KUR'AN TAKVAYI İNSANLAR ARASINDA ÜSTÜNLÜK ÖLÇÜSÜ OLMAKTAN ÇIKARAN KİTAPTIR

 Yaşar Nuri Öztürk'ün ''KUR'AN'I TANIYOR MUSUNUZ? O'NU HİÇ OKUDUNUZ MU?' ' isimli kitabından, bölümler halinde alıntı yapmaya devam ediyoruz.  

Tek amacımız, Kur'an'a ilgi duyup onu okuyacak olanların, fazla vakitlerini almadan, düzenli günlük okumalarla, Kur'an- Kerim'i tanımalarına ve böylelikle onu daha iyi anlamalarına vesile olmaktır.  Zira, İslam’ı öğrenmek için, Kur’an’ı okumamız ve anlamamız gerekiyor.  

Kur’an’ı okuyup, anlamanın en emin ve kestirme yolu da, rahmetli Yaşar Nuri hocayı okumak, dinlemektir (SATISFACTION WARRANTIED!).  

Zira, gerek memlekette ve gerekse memleket haricinde, bizleri ALLAH İLE ALDATAN DİNCİ YOBAZLAR ’dan din-min öğrenmemiz imkan ve ihtimal dışıdır… 

Gayret bizdendir, tevfik (başarı) ise Allah'tandır... 

Abdullah Erdemli

***************** 

TAKVAYI İNSANLAR ARASINDA ÜSTÜNLÜK ÖLÇÜSÜ OLMAKTAN ÇIKARAN KİTAP

“Günahkârlar, sanıldığı gibi günahkâr değildir. Takva sahipleri de, kendilerinin ve başkalarının sandığı gibi takva sahibi

değildir.” Paul Tillich

Allah ile aldatanların araç yaptıkları kavramlardan biri de takva kavramıdır. Takva kavramının istismarının mimarı ve kurumsallaştırıcısı ise Emevî saltanatıdır. Mısırlı düşünür Nasr Hâmid Ebu Zeyd’in de eserinde (el-İtticâhu’l-Aklî fî’t-Tefsîr, 1-46) maharetle tespit ettiği gibi, Emevîler bir yandan Hz. Peygamber’in torunlarını katledip, Ehlibeyt ocağını yerle bir ederken öte yandan, kitlenin takvaya saygısını şeytanî bir maharetle kendi saltanatlarının savunmasında kullanmayı başardılar. 

İmamı Âzam’ın da mensup bulunduğu Mürcie felsefesi, amel’i imanın bir parçası olmaktan çıkarırken ne yaptığını gayet iyi bildiği gibi, Mürcie’yi baş düşmanlarından biri ilan eden Emevî de ne yaptığını çok iyi biliyordu. 

Mürcie, ibadeti imanın bir parçası saymayan görüşüyle, tamamına yakını sefih ve sarhoş olan Emevî halifelerine destek vermiş gibi görünse de, büyük kitle nezdinde ‘takvayı-dindarlığı’ kullanma imkânını onların elinden alıyordu. 

Emevî, bu imkânın yitirilmesiyle doğan zararın, sefih halifelerin savunulabilmesinden doğan yarara nispetle büyük olduğunu gördü ve Mürcie’ye cephe aldı. 

Baştan başa zulüm ve sömürü üzerine oturan Emevî despotizmi, yarattığı ve yaşattığı dinsel tasavvurları, gücünü tahkim için ustalıkla kullanmıştır. 

Takvanın insanlar arası ilişkilerde bir üstünlük ölçüsü olamayacağını söyleyen Kur’an’ın bu hayatî buyruğundan habersiz hale getirilmiş topluma şunu söylüyordu Emevî yönetimi:

“Bu âlemde ne varsa Allah’ın kudret ve iradesine boyun eğmiştir. İnsanî iradenin bu tanrısal güce sınır koyması söz konusu edilemez.”

Emevîler bu yumuşak ve duygusal noktayı yakaladıktan sonar, buna karşı çıkış ifade eden fıkhî, felsefî bütün görüşleri din dışı ilan etmek üzere güdümlerindeki ulemayı meydana sürdüler. 

Bu ulemanın, en saygın isimleri bile etkisiz kılmadaki şeytanî eylemlerinin nasıl yürütüldüğünü ve nasıl etkili olduğunu anlamak için, sadece İmamı Azam’ın hayat ve mücadelesini izlemek bile yeter. 

İş o hale getirilmişti ki, Emevînin icraatını tenkit, Allah’ın irade ve kudretini tenkit gibi algılanıyordu. 

Emevî yandaşı ulema diyordu ki, “Kaderin bizim tarafımızdan belirlenmiş anlamını inkâr, ümmet içine sonradan sokulmuş bir zındık fikirdir.” 

Emevîlere karşı olanlar ise kader kavramının Emevî zulümlerini meşrulaştırmak için yozlaştırıldığını ve esas zındıklığın bu olduğunu söylüyorlardı. Bu fikri temsil edenlerin başında, öyle bazı Emevî meddahlarının iddia ettiği gibi, Mâbed ei-Cühenî (ölm. 83/702) veya Gaylân ed-Dımaşkî (ölm. 120/738) değil, tabiûn neslinin her alanda ilim ve hikmet önderi sayılan Haşan el-Basrî (ölm. 110/728) vardı. 

Haşan el-Basrî, Emevîlerin kader kavramını kendilerini savunmak üzere tefsire tabi tutmalarını değerlendirirken aynen şunu söylüyordu:

“Allah’ın düşmanları yalan söylüyorlar.”

Emevîler, bu fikrin öncülerinden biri olan Mâbed el-Cühenî’yi katlettikleri halde Hasan’a neden dokunmadılar? Bilinmektedir ki, “Hasan, kaderle ilgili fikrini çağdaşı Mâbed’in felsefesi üzerine oturtmakta tereddüt etmemiştir.” (Nasr Hâmid Ebu Zeyd, el-İtticâhu’l-Aklî, 30) 

Cevap şudur: Dokunmadılar değil, dokunamadılar. “Mâbed el-Cühenî’yi öldüren Abdülmelik bin Mervân, Hasan’ı da onun yanına göndermeden rahat edemiyordu ama Hasan, şahsiyet ve zahitliğiyle kamu nezdinde öylesine büyük bir itibara sahipti ki halife, düşündüğünü gerçekleştirmeye cesaret edemedi.” (Nasr Hâmid Ebu Zeyd, age. 31)

Mısırlı bilgin Ebu Zeyd, Emevîlerin, şuraya kadar anlattıklarımızla oynadıkları oyunun anlamını da tespit ediyor: “Emevîlerin bütün zulümleri, ‘kaderi inkâr etmeme’ adı altında İlahî iradeye fatura ediliyordu.” (Ebu Zeyd, age. 20).

Kur’an’ın açık beyanına göre, ‘takva’ (dindarlık veya daha dindar olmak), kişileri Allah katında öne çıkarır, (bk. Hucurât, 13) Bu demektir ki ibadet ile elde edildiği varsayılan takvanın, insanlar arası ilişkilerde bir üstünlük ve öncelik ölçüsü yapılması Kur’an’a aykırıdır. İlke son derece açıktır:

“Allah katında en değerliniz, takvada en ileri olanınızdır.” (Hucurât, 13)

Kur’an, bu anlayışını, Zühruf suresi 35. ayetle bir kez daha teyit ve tekrar etmiştir:

“Rabbinin katındaki ahiret, takva sahipleri içindir.”

Takva, Rabbin katında ölçü olduğu içindir ki, takvanın karşılığı da ‘Rabbin katındaki’dir, Allah ile aldatılan halktan talan edilen paralar değildir. Takva konusundaki bu belirleyici ayetler, tarih boyunca din üzerinden itibar ve üstünlük sağlamak isteyen çevrelerin baskı ve yönlendirmesiyle, Kur’an’daki anlamının ve amacının tam tersine çekilmiş ve şöyle bir Kur’an dışı ilke oluşturulmuştur: 

“En üstün insan, takvada en ileri olan insandır.”

Oysaki Kur’an, bunun tam tersini söylüyor; daha doğrusu tarihin bu zulüm kaynağı anlayışını kökünden yıkıyor. İnsanlar arası ilişkiler alanı, nam-ı diğer kamusal alan dindarlığın sergileneceği bir alan olmamalıdır. 

Kur’an, eğer konuyu böyle düşünmeseydi, ilkeyi getiren ayet şöyle derdi:

“En asil ve en üstününüz takvada en ileri olanınızdır.” 

Öyle dememiştir. ‘ALLAH KATINDA’ kaydını koyarak insan haklan ve dünyevî alanı ayrı tutmuş, takvanın insan hakları alanında bir üstünlük ölçüsü yapılmasını engellemiştir.

Aksini yapsaydı, Allah ile aldatmaya bizzat kendisi yol açmış olurdu.

Tam bu noktada, Hanbelî mezhebinin kurucusu olan Ahmed bin Hanbel (ölm. 241/855) bize muhteşem bir Kur’an dersi vermektedir. 

Ahmed bin Hanbel’e sordular: 

“İki adamımız var: Biri takva sahibi ama zayıf, öteki günahkâr ama güçlü. Hangisiyle gazaya çıkalım?” 

İmam şöyle dedi: 

“Takvası değil, gücü fazla olanla yola çıkın! Takvası fazla olanın takvası kendine, zayıflığı müslümanlara mal olur. Gücü fazla, takvası az olanın ise günahı kendine, gücü müslümanlara mal olur!”

İnsanlar arası ilişkilerde üstünlük ölçüsü veya ölçüleri nedir?

Kur’an bunun cevabını çok açık şekilde vermiştir. Bu ilişkilerde üstünlük ölçüsü şu üç değerdir:

1. Liyakat,

2. Adalet,

3. Gayret.

İşte temel buyruklar:

“Şu bir gerçek ki, Allah size, emanetleri, onlara ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Allah size bu şekilde ne güzel öğüt veriyor.” (Nisa, 58)

“Gerçek şu ki, insan için çalışıp didindiğinden başkası yoktur. Ve onun çalışıp didinmesi yakında görülecektir. Sonra, karşılığı kendisine hiç eksiksiz verilecektir.” (Necm, 39-41)

“Her benlik kendi kazandığının bir karşılığıdır.” (Müddessir, 38)

Ahmed bin Hanbel’in yukarıda naklettiğimiz tavrı, çağdaş müfessir Seyyid Kutup (ölm. 1966) tarafından İslam adına yeniden söyleme dönüştürülmüştür. 

İslam-Kapitalizm Çatışması adıyla Türkçeye çevirdiğimiz eserinde şunu yazıyor:

“İslam’a göre, bir işte görev almaya en layık kişi o işi en iyi bilendir. İşteki ihtisas yerine kişinin fıkıh bilgisi öne alınamaz. Hatta İslam insanlar arasında biricik üstünlük ölçüsü saydığı takvayı bile böyle durumlarda ölçü kabul etmez. Sahabenin, İslam ruhunu en iyi kavrayanı olarak bilinen Hz. Ebu Bekir, Peygamberimizin, ‘ümmetin emini’ diye andığı Ebu Ubeyde’ye, halife sıfatıyla şöyle bir emir göndermiştir :

“Halid bin Velîd’i Şam’daki savaşta çarpışması için kumandan seçtim. Ona muhalefet etme. Sözlerini dinle, emirlerini yerine getir. Ben onu sana emir tayin etmekle birlikte, takvada senin ondan üstün olduğunu biliyorum. Fakat onda harbi yönetecek öyle bir kabiliyet vardır ki sen bundan yoksunsun.” (Seyyid Kutup, İslam-Kapitalizm Çatışması, 103)

Takvaya gerçekten sahip olan, ehliyet ve gayret alanında kendini ispat edip insanlar arasında bu ispata dayalı olarak saygınlık kazanacaktır. Bundan kimsenin şikâyeti olamaz. Ancak daha baştan, ölçüyü takva diye koyarsanız, ehliyet ve gayreti devreye sokmak zorlaşır. Hatta belki de ehliyet ve gayret birçokları tarafından tamamen dışlanır. Çünkü takva alanı, ehliyet ve gayretin aksine, riyakârlık ve istismara en müsait alandır. Ehliyet, liyakat ve gayret ise riyakârlıkla kotarılamaz. Onlar ya gerçekten vardır veya yoktur.

Bir adam abdestsiz namaz kılıp insanlara takva gösterisi yapabilir. Hatta hiç inanmadığı halde namaz kılabilir, hacca gidebilir. Bugün birçoklarının gittiği ve bu ziyaretlerini boy boy gazete ilanlarıyla reklam ettikleri gibi. Ama aynı adam, ehliyeti olmadan şoförlük, doktorluk, mühendislik yapamaz. Belirli saatlerde iş yerine gitmeden maaş alamaz. Çek ve senedini ödemeden borcundan kurtulamaz. Sahtekârlık yaparsa üç gün sonra yakayı ele verir, faturasını çok ağır biçimde öder.

Oysaki takva adıyla sergilenen riyakârlık ve sahtekârlığın, cezalandırılmasını şöyle koyun, fark edilmesi bile yıllar, hatta asırlar gerektirmektedir. Bu bekleyiş sürecinde nesiller, toplumlar, medeniyetler çürüyüp yıkılmaktadır. 

İbadetler insanlar arası ilişkilerde bir biçimde üstünlük ve dokunulmazlık ölçüsü yapılırsa, ibadet adına her türlü hak ihlali ve insan tâcizi başını alıp gider. 

Bu gidiş, önce din istismarını, daha sonra din adına baskı ve şiddeti, bir adım ilerde de din adına terörü, kısacası engizisyonu getirir. 

İslam, tüm bu olumsuzlukların doğmasını önlemek üzere çok radikal tedbirler almıştır. 

Bunların belli başlıları şöyle sıralanabilir:

1. “Allah ile aldatılmayın!” emrinin verilmesi,

2. Din kıyafeti, din sınıfı, din adamı, resmi mabed gibi kabul ve uygulamaların dinin bünyesinden çıkarılması,

3. Dinde baskı-zorlamanın (ikrahın) yasaklanması,

4. Allah adına yönetme devrinin kapatılıp, yönetimin halktan alınacak vekâlet (biat) ve halkla danışma usulü (şûra) ile

yürütülmesinin ilkeleştirilmesi,

5. Hakların ancak sahipleri tarafından bağışlanabileceğinin ilkeleştirilmesi; böylece herhangi bir insanın hakkının Allah tarafından bir başka insana bağışlanmasının mümkün olmaktan çıkarılması.

NE YAZIK KI BU TEDBIRLER, TARIHIN HER DÖNEMINDE, DINI SÖMÜRÜ VE ALDATMA ARACI YAPANLARCA YA TAMAMEN YOK EDILMIŞ, YAHUT DA ÇEŞITLI OYUNLARLA IŞLEMEZ HALE GETIRILMIŞTIR. 

GÜNÜMÜZDE DE DURUM NE YAZIK KI BÖYLEDIR.

Yorumlar

Popüler Yayınlar