED’İN SAHABÎLERİ

PROPHET MUHAMMED’S COMPANIONS

أصحاب نبي الله ورسول الله محمد عليه الصلاة والسلام


Sahabî kelimesi (çoğulu: ashâb, sahabe) sohbet kökündendir. Birisinin sohbetinde bulunmak suretiyle onunla yakınlık-dostluk kuran kişiye "s a h i b" denir.

Sahabî sözü, Hz. Peygamber'e "sahib" olan, yani onunla sohbet etme şerefine eren kişi anlamında kullanılmış ve

tarihselleşmiştir. 

Bir İslamî terim olarak, Hz. Muhammed ile imandaşlığı, dostluğu, arkadaşlığı,

sohbeti, beraberliği bulunan kişi anlamındadır.

Kur'an'da, peygamberin arkadaşı anlamında "sahabî - صحابي" veya "ashâb - أصحاب" kelimesi geçmez. 

Buna karşın, "sâhib - صاحب" sözcüğü, Hz. Peygamber'i hemşehrilerinin arkadaşı

olarak nitelemek için 3 yerde kullanılır. 

(Sebe', 46; Necm, 2; Tekvîr, 22)

Kur'an, sahabî tanımına dayanak olacak bir beyan içermemektedir. Esasen, tevhit adına şunu

söylemek zorundayız : 

Kur'an, herhangi bir peygambere

(bu Muhammed aleyhisselam da olsa) sahabî olmayı bir üstünlük veya ebedî kurtuluş belgesi olarak öne çıkarmaz. 

Geleneksel yaklaşımların,

sahabîlerin üstünlüğüne, cenneti garanti etmiş olduklarına vs. kanıt olarak değerlendirdikleri ayetlerin

hiçbirinde böyle bir espri yoktur. 

O ayetler, birtakım fiilleri,

hizmetleri övüp yüceltmektedir. Sahabî nesli içinden o fiilleri işleyenler işte bu "fiilleri" sebebiyle büyük olmaktadırlar, Peygamberle arkadaş oldukları için değil…

İşin, tevhit ruhuna uygun yapısı budur.

Biz, sahabîleri, Kur'an'ın övdüğü fiillerin sahibi oldukları için ve sahibi oldukları ölçüde saygıya layık görürüz.

Yoksa annesinin kucağında Peygamberimizin huzuruna

getirilmiş veya Hz. Peygamber konuşurken vadinin dibinden

onu dinlemiş ve bir daha dönmemek üzere geçip gitmiş bir kişiyi, "Tüm gelecek Müslümanlardan üstün, çünkü sahabî unvanı var" gibi tevhit sırrına

ve varlık kanunlarına aykırı bir seçkinliğe sahip kabul etmeyiz.

Geleneksel anlayış, Hz. Peygamber'in bakışına mazhar olmuş kişinin en büyük olgunluk ve erginliği bu sayede elde edeceğini söylemekte ve bu "erginliğin" üstüne çıkabilecek bir değer tanımamaktadır. 

Bu bir kere, Kur'an'ın ruhuna açıkça terstir. 

Kur'an, insanın üstünlük ve nasibini onun gayret ve emeğine, bu gayret ve emeğin ürettiği değerlere bağlamıştır, (bk. Necm, 39; Tûr, 21; Müddessir, 38). 

Kaldı ki Hz. Peygamber'in nazarından nasiplenmek de bir gayret ve emek işidir. 

Hiç kimse, sadece “Peygamber baktı" diye bir yere gelemez. 

Gelir diye iddia etmek putperestliktir. 

Sahabî unvanı verilenler içinde, bırakın ermeyi ve olmayı, teslimiyet sırrının bir kısmını göstermekte bile yaya kalmış olan kişiler vardır.


İşte bir örnek:

Hz. Peygamber'e at satan biri, parasını almak üzere Hz. Peygamber'le evine gidiyordu.

Resul hızlı yürüdü, adam biraz geri kalmıştı. Adamın yanına sokulan bazıları ata daha fazla para vereceklerini söyleyerek kafasını çeldiler. Adam atı bunlara satmak istediğini Hz. Peygamber'e bildirdi. 

Hz. Peygamber: "Biz seninle

anlaştık, atı bana sattın, artık o at benim" deyince adam anlaşmayı inkâr etti. Allah adına yemin de ederek " Benn atı sana satmadım."

dedi. Çevredekilerse kenarda saklanarak tartışmayı duymazlıktan geliyorlardı. 

Çekişme epeyce sürdü. Hz. Peygamber sen atı bana sattın diye ısrar edince adam, akıl almaz bir utanmazlıkla Cenabı Peygamber'e şunu söyleyebildi :

“Sözünün doğruluğunu tanık getirerek ispatla”. Bunun üzerine Resul, Huzeyme adlı birini tanık göstererek atı satın aldığını ispatladı,

(bk. Ebu Davûd, akzıye 20 =3/308; Nesaî, büyü' 81=7/265-266).

Şimdi, Hak Elçisi'ne böyle bir küstahlığı yapanla bu küstahlığı kenara çekilip seyredenler nasıl olur da Peygamberi görmemiş Müslümanlarının tümünden daha

üstün olur?! 

Böyle bir iddia akla ve dine hakerettir.

Sahabîlerin hatıralarına saygımız vardır, çünkü onlar Peygamberimizin arkadaşlarıdır.

Ama bu saygı, bir din emri filan değildir, olamaz da. 

Böyle bir emir veren din Şintoist unsurlara itibar ediyor demektir. Kur'an'ın dini bu unsurlardan

arınmıştır. 

Kur'an dininin bu nezahetini korumak yerine birtakım insanları kutsallaştırmak için akıl almaz uydurmalar sahneleyenler tevhit dininde yapay bir panteon oluşturdular. 

Bu panteonda, "saygı-övgü" adı altında şirk edebiyatıyla çehresi değiştirilmiş bir peygamber, onun yanında da panteonun diğer kutsal ruhları olan sahabî adlı kişiler yer almaktadır.

Daha sonra bunlara, ümmetin ulema ve evliya denen kadrdolarından binlerce kişi e k l e n m i ş t i r .

Tevhit verileriyle incelendiğinde görülecektir ki geleneksel sahabî anlayışı, eski Yunan panteonundaki ilahlara verilen özelliklerin tümünü bu insanlara vermiştir. 

Eski Yunan ilahlarına tanınan dokunulmazlık ve kutsallıkla bu sahabî panteonundaki insanlara tanınan dokunulmazlık ve kutsallık aynıdır.


KİMLERE SAHÂBÎ DENİR? 

WHO ARE CALLED COMPANIONS?

من الملقب بالصحابي؟


ilk zamanlarda ashap unvanı, Hz. Peygamberce epey bir süre beraber olmuş, onunla gazalara katılmış, sohbetlerde bulunmuş, kısacası

hayatını Hz. Peygamber ile bir biçimde paylaşmış imandaşları ifade ediyordu. 

Hz. Peygamberden sonraki zamanlarda "Ehlisünnet uleması" tarafından oluşturulan ve günümüzde de kullanılan tanım ise tamamen farklı bir tanımdır ve ilk tanıma göre sahabî unvanı alamayacak birçok kişiye bu unvanı

vermektedir.

Biz, sahabî tanımı olarak ilk devrin kabulünü esas alıyoruz.

We base our definition of companionship of Prophet Muhammed on the acceptance of the first era (the era before the HUDAYBIYYAH TRUCE & THE CONQUEST OF MECCA).

ونحن نبني تعريفنا للصحابة رسول الله على قبول المرحلة الأول (المرحلة ما قبل صلح الحديبية وفتح مكة).


Sahabî kimdir sorusuna sonraki ulemanın verdiği ve bizce işin gerçeğine uymayan cevap şudur: 

"Sahabî, Hz. Peygamber'i mümin olarak görmüş ve mümin olarak vefat etmiş kişidir." 

(Bu tanım ve ayrıntılar için bk. Ahmet Naîm; Buharî Terceme ve Şerhi, 1/13-24)

Tanımın omurgasında "mümin olarak görme ve ölme" vardır. 

O halde iman etmeden görmüş olan ve daha sonra iman edenlerle, mümin olarak görüp de sonradan mümin sıfatını yitirenler (örneğin sonradan İslam dininden çıkanlar) sahabî olamazlar.


Geleneksel kabulün aksine biz, İslam'ın kudretinin kesinleşip egemenliğinin kaçınılmaz olduğu zamanda İslam’a girenleri sahâbî saymıyoruz. 


Contrary to traditional belief, we do not consider those who embraced Islam at a time when Islam’s recognition was certain and its dominance was inevitable, as companions.


وعلى النقيض من الاعتقاد التقليدي، فإننا لا نعتبر من اعتنق الإسلام في الوقت الذي كان الاعتراف بالإسلام فيه مؤكداً، وظهوره أمراً لا مفر منه، من الصحابة.


Hicret’in 8. ci yılındaki Mekke Fethi sırasında ve sonrasında, can korkusuyla veya nimet elde etme hevesiyle "i m a n" ettiğini

söyleyen ve esasında Kur'an tarafından "müellefet-ül - kulûb - ألمؤلفة القلوب" (Kalpleri İslam'a ısıtılanlar - Those whose hearts are made inclined towards Islam - المؤلفة القلوب) diye anılan kişileri sahabî tanımı içine sokmuyoruz. 


Bırakın sahabî tanımını bunları, "MÜMİN" tanımı içine sokma yetkimiz bile yoktur. 

Tıpkı onları iman dışında görmeye yetkimizin olmadığı gibi... 

Kur'an onlara bir sıfat vermiştir:

Müellefetü'l-kulûb... 

Biz, Kur'an'ın hükme bağladığı

bir konuda kendimizden yeni hüküm koyamayız.

Kaldı ki, Hz. Peygamber'in "ashabım" tâbirini, bırakın

müellefetü'l-kulûbu, Hudeybiye Antlaşmasından sonra iman etmiş kişiler için bile kullanmadığını

gösteren kanıtlara sahibiz. 

Bilindiği gibi, Hudeybiyye

Antlaşması Mekke Fethi'nden yaklaşık bir yıl önce imzalanmıştır. (Bu konuda bk. Elmalılı Hamdi'nin

"Hak Dini Kur'an Dili", Hadîd Suresi 10. ayetin tefsiri: 7/4734-4735). 


Sahabî konusunda ilk ve en tehlikeli saptırma Hudeybiye Antlaşmasından (özellikle Mekke Fethi'nden) sonra Müslümanlık ilan etmiş kişileri sahabî sayma ile başlamıştır. 

Kılıçlarından Müslüman kanı akan bir takım insanlar, canlarını kurtarmak ve ganimet devşirmek için "iman ettik" dediler diye, bunlara karşı İslam'ı yıllarca savunmuş müminlerle aynı kefeye

konarak "sahabî" unvanına kavuşturulmuşlardır.

Bu, bizce, gerçek sahabîlere hakaret olduğu gibi, İslam'a da saygısızlıktır. 

Daha kötüsü, bu "sözde sahabîler"e bir anlam kaydırmasıyla bağışlanan yetkilerin ileriki zamanlarda zulümlerin ve saptırmaların sebebi olduğunu görmekteyiz. 

Birilerinin dayatmasıyla "sahabileştirilen" bu insanların bir kısmı, kullanma imkânına ulaştıkları sahabî dokunulmazlığının arkasına

sığınarak tarihe siyah harflerle yazılmış cinayetler, ihanetler,

soygunlar-vurgunlar ve saptırmalar işleyebilmişlerdir.

O halde biz, Mekke Fethi sırasında müslümanlığını ilan edenleri, özellikle bu ilan üzerine ganimet aldığını gördüklerimizi asla sahabî saymayız. 

Allah onlara “mümin" sıfatını vermemiştir, onları "kalpleri islam'a ısındırılanlar" (bk. Tevbe Suresi, 60) diye anmıştır.


BİD'ATLAR, HURAFELER


* Müellefetü'l-Kulûb'u Sahabî Saymak

Regarding those whose hearts are made inclined towards Islam as Prophet’s Companions

اعتبار المؤلفة القلوب كصحابي :


Bunun nasıl yapıldığını ve nelere mâl olduğunu yukarıda gördük.

Müellefe-i kulûb sınıfına giren bu insanlara, durumlarına göre ısındırma veya ŞERLERİNDEN KORUNMA AMAÇLI BAĞIŞLAR YAPILDI. 

Kaynaklar bunlardan kime ne kadar bağış yapıldığına ilişkin listeyi vermektedir.

En çok bağışın Kureyş ileri gelenlerine yapıldığı görülüyor. Çünkü en şerir kodamanlar onların içindeydi.

ZARARLARININ VE ŞERLERİNİN DURDURULMASI kaçınılmazdı. 

Bu bağış listesinde, örneğin, EBU SÜFYÂN ile oğlu Emevî kralı

MUAVİYE’ye yüzer deve verildiğini görüyoruz.

(bk. Beyhakî; Delâil, 178-183)


* Sahabîleri Udûl (عُدُولْ) Saymak

Regard all the companions as UDÛL 

إعتبار كل الصحابة كالعدول :


Udûl - عُدُولْ, günah işlemez, yalan söylemez, adaletten sapmaz, tam güvene layık kişi anlamındadır. 


Udûl means a person who does not commit sins, does not lie, does not deviate from justice, and is worthy of complete trust.


العدول يعني الشخص الذي لا يرتكب المعاصي، ولا يكذب، ولا يحيد عن العدالة، وهو جدير بالثقة الكاملة.


Bu sözcük, zaman içinde "asla ve asla hata etmez, asla ve asla yanılmaz, asla ve asla değerini yitiren söz söylemez" anlamlarında kullanılır olmuştur. 

Bugün de halk arasında yaşayan ve yaşatılan anlamı budur.

Hemen söyleyelim ki ;

Kur'an, peygamberler de dahil hiçbir beşere bu UDÛL niteliklerini vermez. 

Bu nitelikler insanın değil, Allah'ındırHz. Peygamber, birçok kez, kendisinin bir beşer olduğunu, unutabileceğini, hata edebileceğini açıkça söylemiştir. 


The Quran does not give these qualities of UDUL to any human being, including the prophets.

These qualities belong to Allah, not to man.

The Prophet has openly stated many times that he is a human being, that he can forget and make mistakes.


والقرآن لم يمنح هذه الصفات للعدول لأي إنسان بما في ذلك الأنبياء. 

وهذه الصفات تخص الله وليس الإنسان.  لقد صرح النبي مراراً وتكراراً بأنه إنسان ويمكن أن ينسى ويخطئ.


Günde yetmiş veya yüz kez Allah'tan af dilediğini söyleyen de kendisidir.

Hz. Peygamber'in sık sık yaptığında tartışma bulunmayan bazı dualar, onun bizzat kendisinin günahından ve hatalarından söz edip Allah'tan af dilediğini göstermektedir.

İşte bir tanesi :

“Allahım! Hatalarımı,

bilgisizliğimi, işlerimde taşkınlığımı, kasıtlı, kasıtsız sürçmelerimi, açık ve gizli yanılmalarımı ve sence bilinen diğer günahlarımı bağışla!.."


O Allah! Forgive my mistakes, my ignorance, my excesses in my affairs, my intentional and unintentional slips, my obvious and secret mistakes, and my other sins known to You!


يا إلهي! أغفر لأخطائي، لجهلي، و اإفررطي في عملي، و زلاتي المقصودة وغير المقصودة، وأخطائي الظاهرة والسرية، وسائر ذنوبي التي أعلمت بها!.


(Bu dua-hadis ve benzerleriyle bunların açıklamaları için bk. İbn Teymiye; el-Furkan, 102-104)


Hal böyle iken onun sahabîlerinin bu noksanlıklardan arınmış olduğunu söylemek doğru değildir.

Bu anlayışı desteklemek için kanıt gösterilen Kur'an ayetlerinin hiçbiri bu konuda kanıt olmaz.

Burada tarih açısından da bir yanılgı ve zorlama sergilenmektedir. Her şeyden önce ;

Hz. Peygamber, sahabîleriyle ilgili beyanlarında onları böyle arınmış, günahsız, lekesiz göstericici hiçbir ifade kullanmamıştır.


The Prophet Muhammad never used any expressions in his statements about his companions that would portray them as pure, sinless, and spotless.


ولم يستخدم النبي في كلامه عن أصحابه أي عبارات تصورهم على أنهم أطهر، لا خطيئة ولا عيب. 


Tam aksine, ümmetinin Cahiliye âdetlerinden tamamen

arınamayacağını bildirmiştir, 

(bk. Müslim, cenaiz; İbn Teymiye; el-Furkan, 20) 

Bunun da ötesinde, en seçkin

sahabîlerinden biri olduğunda kuşku bulunmayan Ebu Zer el-Gıfârî (ölm. 32/652) gibi bir kişiye şöyle diyor:

"Sen, kendisinde Cahiliye kalıntıları olan bir kişisin!" 


Bunun üzerine Ebu Zer soruyor: "Peki bu hal, ileri yaşlarımda da sürüp gidecek mi?"

Hz Resul cevap veriyor:" Evet!" 

(bk. Bu hadis ve açıklaması için İbn Teymiye; el-Furkan, 20)

Sahabîlerin bizzat kendileri birbirleri hakkında arınmışlık, udûllük (عُدُولِيَّةٌ) gibi sıfatlar asla kullanmıyorlar.

Onlar birbirlerini çok ağır ithamlarla suçlayabilmişlerdir. 

Birbirlerine kılıç çekmiş, birbirlerinin kanlarını dökmüşlerdir. 

Bazılarının lakabı, diğer bazıları katında "kezzâb - ألكذاب" (sınırsız yalan söyleyen) olmuştur. 

Örneğin, en büyük hadis ravisi sayılan Ebu Hureyre'nin lâkabı

Hz. Ali ve Hz. Âişe gibi bilgin sahabîler nezdinde “kezzâbe - ألكذابة"dir. 

Hz. Ömer, bu Ebu Hureyre'nin konuşmasını yasaklamıştır. 

(Ebu Hureyre'nin bu yanına bir örnek için bk. İbn Hemmâm; el-Musannef, 4/179-180)

Hz. Ali, kendisine karşı gelen sahabî kadrosuna “el-fietü'l-bâğiye - ألفئة الباغية : eşkıya güruhu" demiştir. Sahabî diye yüceltilen Ebu Süfyan oğlu Muaviye'nin Hz. Ali katındaki lâkabı "İbnu Âkileti'l-Ekbâd / إبن أٰكلة الأكباد : ciğer yiyen kadının oğlu"‘dur. 

Bilindiği gibi, Muaviye'nin anası Hind, Uhud Harbi sırasında Peygamberin amcası cengâver sahabî Hamza’nın (ölm. 3/634) ciğerlerini söktürüp çiğnemiş, Müslüman şehitlerin gözlerini oyup putperest dostlarına gerdanlık yapıp Mekke'ye hediye götürmüştür.

Sadece "sahâbî" olarak gösterilmekle kalmayan, "Arapların en dahisi" diye de yüceltilen Ebu Süfyan oğlu Muaviye, Hz. Ali'nin Mısır valisi ve sahabî Kays

b. Sa'd b. Ubâde’ye (ölm. 59/678) şöyle yazıyordu: 

“Sen, Yahudi oğlu Yahudisin. İki tarafın (Ali tarafıyla kendisinin tarafı) sence sevimli olanı kazanırsa seni azledip yerine bir başkasını getirecektir.

Sevmediğin taraf kazanırsa seni öldürüp ortadan kaldıracaktır..."

Sahabî Kays'ın, yine bir "sahabî" sayılan Muaviye'ye cevabı şu oldu: "Sen, putperest oğlu putperestsin.

İslam'a istemeyerek girmiş göründün, ondan isteyerek çıktın. İmanında hiçbir öncelik yoktur, münafıklığın ise yeni değildir. Allah'a hamd olsun ki biz, o senin çıktığın dinin yardımcıları, içinde bulunduğun putperest dinin de

düşmanlarıyız." 

(Câhız; el-Beyân vet-Tebyîn, 2/87). 


Ebu Hamza el-Hâricî (ölm.130/747) Mekke’de yaptığı bir konuşmada "sahabî" diye anılan Muaviye'yi

şöyle anlatıyor: 

“Allah’ın ve Resul'ünün lanetlediği bir adamdır. Allah'ın kullarını köle, Müslümanların mallarını saltanat aracı, Allah'ın dinini pusu kurma yeri olarak kullandı..." 

(bk. Câhız, aynı eser, 2/123). 


Bu işin Kur'an, akıl ve tarih önünde doğrusu şudur: 

Sahabî lakabı verilen zâtların birçoğu yalan da söylemişlerdir,

günah da işlemişlerdir. Bu günahlar içinde şarap içmek, zina, cinayet, hatta irtidat vardır. 

Kur'an'ın “dini yalan sayma" alâmeti olarak gördüğü kamu mallarına el koyup yemek ise çok bol miktarda vardır.

Sahabîler"in fikir yürüttükleri bir konuda bizim fikir yürütmeye kalkmamızın doğru olmayacağını söylemek vahyin ruhuna açıkça terstir; insanın insanı rableştirmesidir. 

Allah'a ait bir niteliği insana vermektir.

İmamı Şafiî (ölm. 204/820) gibi bazı bilginler onların sözlerinin nihayet bir içtihat olduğunu, o sözlere ters içtihatların yapılabileceğini söylemişlerdir ki, işin tevhit

ilkelerine uyanı budur. 

(bk. Hallâf, 282).


Bu son bilgilerin ışığında şu iki kabule de değinmek gerekir:


a) "Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız uyun doğruyu bulursunuz." mealinde hadis diye rivayet edilen sözün aslı yoktur. 

Cenabı Peygamber'in böyle bir söz söylemesi mümkün değildir,

çünkü bu söz tevhide aykırıdır. 

(Bu sözün sahih olmadığını

gösteren deliller için bk. Beyhakî; Medhal, 163; Elbânî; ez-Zaîfa, 1/144-149)

Sahabî rableştiren bu uydurmaya karşı, Ehlibeyt'i rableştiren şu uydurma sahnelenmiştir: "Ehlibeytim yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız doğruyu

bulursunuz." (bk. Elbânî; ez-Zaîfa, 1/152, 173, 631)


b) Sahâbîlerin Efdaliyet’i anlayışı


Understanding of the superiority of the companions


 إفهام أفضلية الصحابة: 


Eski Yunan panteonunun ilahlaştırılmış ruhlarına döndürülen sahabîler, daha sonra bir büyük yarışın da konusu yapılmışlardır. 

Bu yarış, tevhit ruhuna tartışmasız biçimde aykırı olan “efdaliyet" anlayışıdır.

Efdaliyet, benimsediği bazı ölçülere göre, bir kısım kişilerin ötekilerden a priori (akıl yürütme ve delil getirme gerekmeksizin) üstün olduklarını ve bu üstünlüğün bir hiyerarşi arz ettiğini benimseyen anlayıştır.

Sahabîler içinde efdaliyet, ne ilginçtir ki, yapılan siyasal-yönetsel seçimlerle belirlenmiştir. Yani dünyevî-beşerî bir ölçü, uhrevî-ruhsal bir üstünlük için esas alınmıştır ki, bu da Kur'an dışı bir yaklaşımdır.

Sahabîyi kutsallaştıran anlayışa göre, efdaliyet hiyerarşisi şöyle işlemektedir: 

Peygamber'den sonra en büyük insan ilk halife Ebu Bekir, ikincisi halife Ömer, üçüncüsü halife Osman, dördüncüsü Hz. Ali'dir. 

Bu mantığa göre, beşinci "büyük insan" -hâşâ- Ebu Süfyan oğlu Muaviye, altıncı büyük insan ise ebedî mel'un Yezid olacaktır. 

Ve bu, halife denen kişilerin seçim sırasınca yürüyüp gidecektir...

Ebu Bekir'le Ömer'in en hayırlı insan olduklarına ilişkin bir de hadis uydurulmuştur: 

“Ebu Bekir ve Ömer ilk Müslüman nesillerin en hayırlılarıdır."

(bk. Elbânî; ez-Zaîfa, 4/227, 5/121-123)

Efdaliyet yarışı kuşaklar arası yarış halinde de sahnelenmiş, böylece kişilere ilişkin efdaliyet takviye edilmiştir. 

Bir uydurmaya göre, "insanların en hayırlı nesli, Hz. Muhammed’in devrinde yaşayan nesildir." 

(Bu sözün güvenilmezliği konusunda bk. Elbânî; ez-Zaîfa, 4/20-21)

EFDALİYYET ANLAYIŞI İSLAM DIŞI BİR ANLAYIŞTIR. 


Understanding of the superiority of the companions is an un-Islamic understanding. 


إفهام أفضلية الصحابة هو إفهام غير إسلامي


Allah, nebiler arasında bile efdaliyet yarışı açılmasını yasaklamıştır, 


Allah has forbidden any competition for superiority even among the prophets.


وقد نهى الله عن التنافس على التفوق حتى بين الأنبياء

(bk. Bakara, 285) 


Hz. Peygamber'in en çok kızdığı şeylerden biri de peygamberler

arasında büyüklük yarışı açılması idi. 


One of the things that angered the Prophet the most was the competition for greatness among the prophets.


ومن أكثر الأشياء التي أغضبت النبي الأنبياء.

وكان هناك منافسة على العظمة بينهما.


Bir örnek verelim: 


Bir Yahudi ile bir Müslüman Hz. Mûsa ile Hz. Muhammed'in hangisinin daha üstün olduğu tartışmasına girerler, bu arada Müslüman öfkelenerek Yahudiyi tokatlar. 

Yahudi bunun üzerine doğruca Hz. Peygamber'e gelerek kendisini tokatlayan adamı şikâyet eder. Şikâyeti dinleyen Resul şöyle buyurur: 

“Beni Musa'dan daha üstün tutmayın!" 


A Jew and a Muslim starts an arguement about who is the superior, Prophet Moses or Prophet Muhammad. 

The Muslim gets angry and slaps the Jew. 

The Jew then goes straight to the Prophet and complains about the man who slapped him. 

The Messenger listens to the complaint and says: 

“Do not consider me superior to Moses!”


يبدأ يهودي ومسلم جدالاً حول من هو الأفضل، النبي موسى أم النبي محمد. 

فيغضب المسلم ويصفع اليهودي. 

فيذهب اليهودي مباشرة إلى النبي ويشكو من الرجل الذي صفعه. 

فيستمع الرسول إلى الشكوى ويقول: 

"لا تجعلني أفضل من موسى!"


(Buharî, husûmât 1; Müslim, fadâil 160)


* Sahabîlerin Sözlerine Uygun Ayet İndiğini Söylemek:


Bu tevhit dışı uydurma daha çok ikinci halife Ö m e r için gündeme getirilir. Buna göre, bazı ayetler, bazı sahabîlerin daha önceden söyledikleri sözleri doğrulamak üzere ve hatta aynen onların sözlerindeki ifade şekliyle

indirilmiştir. 

Bunu kabul ettirmek için akıl almaz sözler ve anekdotlar uydurulmuştur. (Bu konuda bazı rivayetler için bk. Süyûtî; el-İtkan, 1/99-101). 

Allah, vahyin mahbatı (iniş yeri) ve mübelliği (tebliğcisi) olan Peygamberinin sözüne ve isteğine uygun ayet indirmeyi bile ulûhiyet şanına aykırı bulurken, Peygamber'in ümmeti içinden birilerinin istek ve düşüncelerine uygun ayet nasıl indirir? 

Hem de o kişilerin sözlerinin çoğunlukla aynısını...

Büyüklük ölçüsü gibi gösterilen bu noktanın, esasında bir günah konusu olduğunu gösteren bir Kütüb-i Sitte hadisi vardır. 

Şöyle deniyor: "İnsanların en

büyük günah işleyenlerinden biri de haram ilan edilmemiş bir konuda soru soran ve o sorusuyla bir şeyin haramlaştırılmasına yol açan kişidir."

(Ebu Davûd, sünen 6; Şâtıbî; Muvafakat. 1/49)

Bu hadis esas alınırsa, örtünmeden içki içmeye kadar birçok konuda sorular sorup haramlar doğmasına yol açan sahabîler (örneğin, Hz. Ömer) büyük günah işlemiş sayılacaklardır! 

Bu olabilir mi?

Rivayetlerin çelişkisine ilginç bir örnektir bu...


* Ashabın İhtilaflarının Rahmet

Olduğunu Söylemek:


Tarih önünde ağır didişme ve çekişmelere, oluk gibi kan akmasına sebep olmuş insanların bu kavga ve çatışmalarını görmezlikten gelmek mümkün değildir. Bu mümkün olmadığına göre, bu insanların tüm bu yaptıklarına rağmen kutsal ilan edilmeleri nasıl sağlanacak, nasıl kalıcı ve inandırıcı kılınacaktır?

Tezin tutturulması için bir de hadis uydurulmuştur:

"Ümmetimin ihtilafı rahmettir." 

(bk. Elbânî; ez-Zaîfa, 1/141) 

İbn Hazm (ölm. 450/1058) bu söz için şöyle diyor: 

“Bu söz, olabilecek en yıkıcı sözlerden biridir. Eğer ihtilaf rahmet ise, o takdirde ittifak gazap olur.

Bir Müslüman bunu nasıl söyler!?"

 (İbn Hazm; el-İhkâm, 5/64). 

Gerçekten de böyle bir söz Kur'an'ın tüm verilerine aykırı, insan ihtiyaç ve beklentilerine tamamen zıttır.

(Aynı kanıyı ifadeye koyan Elbânî'nin görüşleri ve kanıtları için bk. Elbânî; Sıfatu Salâti'n-Nebî, 37-38). 

Geleneksel kabulün bu tezini vahyin verileriyle açıklamak ve aklamak mümkün değildir. 

Bunu mümkün kılmak için aforoz ve baskı yoluna gidilmiştir. 

Denmiştir ki, bunun böyle olduğunu kabul etmeyen derece derece

ya fasık yahut da kâfir ilan edilir.

Kitleler şu iki yoldan birini seçmek zorunda bırakılmıştır: 

Ya söylenenleri olduğu gibi kabul

edip Kur'an ve akıl süzgecinden geçirmemek, yahut da buna yeltenerek fasık veya kâfir damgasını yemek...

İhtilaf, Kur'an'a göre, vahyin insana rahmet ve mutluluk getirmesini önleyen temel olumsuzluktur. Ve bu olumsuzluğun esas taşıyıcıları da dini temsil edenlerdir.

Özellikle din uleması... 

(bk. Bakara, 213; Ali İmran, 19; Câsiye, 17. Ayrıntılar için bk. K T K , İhtilaf mad.). 

Kur'an şu emri veriyor: "Kendilerine tanrısal beyyineler geldikten sonra fırkalara bölünüp ihtilafa düşenler gibi olmayın! Böyle olanlar için çok büyük bir azap vardır." 

(Âli İmran, 105).

Bakara Suresi 213, Âli İmran, 19 ve Câsiye 17. ayetler ihtilafın esas taşıyıcısı olan din temsilcilerinin ihtilaflarını BAĞY (بغي) denen illete bağlıyor. 

Yani ihtilaf bir BAĞY olayıdır. 

Bağy; zulüm, yalan, hak tanımazlık, fuhuş, haset, haddi aşmak... gibi anlamlar taşıyor. 

(Bağy konusunda ayrıntılar için bk. KTK, Bağy mad.). 


Sahabîlerle ilgili Kur'an dışı anlayışlar bahsini kapatmadan

önce, bu konuda çalışma yapanlardan biri olan Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre'nin tespitlerinden bazı paragrafları vermek istiyoruz:

"Önceleri ashab deyimi " H z . Peygamber'in arkadaşları" anlamında, yani oldukça uzun bir süre onunla birlikte olmuş ve seferlerinde ona refaket etmiş olan kimseler için kullanılmaktaydı"

"Daha sonra Ehlisünnet fıkıhçıları Cenabı Peygamber hayatta iken peygamberi kendisi de mümin olarak görmüş ve mümin olarak ölmüş olan herkesi ashaptan saymışlar ve bir kimsenin ashaptan sayılması için bundan başka şart aramamışlardır"

"Ehlisünnet imamları ashap hakkında: 

  1. Aralarında kerem ve adalet bakımından hiçbir fark olmadığı, hepsinin adil, hepsinin ashabı kiram olduğu, 
  2. Ashabın en ulularının Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali olduğu, 
  3. îslam âlemini ne kadar karıştırmış olursa olsun, ashap arasındaki ihtilafların Müslümanları ilgilendirmeyeceği, onların ihtilaflarının rahmet olduğu, 

4) Ashap ve tâbiûn görüşlerinin tartışmasız kanıt olduğu hususlarında ittifak etmektedirler."

"Daha sonra gelen Ehlisünnet fıkıhçılarının önemli bir bölümü de ashabın hepsini yüce, kâmil, salih, adil, hatadan arınmış ve cennetlik

bilmenin, hiçbirini diğerinden daha az sevmemenin bütün Müslümanlara vacip olduğunu beyan etmişlerdir. 

Onlara göre, ashabın aralarındaki

ihtilaflar ve bu ihtilaflar yüzünden dökülen kanlar bütün Müslümanlar için yalnızca rahmettir. 

Bu ihtilaflar yüzünden onların birini

ya da bir bölümünü tenkide kalkışacak olanların tenkitleri Kur'an'a ve sünnete uygun olsa bile büyük günaha girerler; ehli bid'at ve sapık olurlar. 

Eğer tenkitleri Kur'an ve sünnete uygun değilse o zaman kâfir olurlar..."

" Ehlisünnet fakıhlarının ileri sürdükleri gibi, Hz. Peygamber'i bir kere gören herkes hemen ashap derecesine yükselip kâmil ve cennetlik olsaydı, bu dereceye yükselmiş olması gereken sahabî Ubeydullah b. Cahş ile Sa'lebe b. Ebu Hatıb'ın dinden çıkmamaları ve cennete girmeleri gerekirdi. 

Oysa bu kişiler sahabî unvanını

aldıktan sonra dinden çıkmış ve cennete değil cehenneme layık olduklarını göstermişlerdir . . . "

"Bir başka mesnetsiz iddia da ashabın sayısının tamı tamına, gelip geçmiş peygamberlerin sayısı kabul edilen 124. OOO'e eşit olduğu ve her bir sahabînin de bundan dolayı bir peygambere benzediği görüşüdür. Bu, ikisinin de doğruluğu

bilinmeyen iki sayıya dayanılarak hüküm çıkarmak suretiyle sergilenmiş tam bir HURÛFÎLİKTİR"

" H z . Muhammed: "Ben ancak bir insanım. Dininize ait bir şey emredersem o emri yerine getirin. Fakat kendi görüşümden bir emir verirsem bilin ki ben sadece bir insanım." diyerek kendisinin de yanlış yapabileceğini açıkça ve tevazu ile ilan etmiştir. Buna karşılık bazı kimseler ashaptan asla hata çıkmayacağı yolunda ileri sürdükleri iddia ile ashap hakkında gerçek dışı, mübalağalı bir övgüde bulunmuşlardır.

Bu yaptıklarıyla ashabın mertebesini Hz. Peygamber'in mertebesinden üstün gösterdiklerininin ne yazık ki idraki içinde değillerdir". 

"Ashapla ilgili olarak yaygınlaştırılan iddiaların en vahimi, onların ihtilaflarının, savaşlarının, döktükleri kanların ümmet için sadece rahmet olduğu, bu ihtilafları tenkidin Kur'an ve sünnete uygun olsa bile insanı fâsık yapacağı yolundaki iddiadır. Kur'an'a uygun bir tenkidi fâsıklık sayan bu iddianın bizzat

kendisi vahim bir sapıklıktır. Kur'an'a uygun olarak yapılan bir tenkit dalâlet olarak gösterilmektedir.

Peki bu, en yüksek hüccet olan

Kur'an'ın vaat ve emirlerinin inkârı değil midir?

İnsanlar kesin kanıt olarak Kur'an'ı ve ona ters düşmeyen hadisleri mi almalı, yoksa hayallerinde imal ettikleri gerçek dışı bir ashap imajını putlaştıran temyiz, vicdan ve iz'an yoksunu akıl fukaralarının İslam dışı inançlarını mı? "

"Peygamberimizin gerçek ashabı kimlerdir?

Yalnızca Hudeybiye Antlaşmasından önce Müslüman olmuş ve Peygamberimizin "ashabım"

sözüne layık hale gelmiş zevat ashap tanımı içine girmektedir... 


Who are the real companions of our Prophet?

Only those who became Muslims before the Treaty of Hudaybiyyah and became worthy of the Prophet's words "my companions" are included in the definition of companions...


من هم الصحابة الحقيقيون لنبينا؟

إلا قبل صلح الحديبية

أسلم وأصبح من "أصحاب" نبينا.

فالشخص الذي أصبح أهلاً لكلمته يدخل في تعريف الصحابة..


Gerçek ashap ne Peygamber'i görür görmez kemale ermişler ne de hemen cennetlik olmuşlardır. Onların kemali Cenabı Peygamber ile çektikleri çileler, yaptıkları cihatlar ve Hz. Peygamber'in kendilerini ilim yoluyla yetiştirmesi sonucu ve onlardan razı olmasının ardından o l u ş m u ş t u r .

Onların cennetle müjdelenmesi Hz. Peygamber'i bir kerecik görmüş olmaları sayesinde değildir..." 

(Özemre; islam'da Aklın Önemi ve

Sınırı, 79-86)

Özemre devam ediyor:

"Hayalî ashabın birbirleriyle ihtilafları, savaşları ve akıtılan Müslüman kanlarının yalnızca rahmet olduğu palavrasının akla, temkine, vicdana, adalete, Kur'an'a sığar yanı yoktur.

Bu iddia tıpkı eski Yunan mitolojisinde sözü edilen tanrıların fanilerle hiç ilgisi olmadığı hurafesini hatırlatıyor. 

Bu durumda da insan, bu iki bâtıl inanç arasında bir paralellik, hatta bir benzerlik bulunduğunun farkına varıyor. 

Hele bütün bu saçmalıklardan sonra: ‘Ashap arasındaki anlaşmazlıkları, savaşları ve dökülmüş bulunan kanları kim tenkit ederse bu tenkidi Kur'an'a ve sünnete uygun olsa bile kendisinin bid'at ehli ve sapık olacağı' yolundaki hezeyan tam bir idraksizlik rezaleti ve bizatihi vahim bir sapıklıktır." (Özemre, 97-98)

**********

HZ. MUHAMMED’İN SAHABÎLERİ

PROPHET MUHAMMED’S COMPANIONS

أصحاب رسول الله محمد عليه الصلاة والسلام

Yorumlar

Popüler Yayınlar