56- İSLAM NASIL YOZLAŞTIRILDI?
HOW HAS ISLAM BEEN CORRUPTED?
كيف تم تحريف و إفساد الإسلام؟
Sh. 583-599)
ŞİRK (ÇOK TANRICILIK) POLYTHEISM
Şirk - ألشرك ve şirket - ألشركة, ortaklık (partnership) demektir.
Aynı kökten gelen şerik (ألشريك) ise ortak demektir.
Kur'an, bu şerîk sözcüğünün çoğulu olan şürekâ (ألشركاء) kelimesini Allah'a ortak koşulanlar
anlamında defalarca kullanmaktadır.
Şirke bulaşana müşrik (Politheist - ألمشرك) denir. Çoğulu müşrikûn (Politheists - ألمشركون) veya müşrikîn (Politheists - ألمشركين) sözcükleridir.
Kur'an'ın bir numaralı düşmanı, hatta tek düşmanı şirktir.
“Şirk, gerçekten çok büyük bir
zulümdür. (Lukman, 13)
Şirk bütün zulümlerin anasıdır. Allah'a karşı en büyük ihanet ve kahpelik de şirktir.
Bunun içindir ki Allah, günahları affedeceğini yüzlerce kez tekrarlamakta, şirk dışındaki sürçmelerin (küfür de dahil) affedilebileceğini söyleyerek İslam dini dışında kalanlara da ümit ve ufuk açmaktadır ama söz
şirke geldiğinde, tavrını birden değiştirip şirke batık olarak ölenlerin ebediyen kurtulamayacağını hükme bağlamaktadır,
(bk. Nisa, 48, 116)
Bu böyle olduğu içindir ki biz, Kur'an mümini sıfatıyla şunu duyurmak borcunda olduğumuzu düşünüyoruz :
İslam'ın yozlaştırılmasında temel olumsuzluk, tevhidin (tevhîd imanının) bilinmemesi değil, şirkin bilinmemesi oldu.
İslam'ın bir numaralı yozlaştırıcıları olan Emevîler, tevhidin öğretilip öğrenilmesini engellemediler; şirkin doğru tanınmasını engellediler.
Bu da, Müslüman kitleler için en büyük felaket oldu.
Kur'an, Allah da dahil her şeyi zıtlık esası üzere tanıtır. Varlık ve oluşu tanımada temel ilke zıtlıktır.
Din de zıtlık ilkesiyle tanınır. Dinde bu ilke tevhid-şirk (birlik-panteon veya şirket) polaritesi halinde işler.
Bunun en çarpıcı görünümü tevhidin formül cümlesi olan Kelimei tevhid’te dikkat çeker:
“La ilahe illellah: Allah'tan başka ilah yok!"
Bu formülün kelime kelime çevrisi şudur:
Hiçbir ilah yok, sadece Allah var.
Dikkat edilirse formülde öncelikle sahte ilahlar siliniyor, onun ardından gerçek Tanrı öne çıkarılıyor.
Yani "var"ı göstermeden önce "yok" tanıtılıyor.
Kelimei tevhid, Kur'an dininin temel kabullerinden en küçük ayrıntılara kadar tüm alanlarda işler.
Dinin adı İslam konmuştur...
İslam, teslimiyet demektir.
Tevhid formülünü uyguladığımızda karşımıza şu çıkıyor: Hiçbir teslimiyet yok, sadece Allah'a teslimiyet var.
İslam, Allah'a teslimiyettir demek işin yarısıdır. ÇDiğer yarısını da yakalamak için şöyle deriz:
İslam, Allah'tan başka hiçbir kudrete teslim olmamaktır.
Şimdi de buyruklardan biri olan namazı alalım .
Formül cümle, namazın üstüne oturtulmadan gerçek namazı anlamanız mümkün olmaz.
Şöyle demeliyiz:
Hiçbir namaz yok, sadece Allah için namaz var.
Devam ettirelim:
Hiçbir secde yok, sadece Allah'a
secde var. Hiçbir oruç yok, sadece Allah için oruç var.
Tevhid böylece, hayatı yaşayan insanla hayatı veren kudret arasında sürekli bir beraberlik
kurar.
Buna Kur'an dilinde "İHSÂN - ألإحسان" denir.
Ve "İHSÂN” bizzat Cebrail tarafından tanımlanmıştır :
Her an Allah'ı görüyormuşsun gibi davranmak. Sen O'nu görmesen de O seni görüyor...
Şirk, işte bu ihsan bilinç ve yaşayışını zedeleyen veya parçalayan illettir.
Bunun içindir ki dini gönderen kudretin en büyük düşman hedefi şirktir.
Kur'an ne ateizmden söz eder, ne de dinsizlikten.
Esasında felsefî-kozmik anlamda ateist insan yoktur. Böyle olunca da dinsiz insan yoktur.
Kur'an, sahte ilah ve sahte dinden
şikâyetçidir; ateizm ve dinsizlikten değil.
Çünkü ateizm ve dinsizlik yoktur. İnsanoğlu, kendi anladığı Tanrı'ya inanmayana ateist, kendi anladığı
dine inanmayana dinsiz demektedir.
Gerçekte ne ateist vardır ne de dinsiz; sahte ilahlara kul olanlar, sahte dine teslim olanlar vardır. Yani müşrikler vardır...
Kelimei tevhid ile formüllendirilen polaritede (çift oluşta) kutuplardan
herhangi birini gereğince tanımadığınızda ötekini tanımanız mümkün olmaktan çıkar.
Bu da sizi, o kutupla ilgili tüm tesbit, tavır ve eylemlerinizde yanlış yapmaya mahkûm eder.
İslam dünyası bugün de şirki tanımıyor. Böyle olunca tevhidi yani dinini tanıması mümkün olmuyor.
Tevhid tanınmayınca, tevhid dininin vaatleri insan hayatına girmiyor. Tevhidten beklenen bereket, barış, nimet, esenlik, mutluluk sürekli uzaklarda, göklerde kalıyor.
Bugün bütün dünya şirkin pençesindedir. İnsanlığın büyük çoğunluğunun şirke bulaşmamış bir imandan yoksun olduğu ve olacağı Kur'an'ın açık beyanları arasındadır,
(bk. Yûsuf, 106)
Rabbin bu beyanı, elbette ki haktır ve tecelli edecektir. Etmiştir de...
İnsanlık dünyası, şirkin onlarca türüyle yara-bere içinde kıvranmaktadır.
Dünyayı şirke karşı uyaran ve donatan kaynak Kur'an idi.
Kur'an'ın iman çocuklarının
şirki tanıyamaz hale gelmeleri, bir talihsizlik olmuştur.
İslam dünyası şirkin pençesinde kıvranmaktadır.
Belini doğrultamamasının sebebi budur.
Allah, hiçbir kitleyi GÜNAHLARI, KUSURLARI, EKSİKLERİ YÜZÜNDEN PERİŞAN ETMEZ ; perişanlık ve hüsran sadece şirkin sonucudur.
İslam dünyasının en büyük felâketinin şirk olacağını ve bu şirkin gizli-maskeli bir yapıda olacağını, Hz. Resul asırlar önceden haber vermiştir. Ve bunun, ümmeti
adına kendisini korkutan bir numaralı musibet olduğunu
da söylemiştir.
ŞİRKİN TEMEL GÖRÜNÜMLERİ
l . "YAKLAŞTIRICILAR" kabul etmek:
TEVHÎD’in omurga noktalarını tanıtan Zümer Suresi'nin üçüncü ayeti şirkin bu niteliğini ortaya çıkarmaktadır: "Gözünüzü açın! Arı-duru din yalnız ve yalnız Allah'ındır. O'nun yanında birilerini daha veliler edinerek ‘Biz onlara, bizi Allah'a yaklaştırmaları dışında bir şey için kulluk etmiyoruz’
diyenlere gelince, hiç kuşkusuz, Allah onlar arasında, tartışıp durdukları konuyla ilgili hükmü verecektir."
Şirkin, insanı Allah'a yaklaştırıcı araç ve aracı ilahları gerekli gören anlayışına Kur'an iki yanıt vermistir: Birincisi, Kaf Suresi 16. ayettir ki, bu ayet Allah'ın insana şah damarından daha yakın olduğunu göstermekle ; değil aracının, insanın Allah karşısındaki konumunda bir ARA’nın bile olmadığını ortaya koymuş, şirkin temel iddiasını geçersiz ve gereksiz kılmıştır.
ikinci beyyine, insanlık dünyasına inen ilk surelerde (3. cü sure olan Müzzemmil ile 4. cü sure olan Müddessir'de) ifadeye konmuştur.
İlginçtir, bu beyyine bu surelerin
ikisinde de 11. ci ayettir.
“Benimle, o nimete boğulmuş yalanlayıcıları baş başa bırak!" (3/11)
Ve
"Benimle, yarattığım kişiyi baş başa bırak!" (4/11)
Aynı mesaj iki ayrı espri içinde verilmiştir:
İnsan ister imanlı, ister inkarcı olsun, her iki halde de Allah ile insan arasında yaklaştırıcı söz konusu edilemez.
Yaklaştırıcılar kabul edilmemesinin din hayatındaki uzantıları da gözden kaçırılmamalıdır ;
- Din sınıfının,
- din kıyafetinin,
- ibadette lider zorunluluğunun,
- ibadet için mekân-mâbet zorunluluğunun,
- vaftiz ve aforozun bulunmaması,
- tüm yeryüzünün mabet kabul edilmesi
bu uzantıların önde gelenleridir.
2. “ŞEFAATÇILAR” kabul etmek:
Yûnus Suresi 18. ci ayet
şirkin bu niteliğine dikkat çekmektedir. Burada da, tıpkı Zümer Suresi'nde olduğu gibi, şirkin niteliği, şirk çocuklarının kendi ağızlarından verilmektedir. Cenabı Hak, şirkin sloganlarını, eleştiri için bile kendi dilinden veya muvahhid kullarının dilinden ifadeye koymamaktadır.
Ayeti okuyalım: "Allah'ın yanında bir de kendilerine zarar veremeyen, yarar sağlayamayan şeylere kulluk-kölelik ediyorlar ve şöyle diyorlar: 'Bunlar bizim, Allah katındaki şefaatçılarımızdır”.
Kur'an'ın bu şirk sloganına cevabı Zümer Suresi 44. ayette verilmiştir: "Şefaat tümden ve sadece Allah'ın
elindedir."
3. Fırkacılık, hizipçilik:
Buna "dinde bölücülük" de diyebiliriz. Kur'an bu illeti tanıtmada "fırka - ألفرقة" (hizip-ألحزب, grup, klik) kökünden isim ve fiiller kullanır.
Her şeyden önce, Allah ile peygamberler arasında fırkacılık yasaklanmıştır, (bk. Nisa 150).
Dini ikiye bölerek, "bu Allah için, bu da peygamber için" mantığıyla hareket etmek bir fırkacılıktır.
Esasında fırkacılığın zihniyet zemini böyle atılmaktadır.
"Falan ibadetin şu kadarını Allah rızası için, şu kadarını da Peygamber'in şefaati için yerine getiriyorum." diyen anlayış bu fırkacılığı çok güzel fotoğraflamaktadır.
Bu fırkacılığı kırmak içindir ki Kur'an, Cin Suresi 18. ayet başta olmak üzere birçok yerde, "Allah'a ibadette herhangi bir kişiyi ortak yapmayın!" emrini vermiştir. Herhangi bir kişi tâbirinin içine peygamberlerin girmediğini SÖYLEYEMEYİZ.
İkinci olarak, peygamberler arasında fırkacılık yapmak yasaklanmıştır. Kur'an'ın tanıttığı ve istediği imanın özelliklerinden biri de peygamberler arasında ayrım ifade edecek tavırlara girmemektir, (bk. Bakara, 136, 285; Âli İmran, 84)
Hz. Peygamber, herhangi bir peygamberle kendisinin karşılaştırılmasını, hele hele kendisinin onlardan birine üstün gösterilmesini şiddetle yasaklamıştır.
Üçüncü olarak, KİTAP'ta fırkacılık yasaklanmıştır.
KİTAP tâbiri hem tüm vahyi hem dört büyük peygambere inen dört büyük kitabı hem de bizzat Kur'an'ı ifade etmek için kullanılmaktadır.
Ayrıca insan ve evren de ayetlerle dolu olarak tanıtıldığı için, birer KİTAP hükmündedir.
Kitapta fırkacılık işte bu "kitap"lar arasında bölücülük yapmaktır. Kur'an tüm evrenin ve insanın taşıdığı ayetlerin incelenmesini isteyerek insan ve evren kitaplarının göz ardı edilmemesini istediği gibi, eski peygamberlerin kitaplarının da göz ardı edilmemesini, iman dışında tutulmamasını ister. Kur'an ayrıca, kendisinin temsil ettiği din birliğinin parçalanmamasını, dinde kaynak olarak öne sürülecek alt-kutsal kitapların vücut bulmamasını da emreder.
Bu alt kitaplara Kur'an “ZÜBÜR - ألزبر" diyor.
Peygamberimiz bunları "MİŞNA - ألمشنا" diye anmış ve mişnaların ortalığı sarmasını bir çöküş belirtisi
olarak göstermiştir.
Dini hizip kitaplarına bölmek "takattu - التقطع" olarak ifade edilmiştir ki, kesip parçalara ayırmak, doğramak demektir.
Dini zübürlere bölmeyi açığa çıkaran temel ayetler Müminûn Suresi'nin 52-54. ayetleri ile Enbiya Suresi 92-93. ayetlerdir.
Şöyle deniyor: "İşte sizin bu
ümmetiniz bir tek ümmettir. Ve ben de sizin rabbinizim; o halde benden sakının! Fakat onlar işlerini aralarında parçalayıp çeşitli kitaplara ayırdılar. Her hizip yalnız kendi yanındakiyle sevinip övünmektedir. Artık sen onları
bir süreye kadar kendi gafletleri içinde bırak.!"
(Müminûn, 52-54)
Kitapta bölücülük, her fırkanın kendi başı veya lideri (efendi, şeyh, hazret, üstat vs.) tarafından yazılan kitapların dokunulmaz, eleştirilmez, değiştirilmez, sadeleştirilmez kılınması şeklinde alt putçuluklara da vücut verir.
Tanrısal kitabın bile yoruma açık olduğu bir dinde birtakım insanların yazdıklarını dokunulmaz, eleştirilmez kılmaktan daha büyük bir çürüme gösterilemez.
Dinde bölücülüğün şirkin bir görünümü olduğuna dikkat çekilerek bu bölücülüğe gitmeyi önlemek için uyarı yapılmaktadır: "Sakın şirke sapanlardan olmayın! Onlardan ki dinlerini parçalayıp hizipler/fırkalar
haline geldiler. Her hizip kendi
elindekiyle sevinip övünür."
(Rûm, 31-32)
Bu ayetlerde bölücülük yasaklanırken isim olarak "Şiya’ - ألشيع" fiil olarak da "ferrakû - فرقوا" sözcüğü kullanılmıştır ki, Arapça'da klikleşmeyi, parçalanıp bölünmeyi ifade eden temel kelimelerdir.
“Şiya’ - ألشيع" hizipler, klikler demek. "ferragû - فرقوا" ise, fırkalara, parçalara, partilere ayrıldılar" anlamında bir fiildir.
Aynı sözcükler, az sonra vereceğimiz ayette de kullanılmış ve Hz. Peygamber'e, dinde fırkacılık yapanlarla hiçbir ilgisinin olmadığı açıkça bildirilmiştir:
“Dinlerini parça parça edip fırkalara, hiziplere bölünenler var ya, senin onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi Allah'a kalmıştır. Allah onlara, yapıp ettiklerini haber verecektir."
(En'am, 159)
Bu ayetten anlaşılır ki, dinde fırkacılık edenlerin, din ve Peygamber hakkında sloganları ne olursa olsun, gerçekte Hz. Muhammed'le aralarında bir iman ve sadakat bağı olduğu düşünülemez. Bunlar ya kendi kendilerini aldatan basireti bağlanmış gafillerdir, yahut da
din ve peygamber sloganlarıyla dünyalık saltanat ve menfaat devşiren ikiyüzlülerdir.
En'am, 159. ayetin bunun
dışında bir mesaj taşıdığını söylemek mümkün değildir.
Tefrîka - التفريقة sözcüğünün kullanılmasıyla dikkat çekilen bölücülüğün geçtiği birçok yerde, bu bölücülüğün, Allah'ın ayetleri geldikten sonra ve hatta bu ayetleri taşıyanlar tarafından sergilendiğinin altı çizilmektedir ki, bu da ayrı bir mesajdır,
(bk. Âli İmran, 105; Şûra, 14;
Beyyine, 4)
Dördüncü olarak da yolda fırkacılık gündeme getirilmiştir.
Bilindiği gibi, Kur'an ısrarlı bir biçimde insanı sırat-ı müstakime yani dosdoğru yola çağırmaktadır.
Namazda okunan Fatiha Suresi'nin temel niyazlarından biri de "bizi, sırat-ı müstakime kılavuzla!"
isteğidir.
Yol anlamında hem sırat "ألصراط" hem de sebil "ألسبيل" sözcükleri kullanılmaktadır.
Kur'an, işte bu iki sözcükle tefrika sözcüğünü birlikte kullandığı beyyinesinde, yol olarak sadece Allah'ın yolunu izlememizi,
başka yollara girerek "yolda fırkacılık" YAPMAMAMIZI emrediyor:
“Benim dosdoğru yolum budur; onu izleyin! Başka yolları izlemeyin ki bu yollar sizi O'nun yolundan ayırıp fırkalara bölmesin. Sakınıp korunasınız diye O size bunu önermiştir."
(En'am, 153)
Fıkıh metodolojisinin büyük ustalarından sayılan Şâtıbî’ye (ölm. 790/1388) göre, Fatiha Suresi son ayetteki “mağdûbu aleyhim - ألمغضوب عليهم : kendilerine gazap edilenler" ile "dâllîn - ألضالين : karanlığa ve sapıklığa düşenler" ifadesi, tevhid yolundan sapan tüm İslam içi ve İslam dışı fırkaları kapsar.
Bunlar, yine Şâtıbî'ye göre, En'am Suresi 153. ayette gösterilen Allah'ın tek yolundan sapıp yine o ayette dikkat çekilen "öteki yollar"a koyulanlardır.
Anılan ayet bize göstermektedir ki, tek olan yoldan sapıklığında
"teferruk - التفرق" yani parçalanma kaçınılmaz olur.
Bu ayetin bize verdiği tevhid ölçüsü şudur: Fırkacılık veya tefrika varsa tek yoldan sapma tartışılmaz bir biçimde vardır.
Şöyle de diyebiliriz:
Tek yoldan sapılmışsa fırkacılık kaçınılmaz bir bela haline gelir.
Yolda fırkacılık, sırat-ı müstakim olan Kur'an yolunun yanında tarikat - الطريقة (yol), mezhep - ألمذهب (bir anlamı da gidilen yol) adlarıyla yeni dinler oluşturmakbiçiminde vücut bulmaktadır.
Ancak burada şunu ifadeyi bir insanlık borcu sayarız:
Bugün her biri bağımsız bir din haline getirilen mezheplerin ve tarikatların ilk önderlerinin, bu mezhep ve tarikatları dinleştirenlerden, İLKE OLARAK, AYRI TUTULMASI gerekir.
O insanlar, en azından büyük kısmıyla, bilim ve düşünce üreten ve bu yolla hizmet vermek isteyen
aydınlardı.
Hiçbirinin, dinleşmiş birtakım mezhep veya tarikatlara öncülük etmek gibi bir niyeti yoktu.
Bilim ve düşünce adamı olarak yorum yapıyorlardı ve bu
yorumları kendilerine nispet ediyorlardı; bunları Kur'an'ın
yerine koymaya çalışmıyorlardı.
Sonraki zamanların hazırcı, taklitçi zümreleridir ki, bu insanları ve yorumlarını dokunulmaz kılıp, yedek dinler ve peygamberler oluşturdular.
Bunu bildiğimiz içindir ki biz, DİNDE TAKLİTÇİLİĞİ ŞİRKİN GİRİŞ KAPISI sayarız.
Bu kapıdan belki hepimiz bir şekilde girmekteyiz.
Önemli olan, kapının arkasını görüp yolun nereye çıkacağını fark ederek hemen geri dönmektir.
Geri dönenler mazurdur; dönmeyenlerse ileride mazeret
bildirme hakkını yitirir, felaketin bütün sonuçlarına katlanırlar.
Fırkacılığın dehşet ve felâketinden uzak kalmanın yolu-yöntemi de gösterilmiştir: Hep birlikte ve sadece Allah'ın ipine yapışmak, fırkalara son vermek.
Bu kurtuluş reçetesini veren Âli İmran 103. ayet "Allah'ın ipi" ve “teferruk" sözcüklerini kullanmıştır. Buyruk şudur:
Allah'ın ipine sarılın, fırkalara bölünmeye son verin!..
Bizim, Kur'an'dan aldığımız ışık ve imanla geldiğimiz nokta şudur : Bugün, din adına, gerekçesi ve sloganı ne olursa olsun, oculuk-buculuk diyerek, fırkacılık yapanlar, Müslüman toplumları şirke götürmektedir.
Bunların, Peygamberimizle
ilgilerinin olmadığını Kur'an söylüyor.
Fırkacı sömürü zihniyetlerinin Müslüman kitlelere KUR’AN’I KENDİ DİLLERİNDE OKUTMAMALARININ ARKA PLANINI artık görmek zorundayız.
* Ecdat (atalar) kabullerinin
dinleştirilmesi :
Bu şirk belirişinin esası ; atalardan görüleni, duyulanı ve öğrenileni dokunulmaz-kutsal kabul etmek ve gerçeğin göstergesi ilan etmektir.
Kur'an bu şirk belirtisinin altını ;
- elliyi aşkın yerde doğrudan,
- yüze yakın yerde de dolaylı olarak çizmektedir.
En önemli dikkat çekişler, atalar-dedeler anlamındaki "âbâ’ - الآباء" sözcüğünün kullanımıyla sergilenmiştir.
Ataları dokunulmaz kılan şirk zihniyetine göre ;
- ataların kendileri ve kabulleri tartışmasız kanıttır,
- gerçeğin şaşmaz göstergesidir.
- İyinin, mutluluğun, güzelin, barış ve esenliğin ölçüsü ataların kabullerine uygunluktur,
(bk. Müminûn, 24; Kasas, 36; Dühan, 36; Câsiye, 25)
Ataların kabullerine sataşma, onları sorgulama ve yargılama, toplumun toptan karşı çıkması gereken bir felâkettir.
(Bu konuda ayrıntılı bilgi için bk. KTK. Âbâ' - ألآباء mad.)
BİD'ATLAR, HURAFELER
* Şirkin bir ateizm olduğunu sanmak veya iddia etmek:
Şirkin bir ateizm olmadığını yukarıda açıkladık.
Şunları ekleyelim ; Kur'an, Mekke müşriklerinin Allah'ı kabul ettiklerini açıkça bildirmektedir :
"Onlara : ‘Gökleri ve yeri kim yarattı, Güneş'i ve Ay'ı kim boyun eğdirdi?' diye sorarsan, mutlaka şöyle diyeceklerdir : Allah!' Peki öyleyse, nasıl oluyor da döndürülüyorlar?" (Ankebût 61, 63. Ayrıca bk. Lukman 25; Zümer 38; Zühruf 9, 87)
Kaldı ki Arap Cahiliye şiirinde Allah bütün yüceliği ve aşkınlığı ile yer
almıştır. Müşriklerin Allah'a karşı bir tavırları asla söz konusu değildir. Onların tevhid inancı ve peygamberiyle problemleri, Allah'ın yanına-yöresine ekledikleri aracı-şefaatçı alt-ilahlarının yok sayılmasından kaynaklanmaktadır.
Bu alt-ilahları yok saydığı içindir ki, Hz. Peygamber'i atalar dinine ihanet etmekle suçladılar.
Mekke müşrikleri kendilerini Allah'ın yakınları ve Beytullah'ın gerçek hizmetçileri sayıyor, bununla övünüyorlardı.
Hz. Peygamber ve arkadaşlarını ise Beytullah'a musallat olmuş zındıklar olarak görüyorlardı,
(bk. İbn Teymiye; el-Furkan, 9-10)
Kısacası, şirkin Allah'ı inkâra ilişkin hiçbir sözü ve tavrı yoktur. Onun şikâyeti, insanın Allah'a kulluğunda ARACI, cennete gidişinde ŞEFAATÇI olarak görüp devreye soktuğu ALT-İLAHLAR’ın kabul edilmemesidir.
Kişi, kavram, kurum, kudret ve nesne olarak değişik görünümleri ve sembolleri olan bu ARACILAR kabul edildiği anda şirkin peygamberler ve tanrısal kitaplarla hiçbir alıp vereceği kalmıyor.
Ne var ki böyle bir kabul, peygamberlerin tanıttığı dinin inkârı oluyor.
* Şirkin bir dinsizlik olduğunu
sanmak veya iddia etmek:
Bu da büyük bir yanılgıdır, yanlış bilgidir.
Kur'an, şirki bir din olarak anmakta ve tanıtmaktadır.
Hem de zorlu ve köklü bir dindir şirk...
(bk. Kâfirûn Suresi)
Müşrikler dinsiz insanlar değildir, Hak dinin veya nübüvvetin tanıttığı dinin DIŞINDA bir din benimseyen insanlardır.
Onlar kendi dinleri içinde dindar
insanlardır.
Kur'an onların Beytullah içindeki namazlarından söz etmektedir. Ama bu namaz tevhid ölçülerinin dışına çıkarılmış bir namazdır.
Dahası var:
Müşrikler, Beytullah'ta ibadet etmenin kendi hakları olduğunu söyleyerek Hz. Muhammed'i oraya sokmak istememişlerdir.
Hz. Muhammed onlara göre, atalar dinine kötülük etmiş bir zındıktır; Kabe'ye girmemeli, orada ibadet etmemelidir.
Orada ibadet, oraya hizmet ancak
ataların dinine saygısı olanların hakkıdır.
Şirk dininin, peygamberlerin tanıttığı dinden FARKI, Allah'ın yanına-yöresine ŞEFAATÇILAR, ARACILAR koyması ve Allah'a kulluğu bu aracı-şefaatçıların ONAYINA bağlamasıdır.
Şirk dini, bu aracı şefaatçıların bir biçimde hoşnutluğunu kazanmadan gerçek kulluk olacağını, cennete gidilebileceğini kabul etmemektedir.
Bunun içindir ki, şirk dini ve onun çağdaş fırkacı görünümleri, Allah, sadece Allah anıldığında söz ne denli değerli olursa olsun,
önemsemezler. Alt ilahları haline getirdikleri kişilerden bir veya iki cümle söylediğinizde ise yüzleri parıltılar ve gülücüklerle doluverir...
Bu, Kur'an'a göre TAM BİR ŞİRK fotoğrafıdır.
Müşriklerden bahisle Kur’an’da şöyle deniyor: "Dediler ki: 'Sen, yalnız ve sadece Allah'a ibadet edelim de atalarımızın kulluk-kölelik etmekte olduklarını terk edelimdiye mi geldin bize!.."
(A'raf, 70)
Ve Kur’an’daki şu beyyine: "Allah, yalnız başına anıldığında, âhirete inanmayanların kalpleri nefretle ürperir. O'nun berisindeki ilahlaştırılmış kişiler anıldığında ise hemen müjdelenmiş gibi sevinirler."
(Zümer, 45)
Başka bir deyişle, şirk dininin Kur'an dininden farkı, cennete gidiş belgesiyle kulluk belgesinin altında Allah'ın imzası dışında başka imzaların gerekli görülmesidir.
Kur'an'ın dini, bu belgelerin altında Allah dışında hiçbir varlığın imzasını istemiyor. Bu belgeler ya Allah
tarafından imzalanır, geçerli olur; yahut da imzalanmaz, işe yaramaz hale gelir.
Tevhid dini ; adı, esasları ve ibadetleriyle "Allah'a özgülenmiş" bir dindir.
(bk. A'raf 29; Ğâfır 14, 65; Beyyine 9);
Şirk’in dini ise Allah ve alt-ilahlardan oluşan bir panteona özgülenmiştir.
* Şirk aracı yapılan şeylerin sadece eşya (taş-toprak, ağaç vs.) olduğunu sanmak veya iddia etmek:
Şirk konusunda en büyük ve en tehlikeli yanılgı budur.
Bu yanılgı, İslam'ı örtülü biçimde ve sinsice şirk’e bulaştıranların hesaplarına yaradığı, işlerine geldiği içindir ki, hurafeci-bid'atçı örf dininin propagandistleri, şirk aracı olan şeylerin birkaç eşya parçası put olduğunu, bunların da Kabe'den zaten temizlenmiş bulunduğunu söyleyerek bahsi kapatmak peşindedir.
Çünkü şirk aracı olan şeyler, Kur'an'ın gösterdiği biçimde tanıtılırsa hurafe-bid'at dininin durumu çok zorlaşır, hayatı tehlikeye girer, kaleleri yıkılır, nefesi tükenir...
Hurafeci-bid'atçı örf dininin söylediğinin aksine, şirk araçlarının başında insan şerikler (insan ortaklar - human partners - الشركاء البشريين) gelmektedir.
Kur'an bunlara genel bir adla "şürekâ - partners - ألشركاء" (Allah'a ortak tutulanlar)diyor. Şürekânın çerçevesi içine giren şirk araçları, alt başlıklar olarak şunlardır: Endâd - ألأنداد, erbâb - ألأرباب.
Endâd - ألأنداد ; benzer, aynı, tıpkı anlamlarındaki "nidd - الند"
sözcüğünün çoğuludur.
Kur'an, Allah'a endâd tutulmasına
da karşı çıkıyor. Endâd edinmek, Allah yolunu karartan ve insanı saptıran bir davranıştır,
(bk. Bakara, 22; İbrahim, 30; Zümer, 8)
Erbâb - الأرباب, rab (ألرب) sözcüğünün çoğuludur ve daima insandan oluşur.
Sembolü kullanılmayan tek alt-ilah türüdür.
Kur'an; nebilerin, dinde büyük tanınan kişilerin ve nihayet
her mevki ve konumda insanın rableştirilebileceğini söylemektedir.
Rableştirilen kişilerin daima fırkalaştırma, bölüp parçalama aracı olacakları da gösterilmiştir.
Yani rableştirme biçiminde sergilenen şirk, aynı zamanda fırkacılık şirki halinde dikkat çekecektir.
Kur'an bu inceliği verirken, rableştirilen kişileri Allah'a karşı konumlandırmakta ve onlardan "müteferrik - ألمتفرك" (fırkalara bölücü, fırkalara bölünmüş) diye söz etmektedir,
(bk. Yûsuf, 39)
Rableştirme konusunu, eserimizin girişinde genişçe inceledik.
Bu yüzden burada ayrıntıya girmiyoruz.
Şürekâ, şuurlu varlıktan, insandan olur. Kavram, kurum, kudret ve nesneler şürekânın sembolleri olabilir.
Sembollere bakıp arka planı unutmamak gerekir. Şuursuz
varlıklardan şürekâ olmaz.
Şürekâ, k ı y a m e t günü zoru gördüğünde, dünyada ilahlık tasladıklarını, insanları kendilerine kul-köle ettiklerini inkâr edecektir.
(bk. Fâtır, 14)
Hatta bunlar, kendilerini ilahlaştıranları Allah'a şikâyet ederek: "Bunlar bize ibadet filan etmiyorlardı, yalan söylüyorlar; bunlar bizim de yoldan çıkmamıza sebep oldular" vs. türünden
ithamlarla, kendilerinden beklenebilecek bir kahpelik göstereceklerdir,
(bk. En'am 94; Nahl 86; Yûnus 28)
Şürekâ ; din kurmak, din adına buyruk koymak gibi yetkiler kullanmaya kalkan varlıklar
olarak da tanıtılmaktadır.
Bunlar, dinde Allah'ın izin vermediklerini dinleştiren kişi
veya odaklardır ki, şirk çocukları tarafından şürekâ (Allah'a ortak) olarak öne sürülürler,
(bk. Şûra, 21)
Kur'an'ın bu beyanından anlaşılmaktadır ki, şirkin belirgin özelliklerinden biri de ; din kurucusu sıfatını veya yetkisini kullanarak dinde buyruk koymaya kalkmaktır.
Sayılan bu nitelikler, cansız eşyanın nitelikleri değildir.
Kur'an'ın "asnâm - ألأصنام" (putlar) dediği şuursuz-nesneler, bu şuurlu insan şürekânın (insan ortakların) sadece sembolüdür. Sembol olarak sadece eşya değil, melekler ve cinler de kullanılmıştır,
(bk. En'am, 100)
* Kutsal değerlerin veya kıymetli
insanların şirk aracı olamayacağını s a n m a k :
Allah ile aldatan ve tevhid dinini örtülü bir şirk dinine doğru kaydıran hurafeci odakların ileri sürdükleri bu iddiaya göre, makbul eşya ve kişileri övmek, yüceltmek, kutsamak şirk olmaz. İşte bu mantıkla ;
- peygamberler ilahlaştırılır,
- sakal kılları mabede sokulup etrafında tavaf edilir,
- tarikat şefleri, mezheb imamları, hocaefendiler, seyyidler, üstadlar takdis edilir…
- Çünkü onlar, meşâyih-i kiram, ulema-i ızâm, eimme-i fîhâmdır, sakal-ı şeriftir, sâdâttır, üstâd hazretleridir...
Öte yanda ise , Allah'ın son
Peygamberi Hz. Muhammed, kendisine "Sen bizim yücemiz, efendimizsin!" diyen sahabîsini, şeytanın keyfine uyarak dine-imana yakışmayan söz söylemekle itham edip "Efendi sadece Allah'tır, Allah!" d i y e çıkışsın!
Önemli olan, rableştirmenin bugün kitle üzerindeki etkisi ve Allah ile aldatma sektöründeki pazar
payıdır.
Ve bu pay, ikiyüzlü, siyasetler ve siyasetçiler yüzünden son derece büyümüştür...
Pay böylesine büyük olunca insan hırsı ne Allah dinliyor ne Peygamber, ne kitap tanıyor ne tanrısal rehber...
Durum bu olunca da, adlarının başına birer şirk afsunlu sıfat eklenmiş kişilerin rableştirilmesi, yarı-tanrı haline getirilmesi yadırganmıyor.
Yadırgayan olursa, ulema-i kirama, evliya-i ızâma, sakal-ı şerife hürmetsizlikle suçlanıyor...
Atalar dinine kafa tutanların başına gelenler unutulmamalıdır...
*********
How Islam has been corrupted?
كيف تم تحريف و إفساد الإسلام؟
ŞİRK-çok tanrıcılık: Kur'an'ın en büyük düşmanı, hatta tek düşmanı şirktir. İslam'ın bir numaralı yozlaştırıcıları olan Emevîler, tevhidin öğretilip öğrenilmesini engellemediler; şirkin doğru öğrenilmesini engellediler.
Politheism: The number one enemy of the Quran, in fact its only enemy, is polytheism. The Umayyads, the number one corrupters of Islam, did not prevent monotheism from being taught and learned; they prevented polytheism from being learned correctly.
ألشرك-ألتعددية الأٰلهة: العدو الأول، بل والعدو الوحيد، للقرآن هو الشرك. فالأمويون، وهم أول مفسدي الإسلام، لم يمنعوا التوحيد من أن يُعلَّم ويتعلم؛ لقد منعوا الشرك من أن يتعلم بشكل صحيح.
Yorumlar
Yorum Gönder