04 Şubat 2024

KUR’AN, OKUNUŞUNU BİR MERASİME BAĞLAMAYAN KİTAPTIR

 Yaşar Nuri Öztürk’ün “Kur’an’ı Tanıyor musunuz? O’nu Hiç Okudunuz mu?” adlı kitabından iktibasa devam ediyoruz…

“OKUNUŞUNU MERASİME BAĞLAMAYAN KİTAP” başlığı altında şu konular açıklığa kavuşturulacaktır ;

  • KUR’AN OKUMAYI NAMAZ İLE KAYITLAMAK,
  • NAMAZ SURELERİ SEKTÖRÜ,
  • ÖLÜLER ÜZERİNE KUR’AN OKUMA SEKTÖRÜ,
  • KUR’AN OKUMAYI CAMİ İÇİNE ÖZGÜLEMEK,
  • KUR’AN OKUMAK İÇİN ABDESTLİ OLMAYI GEREKLİ GÖRMEK,
  • KUR’AN OKUMAK İÇİN BAŞI ÖRTMEYİ GEREKLİ GÖRMEK,
  • KUR’AN OKUNAN MEKANDA RESİM OLMAMASINI GEREKLİ GÖRMEK,
  • KUR’AN OKUMAK İÇİN BELLİ OTURUŞ BİÇİMLERİNİ ZORUNLU GÖSTERMEK,
  • KUR’AN’IN TERCÜMESİNİ OKUMANIN HATİM OLMAYACAĞINI SÖYLEMEK,
  • KUR’AN İÇİN AYAĞA KALKMAK,
  • KUR’AN’I ÖPMEYİ KUTSAL SAYMAK…
Abdullah Erdemli

OKUNUŞUNU MERASİME BAĞLAMAYAN  KİTAP


Kendisini ‘kitap’ olarak bizzat kendisi adlandıran Kur’an, okunacak şeyleri toplayan kitaptır. 


Okunacak kitabın, okunu­şunu bizzat kendisinin merasime bağlaması, akla ve Kur’an’ın akılcı mesajına aykırıdır, Kur’an’a hakarettir. 


Kur’an’ın hiçbir yerinde, ima ile bile, Kur’an’ı okumak için herhangi bir mera­sime, şekle, kurala uymaktan söz edilmemiştir. 


Gerçek şu ki, okumanın, özellikle Kur’an okumanın İslam’ın temel ibadeti olduğunu gizleyerek ümmete yalan söyleyenler, tanrısal kita­bın okunuşunu da merasime bağlayarak Kur’an dışı dayat­malarına bu yalanla da destek sağlamışlardır.


Kur’an’ın okunmasını açık veya örtülü merasimlere bağlayan dayatmalara kısaca temas edelim:


KUR’AN OKUMAYI NAMAZ İLE KAYITLAMAK


Kur’an’ın hiçbir yerinde namaz kılmanın Kur’an’dan bir par­ça okumaya bağlı olduğunu gösteren bir beyan yoktur. 

Kur’an okumak, başlıbaşına ve namazdan önce gelmiş bir emirdir. 

Hz. Peygamber, Kur’an’ın toplum bünyesinde yaygınlaşması için birçok araç gibi namazı da değerlendirmiş ve namazda en azından Fâtiha’nın okunmasını emretmiştir. 

Ama Kur’an’dan bir parçayı veya bölümü okumadan namaz kılmak isteyenlere de bu izni vermiştir. 

Sahabenin biri Hz. Peygamber’e gelip namazda okunabilecek miktarda Kur’an ezberleyemediğini, namaz kılmak için kendisine başka bir yol göstermesini rica etmiş, Resuli Ekrem ona, Kur’an okumak yerine, Allah’ı tes­bih (övgü ile an) sadedinde bazı sözler söylemesini önermiştir. 

Olayı nak­leden müfessir Fahreddin er-Râzî (ölm. 606/1209) şu yorumu yapıyor: 

“Bu kanıt şunu gösteriyor: Sahabî, namazda ken­disine yetecek miktarda Kur’an okumaktan âciz olduğunu söyleyince Resul ona başka dualar okumasını emretmiştir.” (Râzî,Tefsir, 1/215). 


Bu konuda geniş bilgi ve kaynaklar için bizim, “Ana Dilde ibadet Meselesi” adlı eserimize bakılmalıdır.)

Ne yazık ki geleneksel kabul, namaz kılmayı Kur’an okuma­ya bağlayarak, müslümanlann Kur’an’la beraberliğini birkaç rekâtlık namaza sıkıştırmış, Kur’an’ı insan hayatını düzenle­yen mesajların kitabı olmaktan çıkararak onu bir mantralar metnine dönüştürmüştür. 

Namaz kılacak kadar Kur’an ez­berleyen milyonlarca müslüman asırlar boyunca bununla ye­tinmiş ve Kur’an’ın okunmasının ayrı bir emir olması noktasına asla ulaşamamıştır. 

Arap olmayan müslümanlar için durum daha da acıklıdır: 

Çünkü namazla kayıtlanan Kur’an okuyu­şun Arapça özgün metinden olması farzlaştırıldığı için, Arap olmayan kitleler, namazda okudukları ayet ve surelerin an­lamlarını bilme gibi bir şansı elde edememişlerdir. 

Oysaki bu ayet ve surelerin anlamlarını bilmek bile yetmez. 

Kur’an’ın tümünü anlamını bilerek okumak, her müslüman için farzdır. 

Namazdan önce farzdır.


Allah’ın “Kur’an oku!” emri, “Namaz kıl!” emrinden  hem daha öncedir hem de daha önemli. 

Bu bir yorum veya tevil değildir, Kur’an’ın açık beyanıdır. 

İsteyen herkes, Kur’an buyruklarının iniş sırasını takip ederek Kur’an okumaya ilişkin emirle namaz kılmaya ilişkin emrin sırasını görebilir. 

“Kur’an’ı düşüne düşüne dikkatle oku!” emri, iniş sırasıyla üçüncü sure olan Müzzemmil 4. ayetinde verilmiştir. 

Aynı emir, aynı surenin 20. ayetinde bir kez daha tekrarlandıktan sonradır ki “Namazı kılın!” emri gelmiştir.

Kaldı ki, Kur’an okumayı bağımsız bir emir ve ibadet olmaktan çıkaran yaklaşımlar, Müzzemmil 20. ayetteki “Namazı kı­lın!” emrini bugünkü anlamıyla, kıldığımız namaz farzı an­lamında kabul etmezler. 

Onlara göre namaz, daha sonrala­rı, Mirac’da, Hz. Muhammed-Hz. Mûsa ve Tanrı arasında (hâşâ) süren uzun bir pazarlık sonucu farz edilmiştir. 

Biz bu İsrailiyât uydurmasını kabul etmediğimiz için diyoruz ki, Kur’an okumaya ilişkin emir Müzzemmil suresinin 4. ayetin­de, namaz kılmaya ilişkin emir ise aynı surenin 20. ayetinde verilmiştir. 

Yani “Kur’an oku!” emri daha öncedir, daha ön­celiklidir.

İş bu kadarla da kalmaz: Ankebût suresi 45. ayet açıkça gös­teriyor ki ‘Zikrullah’ (Allah’ın zikri), namaz kılmaktan üs­tündür. 

Zikir, Kur’an’ın en önemli ve en bilinen adlarından biridir. 

Zikrullah tabiri, TARİKAT SULANDIRMALARININ iddia et­tiği gibi, ‘Allah, Allah’ SESLERİ ÇIKARARAK DEF ÇALIP ZIPLAMAKTAN, DÖNMEKTEN ibaret değildir. 

O uygulamalar, bütün samimiyet şartlan var sayılırsa, en iyi ihtimalle zikrin en son mertebesi olabilir.

Zikir, Kur’an’ın adlarından biri olduğuna göre, zikrullah’ın tartışmasız ilk Kur’ansal anlamı Kur’an’dır.

 Ve böyle olunca da Allah’ı zikretmenin ilk ve tartışmasız anlamı Kur’an oku­mak olacaktır.


Şimdi, yüzyıllardır saklanan bir gerçeği tüm açıklığıyla ve Kur’an’a sadakatin bir ifadesi olarak duyuralım: 


NAMAZ KILMAK NE İSE KUR’AN OKUMAK TA ODUR. HATTA KUR’AN OKUMAK NAMAZ KILMAKTAN DAHA DEĞERLİ VE DAHA ERDİRİCİDİR. 

Şöyle de diyebiliriz: 

NAMAZ KILMAMAK NE İSE KUR’AN OKUMAMAK TA ODUR. HATTA KUR’AN OKUMAMAK DAHA DA YIKICIDIR. 


SADECE KUR’AN OKUYUP NAMAZ KILMAYANIN DURUMU, SADECE NAMAZ KILIP KUR’AN OKUMAYANIN DURUMUNDAN DAHA İYİDİR. 


Kur’an’ın; geceleri Kur’anla meşgul olmak anlamında kul­landığı TEHECCÜD, yine namaz kılmaya dönüştürülmüş ve yine Kur’an’ın söylediğinin tam tersi yapılmıştır.


NAMAZ SURELERİ SEKTÖRÜ


Kur’an’ın okunması bir afsun ve kelime işi değil, gönderilen mesajın içeriği üzerinde düşünme ve gereğini yapma işidir. 

Önemli olan o ortak beyanlar üzerinde düşünüp gerekli değerleri üretecek boyuta gelmektir. 

Surelerin bir kısmını, ‘NAMAZ SURELERİ’ diye ayıran yaklaşımlar da İslam dışıdır. 

Kur’an’ın tümü namazda okunabilir. 

Bunun aksini söyleye­rek, ‘namaz sureleri’ öğreten BİR TİCARET SEKTÖRÜ yaratmak is­teyenler vardır.

Bu ticari sektör şöyle çalışmaktadır: 


- Önce, namazın Arap­ça dışında bir dille kılınamayacağı fetvaya bağlanmaktadır. 

- İkinci olarak, namaz kılacak kadar Kur’an öğretmek ama­cıyla (!) bir ‘KUR’AN KURSU ALT SEKTÖRÜ’ oluşturulmaktadır. 

- Bu sektör, cazibe yaratmak için ‘NAMAZ SURELERİNİ ÖĞRETME’ hizmeti verdiğini propaganda ederek halktan çeşitli başlıklar altında akıl almaz paralar toplamaktadır. 


Sektörün öğrettiği ‘namaz surelerini okuma’ ile Kur’an okumanın hiçbir ilgisi yoktur. 


Çünkü sektörün öğrettiği şey, sadece Arap alfabesi­nin harflerini telaffuzdur. 


Bu, eşi görülmemiş bir tutarsız­lıktır. 

Arap alfabesini öğrenen çocuklar ne bir kelime Arapça öğrenmektedir ne de Kur’an’ın içeriğinden herhangi bir şey. 

Öğrendikleri şey sadece, Arap harflerinin gırtlağın, karnın neresinden nasıl çıktığıdır. 

Yani insanlar, ‘namaz sureleri öğrenmek’ adı altında açık bir papağanlık eğitimine tâbi tutulmakta­dır. 

Kitleler aldatılmaktadır. 

Her yıl müslümanlann cebin­den trilyonlar alıp götüren bu sektör, tarihte benzeri hemen hemen hiç görülmeyen bir ruhban sömürüsü yürütmektedir.

Müslümanların bu sektörden hem dinini hem de cebini kur­tarması gerekmektedir. 


Bunun yolu da herkesin ibadetini, namazını-niyazını kendi diliyle yapma hakkına sahip olduğu­nun halka öğretilmesidir. 


Sektör buna elbette şiddetle karşı çıkmaktadır. 

Çünkü menfaat kayıpları çok büyüktür. 


Bu zih­niyetin, Osmanlı dönemindeki kökdamarı olan softa-molla sektörü, benzeri bir karşı çıkışı matbaanın yurda getirilmesi gündeme geldiğinde göstermiş, “Din elden gidiyor” diye so­kağa dökülmüştür. 


Elden gidenin din değil, bu çıkar sektö­rün gelirleri olduğu anlaşıldığında aradan 227 yıl geçmişti. 


Osmanlı’yı dünyanın gerisinde bırakan ve asırlık bir yığın belanın kaynağı olan koskoca 227 yıl. 


Bugün, kalkınmış ül­kelerin gerisinde kalarak ona buna yüzsuyu dökmenin acı faturalarının arkasında işte bu softa-molla katranı vardır.


Günümüzde, ana dilde ibadeti gündeme getirdiğimizde so­kaklar bu katranla dolup taştı.


ÖLÜLER ÜZERİNE KUR’AN OKUMA SEKTÖRÜ


Ölüler için Kur’an okumak ittifakla bid’attır. 

Kabir başla­rında Kur’an okumak, ölünün arkasından hatim indirmek, ölü ruhu için hatim ısmarlamak, vs. sonradan uydurulmuş­tur; 

Peygamberimizin hayatı ve uygulamasında yeri yoktur. 

(Kal’aci; Fıkhu’n-Nehaî, 2/789) 

Hz. Peygamber, kabir başla­rında Kur’an okumamıştır. 

Mezara Yasin veya İhlas okuma­ya ilişkin hadis patentli rivayetlerin de uydurma olduğunu hadis otoritesi Elbânî kanıtlarıyla göstermiştir. 

(Elbanî; el- Ahâdîs ez-Zaıfa, 3/397, 402,452) 

İbnül Kayyım’ın, anıt eseri Zâdü’l-Meâd’da belirttiğine göre, bu yönde bir vasiyet bile

olsa geçersizdir. 

Bunlar en iyi ihtimalle mekruh, bazı durum­larda günah veya şirktir. 

Bırakın ölüp gitmişleri, ölmekte ola­nın üzerine Kur’an okumaya ilişkin rivayet bile sakattır. 

(bk. Feyzu’l-Kadîr, 2/67: Rivayet no, 1344)


Ölülere üfürükle rahmet gönderme yoktur. 

Kur’an okutup bağışlama diye bir şey yoktur.

Hz. Peygamber’in ölülere ya­rarlı olmak için bize gösterdiği yol, onlar için hayır dilekler­de bulunmak, yoksullara yardım etmek ve bir de onların ya­kınlarını, dostlarını ziyaret etmektir

(bk. et-Tâc, 5/6).

Ölülere Kur’an okumak konusunda Kur’an ve gerçek sünnet kaynaklı bilgiler veren bir eser olarak bk. Ömer Temizel; Kur’an’ın Gölgesinde Katıksız Sohbetler, Denizli, 1999)

Ölülere Kur’an okuyup göndermenin en nezaketsiz ve İslam dışı şekli ‘Peygamberimizin ruhuna hediye’ adıyla Kur’an okumak veya dualarda, “Peygamberimizin ruhuna hedi­yye eyledik” türünden ifadeler kullanmaktır. 

Bunu yapanlar kim oluyorlar da Kur’an’ın mahbatı (indiği benlik) olan Hak Elçisi’ne hediye gönderiyorlar! 

“Biz bunu ondan bize bir yar­dıma vesile olsun diye yapıyoruz” diyorlarsa, o zaman durum çok daha vahimdir. 

Çünkü böyle bir şey, Peygamber’i şirk aracı yapmak olur. 


Şeyhülislam İbn Kemal (ölm. 940/1533) bu konunun din dışı olduğunu gösteren bağımsız bir eser yazmış­tır: 

“Risâletün fi Beyani Adem-i Vücud-i Kıraati’l-Kur’ani li İhda-i Ruh-i Muhammed Aleyhisselam: Muhammed Aleyhisselam’ın Ruhuna Hediye Etmek İçin Kur’an Okumanın Dinen Caiz Olmadığına İlişkin Risale”


KUR’AN OKUMAYI CAMİ İÇİNE ÖZGÜLEMEK


Bir önceki sapmanın en yıkıcı uzantısı budur. Kur’an okumayı camide bulunma şartına bağlayan bir ortak şuuraltı geliştiril­miştir. 

Kur’an okumanın cami içine özgülenmesine yol açan örfü, EMEVÎLERİN ZALİM VALİSİ HACCAC başlatmıştır. 

O, sabah namazından sonra okunmak üzere camilere özel mushaflar koydurdu. 

Böylece Kur’an okumanın camiye hapsedilmesi çı­ğırı başlatılmış oldu. 

(bk. Şâtıbî; el-î’tısam, 1/172) 

Ama onlar, hiç değilse, okuduklarını anlayabiliyorlardı, çünkü Arapça bi­liyorlardı. Bugünkü okuyuşlarda bu da kalmamıştır.


ABDESTLİ OLMAYI GEREKLİ GÖRMEK


Yahudilik’ten İslam’a aktarılmıştır. 

Yahudi hahamları, Tevrat’ın okunması için abdest alınmasını ve başın örtül­mesini şart koşmuşlardı. 

(Ayrıntılar için bk. Hikmet Tanyu, Yahudi Kutsal Kitapları, AÜİFD, sayı: 14).

Kur’an’ın abdestsiz elle tutularak okunmasını mekruh veya haram gören anlayışların tümü, yahudi geleneğinin kutsal ki­tapların okunmasına ilişkin tutumunun İslam’a aktarımıdır.


Söz konusu olan, kutsallık ve kutsal kitap olduğu için kimse bu uydurma yasağa karşı çıkmayı göze alamamış veya “Kötü bir şey de değil, böyle olsa kime ne zararı var” diyerek sessiz­ çliği tercih etmiştir. 

Bu sessizliktir ki, asırlar boyu müslüman kitleleri kitaplarını ellerine alamaz hale getirmiştir.

Yahudi geleneği, bu tartışmayı daha sahabîler arasında baş­latmıştır. 

Bizim için şu tablo çok önemlidir: 

Halife Ömer, İbn Abbas, İbn Cübeyr, Selman Farisî, İbn Mesûd, Ebu Musa el-Eş’arî, Enes bin Mâlik... gibi âlim sahabîlerle Mücahid, İkrime, Câbir bin Zeyd, Dahhak, Süddî, Ebu Nüheyk, Abdurrahman bin Zeyd... gibi tâbiûn kuşağı âlimleri Kur’an’ın abdestsiz okunabileceğini savunmuşlardır. 

Bu müçtehitlere göre, Vâkıa suresi 79. ayetteki ‘mutahharûn’ (iyice temiz­ lenmiş olanlar) sözcüğüyle kastedilen, meleklerdir. O sözün insanlarla ilgisi yoktur ki onu zorlayarak ‘abdestli olanlar’ an­lamında kullanmayı deneyelim. 

Müfessir Katâde bin Diâme (ölm. 118/736) şöyle diyor:

Vâkıa suresi 79. ayetteki dokunulmazlık, Allah katındaki dokunulmazlığı ifade eder; dünya ile ilgisi yoktur. Dünyada Kur’an’a herkes dokunabilir. Mecûsiler, müşrikler, müna­fıklar bile.” 

(İbn Kesîr; Tefsir, 4/298)

Kur’an abdestsiz okunamaz iddiasına delil olarak Vâkıa sure­si 79. ayeti okuyanlara Selman Farisî (ölm. 36/656) şu ceva­bı vermiştir: 

Bu ayetin anlatmak istediği şudur. Bu Kur’an öyle bir zikirdir ki, göklerde ona meleklerden başkası doku­namaz.” 

(İbn Hemmam; el-Musannef, 1/338-343)


Tartışma, sonraki nesil fakîhleri içinde de aynen devam edip gitmiştir. 

Bu tartışmalar sırasında çok sert çıkışlar yapan fakîhler de görülüyor. 

Bırakın abdestsiz okumayı, cünüp hal­de bile Kur’an okunabileceğini söyleyen muhaddis-fakîhler vardır. 

Bu konuda ilk fetva verenlerden biri, 94/712 yılında ölen Saîd bin el-Müseyyeb’dir. (bk. İbn Hemmam, 1/337)

İslam din bilginlerinin bazılarına göre, cünüp insan bile Kur’an okuyabilir. 

Sahabî İbni Abbas’tan hadis alanının en bü­yük ismi sayılan Buharî’ye kadar birçok otorite bu görüştedir, (bk. İbni Hacer; Fethü’l-Bârî, 1/407-408) 

Buharî uzmanı ünlü el-Hûlî de bu görüştedir, (bk. El-Hûlî, Tarîhu Fünûn-il Hadîs, 56) 

Irak fıkıh okulunun babası sayılan İbrahim en-Nehaî (ölm. 96/715), hayızlı kadının da Kur’an okuyabileceğini ka­bul etmektedir, (bk. Buharî, hayz 7)

İbni Abbas, Kur’an okumak için necasetten taharet şartını kabul etmediği gibi, cünüp olmama şartını da kabul etmiyor. 

Cünüp, lohusa ve hayızlı kadın da Kur’an okuyabilir. 

Ona göre, Kur’an mânâlardan ibarettir, bu mânâlar ile amel edilir. 

Bu mânâlar, Kur’an’ı okumak veya ona dokunmak için temizlik şartı getirmez. 

Ne hadesten taharet gerekir, ne de necasetten. 

İbn Abbas, bazılarınca ‘abdestsiz Kur’an okunmaz’ iddiasına kanıt olarak öne çıkarılan Vâkıa suresi 79. ayetle ilgili olarak

da şunu söylüyor:

Orada sözü edilen ‘mutahharûn’ (temizlenmiş olanlar) ta­biriyle kast edilenler meleklerdir.” 

(Kal’aci, Fıkhu İbn Abbas, 27, 578-579) 

Yani o ayetin ve o tabirin insanla, insanlık dün­ çyasıyla herhangi bir ilgisi yoktur.

Şunu da bilvesile ekleyelim: 

İbn Abbas’ın “Kur’an mânâlar­dan ibarettir” sözü, İslam fıkhının kurucu imamı sayılan İma­mı Âzam’ın “Kur’an’ın tercümesiyle namaz kılınır” fetvası­nın da temel dayanaklarından biri olmuştur. 

İmamı Âzam, “Kur’an lafızlardan ibaret değildir ki tercümesiyle namaz kılınmasın, Kur’an o lafızlarda saklanan mânâdan iba­rettir. Öyle olunca da her dile tercüme edilir ve o tercüme­lerin her biriyle namaz kılınır” derken müfessir sahabî İbni Abbas’ın görüşünü tekrar etmiş olmaktadır.

Ne yazık ki, bırakın Kur’an’ın mânâlardan ibaret olduğunu kabul etmeyi, tüm peygamberlere gelen vahiylerin Arapça dı­şında bir dille indiğini kabul etmeyecek kadar kafayı bozmuş Arapçı ve Arapçacı olanlar bile vardır. 

Ve bunların içinde koca isimler de bulunmaktadır. 

Süfyan es-Sevrî gibi fakîh, müfessir, muhaddis ve sûfî bir adamın katıksız bir hezeyan olan şu iddiasına bakın: 

“Allah, vahyi tümden Arapça indir­miştir ancak Cebrail bu vahyi, her peygamberin diline tercü­me ederek getirmiştir.” 

(Süyûtî, el-Itkaan, 1/130) 

Bu hezeyan anlamlı sayılırsa Allah’ın bile Arapça’ya mahkûm olduğunun kabulü gerekir. 

Öyle ya, Allah peygamberlerine onların öz dilleriyle söz söylemeyi başarabilse tercümeye ne gerek vardı…!?!


BAŞI ÖRTMEYİ GEREKLİ GÖRMEK


Bu da bir Yahudi örfüdür.


KUR’AN OKUNAN MEKANDA RESİM OLMAMASINI GEREKLİ GÖRMEK


Duvarlardan resim indirmek, masa üstlerinden fotoğrafları kaldırmak, vs. şeklindeki bu uygulama da bir hurafe uydurma­sıdır. 

Kitap ve sünnette hiçbir dayanağı yoktur.


BELLİ OTURUŞ BİÇİMLERİNİ ZORUNLU GÖSTERMEK


Kıbleye dönmek, diz çökmek, vs., tüm bunlar sonradan uydu­rulmuş kutsallıklardır. 

Kur’an, örneğin, yatarak da okunabi­lir. (bk. Turtûşî, 205) 

Bunun böyle olabileceğini bizzat Kur’an söylemektedir. 

Âli İmran suresi 191. ayet, düşünen ve akleden müminleri “Allah’ı ayakta, otururken, yan yatmış halde zikrederler” diye tanıtmaktadır. 

Ve biliyoruz ki, Kur’an’ın ad­larından biri de Zikir’dir ve en ideal zikir Kur’an okumaktır. 

O halde Kur’an, oturarak okunabileceği gibi, yan yatarak da ayakta da okunabilir. 

Önemli olan okumak ve düşünmektir.


KUR’AN’IN TERCÜMESİNİ OKUMANIN HATİM OLMAYACAĞINI SÖYLEMEK


Kur’an okumayı merasime bağlayan zihniyetin başını ARAPÇILIK çekmektedir. 

Bu zihniyete göre, Kur’an’ın tercümesini okuyanlar Kur’an okumamış sayılırlar, böyle olduğu için de onların okuması sevap kazandırmaz, hatim sayılmaz!

ARAPÇI VE ARAPÇACI BU ZİHNİYYETLERİN bu uydurması özellikle müslüman Türklere çok pahalıya mal olmuştur. 


Öyle bir tabu yaratılmıştır ki, hiç kimse çıkıp şunu diyememiştir: 

Allah’ın istediğini anlamak üzere kendi dilindeki çevirisini okuyan hatim sevabı alamıyor da Allah’ın maksadını hiç anlama­mak şartıyla okuyan nasıl hatim sevabı alıyor? 

Hiç olmazsa bırakın da ne istendiğini anlamak niyetiyle okuyanlar da se­vap alsın.

Kur’an okumak, bizzat Kur’an’ın ifadesiyle tedebbür etmek, yani okunan metnin ne demek istediği üzerinde derin derin düşünmektir. 

Başka bir deyişle, TEDEBBÜR FARZDIR. 

Kur’an bu konuda net bir ifade kullanmıştır: 

“Kutsal/bereketli bir kitap bu; sana indirdik ki onu, ayetlerini derin derin düşünsünler ve öğüt alabilsinler temiz özlüler.” (Sâd, 29) 

Kur’an’ı, anlama­dığı dilde okuyan mı tedebbür eder, yoksa anladığı dilde oku­yan mı? 

Bunun cevabı bellidir. Hatim sevabının en büyüğünü, tedebbür ederek okuyanların alacağı da bellidir. 

Doğrusu şu ki, “Bir kelamı, onun mânâsını anlamadan tedebbür etmek mümkün olamaz.” (Süyûtî; el-İtkaan, 2/500)

Bu Kur’ansal gerçeği saklamak için çok kestirme bir yol bulmuşlardır: 

“Kur’an layıkıyla tercüme edilmez; o halde, ‘Kur’an okudum’ demek için özgün metni okumak gerekir” derler. 

Bu doğru ise Allah’ın kullarından Kur’an’ı okuyup te­ debbür etmelerini istemek abestir, lüzumsuzdur. 

Allah abesle uğraşmayacağına göre işin doğrusu şudur: 

Kur’an’ın layıkıyla tercüme edilmesi başkadır, tercüme edilip okunması gerekti­ği başkadır. Hiçbir Kur’an çevirmeni, “Ben filan dilde Kur’an yapacağım” dememiştir, demez de. 

“Tercüme yeni bir Kur’an değildir” demek, hiçbir tercümenin Kur’an’ın i’cazını (kelam erişilmezliğini) aynen koruyamaması demektir. 

Ama unu­tulmasın ki, i’cazın korunamaması demek tercümenin mânâyı anla­maya engel olması demek değildir. 

Şâtıbî’nin dediği gibi: “İ’cazı ne anlamda ve hangi tarzda alırsanız alın bu, Kur’an’ın mânâsını kavramaya, o mânâ üzerinde akıl yürütmeye engel değildir. Tedebbüre ulaşmak kaçınılmazdır.” 

(Şâtıbî; el-Muvafakaat, 3/346-347)

Tedebbüre giden yolu tıkayan bahanelerden biri de şudur: 

“Hangi dilde okursanız okuyun, Kur’an’ı anlayamazsınız. Çünkü içinde binlerce bilinmez, mücmel (özetlenmiş), müşkil (anlaşılması problem olan) vardır.” 

Asırlarca okunma­mış, okutulmamış bir kitapta mücmeller de oluşur, müşkiller de, bilmeceler de… 

İşin esasına gelince, Kur’an’da ne müşkil vardır, ne de mücmel. Hele hele bilmece hiç yoktur. 

Müşkil­ler ve mücmeller Kur’an’ı gereğince okumayanların, okuma­ya niyeti olmayanların kafasındadır.

Bir daha peygamber gelmeyeceğine göre, Kur’an ileriki tüm zamanlara gök muştusu taşıyacak olan bir kitaptır. 

O halde, onun her gün yeni bir sırrı ortaya çıkacak, yeni bir bilgi sarayı keş­fedilecektir. Bu onun bilinmezliğinden veya müşkillerle dolu olduğundan değil, muhataplarındaki bilgi eksikliğinden ileri gelmektedir. 

Sadece dört işlemi bilen bir çocuğa cebir for­müllerini öğrettiğinizde sıkıntı çıkar. Sebep, cebir formülle­rinin müşkil veya muğlak olması değil, çocuğun o bilgilere liyakat noktasına gelmemiş bulunmasıdır.


Kur’an’ı en iyi tefsir eden, zamandır

Vakti gelmemiş hiçbir Kur’an sırrı açıklığa kavuşmaz. 

Bunun anlamı Kur’an’ın muğ­laklığı değildir; muhatabın yetersizliğidir. 

Mânâların ortaya çıkmasının yolu okumamak değil, okumak ve düşünmek­tir. 

Ama haddini bilerek okumak lazımdır. 

Her okuyan her okuduğunu anlamak durumunda olamaz. 

Herkes anlamıyor diye de anlayanların okumasına engel olunamaz.

Kur’an’da, bu tanrısal kitabı niteleyen yüzü aşkın ayet, tafsil, mufassal, beyan, mübeyyin, beyyine, beyyinât... gibi açıklık, netlik, ayrıntılı olmak ifade eden sözcüklerle doludur. 

Ama Kur’an’ın mücmel, müşkil veya muğlak olduğuna ilişkin değil bir ayet, işaret bile yoktur. 

Müteşâbih ayetleri ‘bilinmezlik’ ek­senine oturtup Kur’an’ın beşte dördünü insan tedebbürünün (anlamak için okuma gayretinin) dışına itiyorlar. Hâşâ! Müteşâbihler bilinmezler değildir, vak­ti gelince veya ehli el atınca bilinecek olanlardır. 

Ama Allah bir şeyi bilemezsiniz demişse (kıyametin vakti gibi) onu bile­meyiz. 

Bunun müteşâbihle bir ilgisi yoktur.

Surelerin başlarındaki mukatta’ harfler bilinmez değil, tar­tışmalıdır. 

(bk. Süyûtî; el-İtkaan, 2/22 vd.) 

Günü gelince veya ehli devreye girince onların anlamı da apaçık olur. 

Şâtıbî’nin dediği gibi: “O harfler, ehli veya zamanı olmadığından ka­palıdır. Yoksa Allah, anlamsız kelam ile kuluna hitap et­mekten münezzehtir.” 

(Şâtıbî; el-Muvafakaat, 3/29-31) 

Allah, kullarının anlamayacağı bir kelamı gönderip de sonra onlara bunu okuyup anlayın emrini vermez. 

Allah kullarıyla alay et­mez. 

Kitabında, Kur’an’ın kolaylaştırıldığını defalarca, hem de yeminle bildirmiştir. 


Kaldı ki, sure başlarındaki mukatta’ harflerin ne anlama geldikleri, Kur’an’ın en büyük mucizele­rinden biri olan 19 kod sistemi keşfedildiğinde çözülmüştür.


Kur’an okumanın ruhu tedebbürdür. Tedebbürü değil or­tadan kaldıran, zedeleyen şeyler bile bid’at sayılmıştır. 

Ör­neğin, Kur’an okuyuşa müzik katmak böyledir. 

(bk.Turtûşî, 183-205) 

Çünkü Kur’an okuyuşa müzik uygulamak kaygısı, okuyanın tedebbürünü zedeler. 

Yine aynı şekilde, özellikle Ramazan aylarında, birisinin okuyup ötekilerin mushaftan sürmesi (mukabele) de bid’at sayılmıştır. 

Çünkü bunda da tedebbür olmadığı düşünülmüştür. (Aynı eser, 205) 

Süratli sayfa devirmeyi esas alan bir okuyuş da bid’attır. 

Çünkü böyle bir okuyuşta da tedebbür asgariye iner. (Aynı eser, 208 vd.)


KUR’AN İÇİN AYAĞA KALKMAK


Kur’an’ın olduğu yerde ayak uzatmamak vs. türünden yapay kutsallıklar icat etmek de ittifakla bid’attır. (bk. Süyûtî; el- İtkaan, 2/486) 

Çünkü bu tür kurallar, Kur’an’ı, zorluk ve sı­kıntı sebebi olan kitap haline getirir. 

Kur’an böyle bir dayat­maya bizzat kendisi karşı çıkmaktadır:

Biz bu Kur’an’ı sana, zahmet çekesin/bedbaht olasın/zorluk ve şiddet sergileyesin diye indirmedik.” (Tâha, 2)


KUR’AN’I ÖPMEYİ KUTSAL SAYMAK


Kur’an’ı öpmek de bid’attır. 

Bu bid’atı ilk yapan, İslam’ın amansız düşmanı Ebu Cehil’in, vahyin tamamlandığı sırada can korkusuyla müslüman olduğunu söyleyen oğlu (eski müş­rik ordusu komutanı) İkrime’dir. (bk. Süyûtî; el-İtkaan, 2/486) 

Ebu Cehil’in oğlunun başlattığı bir bid’atı bugün binlerce in­san bir büyük meziyet gibi taşımakta ve aksini söyleyenleri Kur’an’a saygısızlıkla itham etmektedir.


Kur’an’a saygıyı Ebu Cehil’in oğlundan mı öğreneceğiz?!


Kur’an’ın yap dediğini yapmayanlar, “Kur’an’ı oku!” emrini yerine getirmeyenler, nefislerini tatmin için böyle Şamanist öpme, yüze sürme, kılıflama, duvara asma yöntemleriyle Allah’ı kandıracaklarını sandılar, ama Allah’ı aldatamadılar, kendilerini aldattılar.

“Allah’ı ve müminleri aldatma yoluna giderler. Gerçekte ise onlar öz benliklerinden başkasını aldatmıyorlar. Ne var ki, bunun farkında olamıyorlar.” (Bakara, 9)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder