Yaşar Nuri Öztürk’ün “Kur’an’ı Tanıyor musunuz? O’nu Hiç Okudunuz mu?” adlı kitabından iktibasa devam ediyoruz…
“OKUNUŞUNU MERASİME BAĞLAMAYAN KİTAP” başlığı altında şu konular açıklığa kavuşturulacaktır ;
- KUR’AN OKUMAYI NAMAZ İLE KAYITLAMAK,
- NAMAZ SURELERİ SEKTÖRÜ,
- ÖLÜLER ÜZERİNE KUR’AN OKUMA SEKTÖRÜ,
- KUR’AN OKUMAYI CAMİ İÇİNE ÖZGÜLEMEK,
- KUR’AN OKUMAK İÇİN ABDESTLİ OLMAYI GEREKLİ GÖRMEK,
- KUR’AN OKUMAK İÇİN BAŞI ÖRTMEYİ GEREKLİ GÖRMEK,
- KUR’AN OKUNAN MEKANDA RESİM OLMAMASINI GEREKLİ GÖRMEK,
- KUR’AN OKUMAK İÇİN BELLİ OTURUŞ BİÇİMLERİNİ ZORUNLU GÖSTERMEK,
- KUR’AN’IN TERCÜMESİNİ OKUMANIN HATİM OLMAYACAĞINI SÖYLEMEK,
- KUR’AN İÇİN AYAĞA KALKMAK,
- KUR’AN’I ÖPMEYİ KUTSAL SAYMAK…
OKUNUŞUNU MERASİME BAĞLAMAYAN KİTAP
Kendisini ‘kitap’ olarak bizzat kendisi adlandıran Kur’an, okunacak şeyleri toplayan kitaptır.
Okunacak kitabın, okunuşunu bizzat kendisinin merasime bağlaması, akla ve Kur’an’ın akılcı mesajına aykırıdır, Kur’an’a hakarettir.
Kur’an’ın hiçbir yerinde, ima ile bile, Kur’an’ı okumak için herhangi bir merasime, şekle, kurala uymaktan söz edilmemiştir.
Gerçek şu ki, okumanın, özellikle Kur’an okumanın İslam’ın temel ibadeti olduğunu gizleyerek ümmete yalan söyleyenler, tanrısal kitabın okunuşunu da merasime bağlayarak Kur’an dışı dayatmalarına bu yalanla da destek sağlamışlardır.
Kur’an’ın okunmasını açık veya örtülü merasimlere bağlayan dayatmalara kısaca temas edelim:
KUR’AN OKUMAYI NAMAZ İLE KAYITLAMAK
Kur’an’ın hiçbir yerinde namaz kılmanın Kur’an’dan bir parça okumaya bağlı olduğunu gösteren bir beyan yoktur.
Kur’an okumak, başlıbaşına ve namazdan önce gelmiş bir emirdir.
Hz. Peygamber, Kur’an’ın toplum bünyesinde yaygınlaşması için birçok araç gibi namazı da değerlendirmiş ve namazda en azından Fâtiha’nın okunmasını emretmiştir.
Ama Kur’an’dan bir parçayı veya bölümü okumadan namaz kılmak isteyenlere de bu izni vermiştir.
Sahabenin biri Hz. Peygamber’e gelip namazda okunabilecek miktarda Kur’an ezberleyemediğini, namaz kılmak için kendisine başka bir yol göstermesini rica etmiş, Resuli Ekrem ona, Kur’an okumak yerine, Allah’ı tesbih (övgü ile an) sadedinde bazı sözler söylemesini önermiştir.
Olayı nakleden müfessir Fahreddin er-Râzî (ölm. 606/1209) şu yorumu yapıyor:
“Bu kanıt şunu gösteriyor: Sahabî, namazda kendisine yetecek miktarda Kur’an okumaktan âciz olduğunu söyleyince Resul ona başka dualar okumasını emretmiştir.” (Râzî,Tefsir, 1/215).
Bu konuda geniş bilgi ve kaynaklar için bizim, “Ana Dilde ibadet Meselesi” adlı eserimize bakılmalıdır.)
Ne yazık ki geleneksel kabul, namaz kılmayı Kur’an okumaya bağlayarak, müslümanlann Kur’an’la beraberliğini birkaç rekâtlık namaza sıkıştırmış, Kur’an’ı insan hayatını düzenleyen mesajların kitabı olmaktan çıkararak onu bir mantralar metnine dönüştürmüştür.
Namaz kılacak kadar Kur’an ezberleyen milyonlarca müslüman asırlar boyunca bununla yetinmiş ve Kur’an’ın okunmasının ayrı bir emir olması noktasına asla ulaşamamıştır.
Arap olmayan müslümanlar için durum daha da acıklıdır:
Çünkü namazla kayıtlanan Kur’an okuyuşun Arapça özgün metinden olması farzlaştırıldığı için, Arap olmayan kitleler, namazda okudukları ayet ve surelerin anlamlarını bilme gibi bir şansı elde edememişlerdir.
Oysaki bu ayet ve surelerin anlamlarını bilmek bile yetmez.
Kur’an’ın tümünü anlamını bilerek okumak, her müslüman için farzdır.
Namazdan önce farzdır.
Allah’ın “Kur’an oku!” emri, “Namaz kıl!” emrinden hem daha öncedir hem de daha önemli.
Bu bir yorum veya tevil değildir, Kur’an’ın açık beyanıdır.
İsteyen herkes, Kur’an buyruklarının iniş sırasını takip ederek Kur’an okumaya ilişkin emirle namaz kılmaya ilişkin emrin sırasını görebilir.
“Kur’an’ı düşüne düşüne dikkatle oku!” emri, iniş sırasıyla üçüncü sure olan Müzzemmil 4. ayetinde verilmiştir.
Aynı emir, aynı surenin 20. ayetinde bir kez daha tekrarlandıktan sonradır ki “Namazı kılın!” emri gelmiştir.
Kaldı ki, Kur’an okumayı bağımsız bir emir ve ibadet olmaktan çıkaran yaklaşımlar, Müzzemmil 20. ayetteki “Namazı kılın!” emrini bugünkü anlamıyla, kıldığımız namaz farzı anlamında kabul etmezler.
Onlara göre namaz, daha sonraları, Mirac’da, Hz. Muhammed-Hz. Mûsa ve Tanrı arasında (hâşâ) süren uzun bir pazarlık sonucu farz edilmiştir.
Biz bu İsrailiyât uydurmasını kabul etmediğimiz için diyoruz ki, Kur’an okumaya ilişkin emir Müzzemmil suresinin 4. ayetinde, namaz kılmaya ilişkin emir ise aynı surenin 20. ayetinde verilmiştir.
Yani “Kur’an oku!” emri daha öncedir, daha önceliklidir.
İş bu kadarla da kalmaz: Ankebût suresi 45. ayet açıkça gösteriyor ki ‘Zikrullah’ (Allah’ın zikri), namaz kılmaktan üstündür.
Zikir, Kur’an’ın en önemli ve en bilinen adlarından biridir.
Zikrullah tabiri, TARİKAT SULANDIRMALARININ iddia ettiği gibi, ‘Allah, Allah’ SESLERİ ÇIKARARAK DEF ÇALIP ZIPLAMAKTAN, DÖNMEKTEN ibaret değildir.
O uygulamalar, bütün samimiyet şartlan var sayılırsa, en iyi ihtimalle zikrin en son mertebesi olabilir.
Zikir, Kur’an’ın adlarından biri olduğuna göre, zikrullah’ın tartışmasız ilk Kur’ansal anlamı Kur’an’dır.
Ve böyle olunca da Allah’ı zikretmenin ilk ve tartışmasız anlamı Kur’an okumak olacaktır.
Şimdi, yüzyıllardır saklanan bir gerçeği tüm açıklığıyla ve Kur’an’a sadakatin bir ifadesi olarak duyuralım:
NAMAZ KILMAK NE İSE KUR’AN OKUMAK TA ODUR. HATTA KUR’AN OKUMAK NAMAZ KILMAKTAN DAHA DEĞERLİ VE DAHA ERDİRİCİDİR.
Şöyle de diyebiliriz:
NAMAZ KILMAMAK NE İSE KUR’AN OKUMAMAK TA ODUR. HATTA KUR’AN OKUMAMAK DAHA DA YIKICIDIR.
SADECE KUR’AN OKUYUP NAMAZ KILMAYANIN DURUMU, SADECE NAMAZ KILIP KUR’AN OKUMAYANIN DURUMUNDAN DAHA İYİDİR.
Kur’an’ın; geceleri Kur’anla meşgul olmak anlamında kullandığı TEHECCÜD, yine namaz kılmaya dönüştürülmüş ve yine Kur’an’ın söylediğinin tam tersi yapılmıştır.
NAMAZ SURELERİ SEKTÖRÜ
Kur’an’ın okunması bir afsun ve kelime işi değil, gönderilen mesajın içeriği üzerinde düşünme ve gereğini yapma işidir.
Önemli olan o ortak beyanlar üzerinde düşünüp gerekli değerleri üretecek boyuta gelmektir.
Surelerin bir kısmını, ‘NAMAZ SURELERİ’ diye ayıran yaklaşımlar da İslam dışıdır.
Kur’an’ın tümü namazda okunabilir.
Bunun aksini söyleyerek, ‘namaz sureleri’ öğreten BİR TİCARET SEKTÖRÜ yaratmak isteyenler vardır.
Bu ticari sektör şöyle çalışmaktadır:
- Önce, namazın Arapça dışında bir dille kılınamayacağı fetvaya bağlanmaktadır.
- İkinci olarak, namaz kılacak kadar Kur’an öğretmek amacıyla (!) bir ‘KUR’AN KURSU ALT SEKTÖRÜ’ oluşturulmaktadır.
- Bu sektör, cazibe yaratmak için ‘NAMAZ SURELERİNİ ÖĞRETME’ hizmeti verdiğini propaganda ederek halktan çeşitli başlıklar altında akıl almaz paralar toplamaktadır.
Sektörün öğrettiği ‘namaz surelerini okuma’ ile Kur’an okumanın hiçbir ilgisi yoktur.
Çünkü sektörün öğrettiği şey, sadece Arap alfabesinin harflerini telaffuzdur.
Bu, eşi görülmemiş bir tutarsızlıktır.
Arap alfabesini öğrenen çocuklar ne bir kelime Arapça öğrenmektedir ne de Kur’an’ın içeriğinden herhangi bir şey.
Öğrendikleri şey sadece, Arap harflerinin gırtlağın, karnın neresinden nasıl çıktığıdır.
Yani insanlar, ‘namaz sureleri öğrenmek’ adı altında açık bir papağanlık eğitimine tâbi tutulmaktadır.
Kitleler aldatılmaktadır.
Her yıl müslümanlann cebinden trilyonlar alıp götüren bu sektör, tarihte benzeri hemen hemen hiç görülmeyen bir ruhban sömürüsü yürütmektedir.
Müslümanların bu sektörden hem dinini hem de cebini kurtarması gerekmektedir.
Bunun yolu da herkesin ibadetini, namazını-niyazını kendi diliyle yapma hakkına sahip olduğunun halka öğretilmesidir.
Sektör buna elbette şiddetle karşı çıkmaktadır.
Çünkü menfaat kayıpları çok büyüktür.
Bu zihniyetin, Osmanlı dönemindeki kökdamarı olan softa-molla sektörü, benzeri bir karşı çıkışı matbaanın yurda getirilmesi gündeme geldiğinde göstermiş, “Din elden gidiyor” diye sokağa dökülmüştür.
Elden gidenin din değil, bu çıkar sektörün gelirleri olduğu anlaşıldığında aradan 227 yıl geçmişti.
Osmanlı’yı dünyanın gerisinde bırakan ve asırlık bir yığın belanın kaynağı olan koskoca 227 yıl.
Bugün, kalkınmış ülkelerin gerisinde kalarak ona buna yüzsuyu dökmenin acı faturalarının arkasında işte bu softa-molla katranı vardır.
Günümüzde, ana dilde ibadeti gündeme getirdiğimizde sokaklar bu katranla dolup taştı.
ÖLÜLER ÜZERİNE KUR’AN OKUMA SEKTÖRÜ
Ölüler için Kur’an okumak ittifakla bid’attır.
Kabir başlarında Kur’an okumak, ölünün arkasından hatim indirmek, ölü ruhu için hatim ısmarlamak, vs. sonradan uydurulmuştur;
Peygamberimizin hayatı ve uygulamasında yeri yoktur.
(Kal’aci; Fıkhu’n-Nehaî, 2/789)
Hz. Peygamber, kabir başlarında Kur’an okumamıştır.
Mezara Yasin veya İhlas okumaya ilişkin hadis patentli rivayetlerin de uydurma olduğunu hadis otoritesi Elbânî kanıtlarıyla göstermiştir.
(Elbanî; el- Ahâdîs ez-Zaıfa, 3/397, 402,452)
İbnül Kayyım’ın, anıt eseri Zâdü’l-Meâd’da belirttiğine göre, bu yönde bir vasiyet bile
olsa geçersizdir.
Bunlar en iyi ihtimalle mekruh, bazı durumlarda günah veya şirktir.
Bırakın ölüp gitmişleri, ölmekte olanın üzerine Kur’an okumaya ilişkin rivayet bile sakattır.
(bk. Feyzu’l-Kadîr, 2/67: Rivayet no, 1344)
Ölülere üfürükle rahmet gönderme yoktur.
Kur’an okutup bağışlama diye bir şey yoktur.
Hz. Peygamber’in ölülere yararlı olmak için bize gösterdiği yol, onlar için hayır dileklerde bulunmak, yoksullara yardım etmek ve bir de onların yakınlarını, dostlarını ziyaret etmektir
(bk. et-Tâc, 5/6).
Ölülere Kur’an okumak konusunda Kur’an ve gerçek sünnet kaynaklı bilgiler veren bir eser olarak bk. Ömer Temizel; Kur’an’ın Gölgesinde Katıksız Sohbetler, Denizli, 1999)
Ölülere Kur’an okuyup göndermenin en nezaketsiz ve İslam dışı şekli ‘Peygamberimizin ruhuna hediye’ adıyla Kur’an okumak veya dualarda, “Peygamberimizin ruhuna hediyye eyledik” türünden ifadeler kullanmaktır.
Bunu yapanlar kim oluyorlar da Kur’an’ın mahbatı (indiği benlik) olan Hak Elçisi’ne hediye gönderiyorlar!
“Biz bunu ondan bize bir yardıma vesile olsun diye yapıyoruz” diyorlarsa, o zaman durum çok daha vahimdir.
Çünkü böyle bir şey, Peygamber’i şirk aracı yapmak olur.
Şeyhülislam İbn Kemal (ölm. 940/1533) bu konunun din dışı olduğunu gösteren bağımsız bir eser yazmıştır:
“Risâletün fi Beyani Adem-i Vücud-i Kıraati’l-Kur’ani li İhda-i Ruh-i Muhammed Aleyhisselam: Muhammed Aleyhisselam’ın Ruhuna Hediye Etmek İçin Kur’an Okumanın Dinen Caiz Olmadığına İlişkin Risale”.
KUR’AN OKUMAYI CAMİ İÇİNE ÖZGÜLEMEK
Bir önceki sapmanın en yıkıcı uzantısı budur. Kur’an okumayı camide bulunma şartına bağlayan bir ortak şuuraltı geliştirilmiştir.
Kur’an okumanın cami içine özgülenmesine yol açan örfü, EMEVÎLERİN ZALİM VALİSİ HACCAC başlatmıştır.
O, sabah namazından sonra okunmak üzere camilere özel mushaflar koydurdu.
Böylece Kur’an okumanın camiye hapsedilmesi çığırı başlatılmış oldu.
(bk. Şâtıbî; el-î’tısam, 1/172)
Ama onlar, hiç değilse, okuduklarını anlayabiliyorlardı, çünkü Arapça biliyorlardı. Bugünkü okuyuşlarda bu da kalmamıştır.
ABDESTLİ OLMAYI GEREKLİ GÖRMEK
Yahudilik’ten İslam’a aktarılmıştır.
Yahudi hahamları, Tevrat’ın okunması için abdest alınmasını ve başın örtülmesini şart koşmuşlardı.
(Ayrıntılar için bk. Hikmet Tanyu, Yahudi Kutsal Kitapları, AÜİFD, sayı: 14).
Kur’an’ın abdestsiz elle tutularak okunmasını mekruh veya haram gören anlayışların tümü, yahudi geleneğinin kutsal kitapların okunmasına ilişkin tutumunun İslam’a aktarımıdır.
Söz konusu olan, kutsallık ve kutsal kitap olduğu için kimse bu uydurma yasağa karşı çıkmayı göze alamamış veya “Kötü bir şey de değil, böyle olsa kime ne zararı var” diyerek sessiz çliği tercih etmiştir.
Bu sessizliktir ki, asırlar boyu müslüman kitleleri kitaplarını ellerine alamaz hale getirmiştir.
Yahudi geleneği, bu tartışmayı daha sahabîler arasında başlatmıştır.
Bizim için şu tablo çok önemlidir:
Halife Ömer, İbn Abbas, İbn Cübeyr, Selman Farisî, İbn Mesûd, Ebu Musa el-Eş’arî, Enes bin Mâlik... gibi âlim sahabîlerle Mücahid, İkrime, Câbir bin Zeyd, Dahhak, Süddî, Ebu Nüheyk, Abdurrahman bin Zeyd... gibi tâbiûn kuşağı âlimleri Kur’an’ın abdestsiz okunabileceğini savunmuşlardır.
Bu müçtehitlere göre, Vâkıa suresi 79. ayetteki ‘mutahharûn’ (iyice temiz lenmiş olanlar) sözcüğüyle kastedilen, meleklerdir. O sözün insanlarla ilgisi yoktur ki onu zorlayarak ‘abdestli olanlar’ anlamında kullanmayı deneyelim.
Müfessir Katâde bin Diâme (ölm. 118/736) şöyle diyor:
“Vâkıa suresi 79. ayetteki dokunulmazlık, Allah katındaki dokunulmazlığı ifade eder; dünya ile ilgisi yoktur. Dünyada Kur’an’a herkes dokunabilir. Mecûsiler, müşrikler, münafıklar bile.”
(İbn Kesîr; Tefsir, 4/298)
Kur’an abdestsiz okunamaz iddiasına delil olarak Vâkıa suresi 79. ayeti okuyanlara Selman Farisî (ölm. 36/656) şu cevabı vermiştir:
“Bu ayetin anlatmak istediği şudur. Bu Kur’an öyle bir zikirdir ki, göklerde ona meleklerden başkası dokunamaz.”
(İbn Hemmam; el-Musannef, 1/338-343)
Tartışma, sonraki nesil fakîhleri içinde de aynen devam edip gitmiştir.
Bu tartışmalar sırasında çok sert çıkışlar yapan fakîhler de görülüyor.
Bırakın abdestsiz okumayı, cünüp halde bile Kur’an okunabileceğini söyleyen muhaddis-fakîhler vardır.
Bu konuda ilk fetva verenlerden biri, 94/712 yılında ölen Saîd bin el-Müseyyeb’dir. (bk. İbn Hemmam, 1/337)
İslam din bilginlerinin bazılarına göre, cünüp insan bile Kur’an okuyabilir.
Sahabî İbni Abbas’tan hadis alanının en büyük ismi sayılan Buharî’ye kadar birçok otorite bu görüştedir, (bk. İbni Hacer; Fethü’l-Bârî, 1/407-408)
Buharî uzmanı ünlü el-Hûlî de bu görüştedir, (bk. El-Hûlî, Tarîhu Fünûn-il Hadîs, 56)
Irak fıkıh okulunun babası sayılan İbrahim en-Nehaî (ölm. 96/715), hayızlı kadının da Kur’an okuyabileceğini kabul etmektedir, (bk. Buharî, hayz 7)
İbni Abbas, Kur’an okumak için necasetten taharet şartını kabul etmediği gibi, cünüp olmama şartını da kabul etmiyor.
Cünüp, lohusa ve hayızlı kadın da Kur’an okuyabilir.
Ona göre, Kur’an mânâlardan ibarettir, bu mânâlar ile amel edilir.
Bu mânâlar, Kur’an’ı okumak veya ona dokunmak için temizlik şartı getirmez.
Ne hadesten taharet gerekir, ne de necasetten.
İbn Abbas, bazılarınca ‘abdestsiz Kur’an okunmaz’ iddiasına kanıt olarak öne çıkarılan Vâkıa suresi 79. ayetle ilgili olarak
da şunu söylüyor:
“Orada sözü edilen ‘mutahharûn’ (temizlenmiş olanlar) tabiriyle kast edilenler meleklerdir.”
(Kal’aci, Fıkhu İbn Abbas, 27, 578-579)
Yani o ayetin ve o tabirin insanla, insanlık dün çyasıyla herhangi bir ilgisi yoktur.
Şunu da bilvesile ekleyelim:
İbn Abbas’ın “Kur’an mânâlardan ibarettir” sözü, İslam fıkhının kurucu imamı sayılan İmamı Âzam’ın “Kur’an’ın tercümesiyle namaz kılınır” fetvasının da temel dayanaklarından biri olmuştur.
İmamı Âzam, “Kur’an lafızlardan ibaret değildir ki tercümesiyle namaz kılınmasın, Kur’an o lafızlarda saklanan mânâdan ibarettir. Öyle olunca da her dile tercüme edilir ve o tercümelerin her biriyle namaz kılınır” derken müfessir sahabî İbni Abbas’ın görüşünü tekrar etmiş olmaktadır.
Ne yazık ki, bırakın Kur’an’ın mânâlardan ibaret olduğunu kabul etmeyi, tüm peygamberlere gelen vahiylerin Arapça dışında bir dille indiğini kabul etmeyecek kadar kafayı bozmuş Arapçı ve Arapçacı olanlar bile vardır.
Ve bunların içinde koca isimler de bulunmaktadır.
Süfyan es-Sevrî gibi fakîh, müfessir, muhaddis ve sûfî bir adamın katıksız bir hezeyan olan şu iddiasına bakın:
“Allah, vahyi tümden Arapça indirmiştir ancak Cebrail bu vahyi, her peygamberin diline tercüme ederek getirmiştir.”
(Süyûtî, el-Itkaan, 1/130)
Bu hezeyan anlamlı sayılırsa Allah’ın bile Arapça’ya mahkûm olduğunun kabulü gerekir.
Öyle ya, Allah peygamberlerine onların öz dilleriyle söz söylemeyi başarabilse tercümeye ne gerek vardı…!?!
BAŞI ÖRTMEYİ GEREKLİ GÖRMEK
Bu da bir Yahudi örfüdür.
KUR’AN OKUNAN MEKANDA RESİM OLMAMASINI GEREKLİ GÖRMEK
Duvarlardan resim indirmek, masa üstlerinden fotoğrafları kaldırmak, vs. şeklindeki bu uygulama da bir hurafe uydurmasıdır.
Kitap ve sünnette hiçbir dayanağı yoktur.
BELLİ OTURUŞ BİÇİMLERİNİ ZORUNLU GÖSTERMEK
Kıbleye dönmek, diz çökmek, vs., tüm bunlar sonradan uydurulmuş kutsallıklardır.
Kur’an, örneğin, yatarak da okunabilir. (bk. Turtûşî, 205)
Bunun böyle olabileceğini bizzat Kur’an söylemektedir.
Âli İmran suresi 191. ayet, düşünen ve akleden müminleri “Allah’ı ayakta, otururken, yan yatmış halde zikrederler” diye tanıtmaktadır.
Ve biliyoruz ki, Kur’an’ın adlarından biri de Zikir’dir ve en ideal zikir Kur’an okumaktır.
O halde Kur’an, oturarak okunabileceği gibi, yan yatarak da ayakta da okunabilir.
Önemli olan okumak ve düşünmektir.
KUR’AN’IN TERCÜMESİNİ OKUMANIN HATİM OLMAYACAĞINI SÖYLEMEK
Kur’an okumayı merasime bağlayan zihniyetin başını ARAPÇILIK çekmektedir.
Bu zihniyete göre, Kur’an’ın tercümesini okuyanlar Kur’an okumamış sayılırlar, böyle olduğu için de onların okuması sevap kazandırmaz, hatim sayılmaz!
ARAPÇI VE ARAPÇACI BU ZİHNİYYETLERİN bu uydurması özellikle müslüman Türklere çok pahalıya mal olmuştur.
Öyle bir tabu yaratılmıştır ki, hiç kimse çıkıp şunu diyememiştir:
Allah’ın istediğini anlamak üzere kendi dilindeki çevirisini okuyan hatim sevabı alamıyor da Allah’ın maksadını hiç anlamamak şartıyla okuyan nasıl hatim sevabı alıyor?
Hiç olmazsa bırakın da ne istendiğini anlamak niyetiyle okuyanlar da sevap alsın.
Kur’an okumak, bizzat Kur’an’ın ifadesiyle tedebbür etmek, yani okunan metnin ne demek istediği üzerinde derin derin düşünmektir.
Başka bir deyişle, TEDEBBÜR FARZDIR.
Kur’an bu konuda net bir ifade kullanmıştır:
“Kutsal/bereketli bir kitap bu; sana indirdik ki onu, ayetlerini derin derin düşünsünler ve öğüt alabilsinler temiz özlüler.” (Sâd, 29)
Kur’an’ı, anlamadığı dilde okuyan mı tedebbür eder, yoksa anladığı dilde okuyan mı?
Bunun cevabı bellidir. Hatim sevabının en büyüğünü, tedebbür ederek okuyanların alacağı da bellidir.
Doğrusu şu ki, “Bir kelamı, onun mânâsını anlamadan tedebbür etmek mümkün olamaz.” (Süyûtî; el-İtkaan, 2/500)
Bu Kur’ansal gerçeği saklamak için çok kestirme bir yol bulmuşlardır:
“Kur’an layıkıyla tercüme edilmez; o halde, ‘Kur’an okudum’ demek için özgün metni okumak gerekir” derler.
Bu doğru ise Allah’ın kullarından Kur’an’ı okuyup te debbür etmelerini istemek abestir, lüzumsuzdur.
Allah abesle uğraşmayacağına göre işin doğrusu şudur:
Kur’an’ın layıkıyla tercüme edilmesi başkadır, tercüme edilip okunması gerektiği başkadır. Hiçbir Kur’an çevirmeni, “Ben filan dilde Kur’an yapacağım” dememiştir, demez de.
“Tercüme yeni bir Kur’an değildir” demek, hiçbir tercümenin Kur’an’ın i’cazını (kelam erişilmezliğini) aynen koruyamaması demektir.
Ama unutulmasın ki, i’cazın korunamaması demek tercümenin mânâyı anlamaya engel olması demek değildir.
Şâtıbî’nin dediği gibi: “İ’cazı ne anlamda ve hangi tarzda alırsanız alın bu, Kur’an’ın mânâsını kavramaya, o mânâ üzerinde akıl yürütmeye engel değildir. Tedebbüre ulaşmak kaçınılmazdır.”
(Şâtıbî; el-Muvafakaat, 3/346-347)
Tedebbüre giden yolu tıkayan bahanelerden biri de şudur:
“Hangi dilde okursanız okuyun, Kur’an’ı anlayamazsınız. Çünkü içinde binlerce bilinmez, mücmel (özetlenmiş), müşkil (anlaşılması problem olan) vardır.”
Asırlarca okunmamış, okutulmamış bir kitapta mücmeller de oluşur, müşkiller de, bilmeceler de…
İşin esasına gelince, Kur’an’da ne müşkil vardır, ne de mücmel. Hele hele bilmece hiç yoktur.
Müşkiller ve mücmeller Kur’an’ı gereğince okumayanların, okumaya niyeti olmayanların kafasındadır.
Bir daha peygamber gelmeyeceğine göre, Kur’an ileriki tüm zamanlara gök muştusu taşıyacak olan bir kitaptır.
O halde, onun her gün yeni bir sırrı ortaya çıkacak, yeni bir bilgi sarayı keşfedilecektir. Bu onun bilinmezliğinden veya müşkillerle dolu olduğundan değil, muhataplarındaki bilgi eksikliğinden ileri gelmektedir.
Sadece dört işlemi bilen bir çocuğa cebir formüllerini öğrettiğinizde sıkıntı çıkar. Sebep, cebir formüllerinin müşkil veya muğlak olması değil, çocuğun o bilgilere liyakat noktasına gelmemiş bulunmasıdır.
Kur’an’ı en iyi tefsir eden, zamandır.
Vakti gelmemiş hiçbir Kur’an sırrı açıklığa kavuşmaz.
Bunun anlamı Kur’an’ın muğlaklığı değildir; muhatabın yetersizliğidir.
Mânâların ortaya çıkmasının yolu okumamak değil, okumak ve düşünmektir.
Ama haddini bilerek okumak lazımdır.
Her okuyan her okuduğunu anlamak durumunda olamaz.
Herkes anlamıyor diye de anlayanların okumasına engel olunamaz.
Kur’an’da, bu tanrısal kitabı niteleyen yüzü aşkın ayet, tafsil, mufassal, beyan, mübeyyin, beyyine, beyyinât... gibi açıklık, netlik, ayrıntılı olmak ifade eden sözcüklerle doludur.
Ama Kur’an’ın mücmel, müşkil veya muğlak olduğuna ilişkin değil bir ayet, işaret bile yoktur.
Müteşâbih ayetleri ‘bilinmezlik’ eksenine oturtup Kur’an’ın beşte dördünü insan tedebbürünün (anlamak için okuma gayretinin) dışına itiyorlar. Hâşâ! Müteşâbihler bilinmezler değildir, vakti gelince veya ehli el atınca bilinecek olanlardır.
Ama Allah bir şeyi bilemezsiniz demişse (kıyametin vakti gibi) onu bilemeyiz.
Bunun müteşâbihle bir ilgisi yoktur.
Surelerin başlarındaki mukatta’ harfler bilinmez değil, tartışmalıdır.
(bk. Süyûtî; el-İtkaan, 2/22 vd.)
Günü gelince veya ehli devreye girince onların anlamı da apaçık olur.
Şâtıbî’nin dediği gibi: “O harfler, ehli veya zamanı olmadığından kapalıdır. Yoksa Allah, anlamsız kelam ile kuluna hitap etmekten münezzehtir.”
(Şâtıbî; el-Muvafakaat, 3/29-31)
Allah, kullarının anlamayacağı bir kelamı gönderip de sonra onlara bunu okuyup anlayın emrini vermez.
Allah kullarıyla alay etmez.
Kitabında, Kur’an’ın kolaylaştırıldığını defalarca, hem de yeminle bildirmiştir.
Kaldı ki, sure başlarındaki mukatta’ harflerin ne anlama geldikleri, Kur’an’ın en büyük mucizelerinden biri olan 19 kod sistemi keşfedildiğinde çözülmüştür.
Kur’an okumanın ruhu tedebbürdür. Tedebbürü değil ortadan kaldıran, zedeleyen şeyler bile bid’at sayılmıştır.
Örneğin, Kur’an okuyuşa müzik katmak böyledir.
(bk.Turtûşî, 183-205)
Çünkü Kur’an okuyuşa müzik uygulamak kaygısı, okuyanın tedebbürünü zedeler.
Yine aynı şekilde, özellikle Ramazan aylarında, birisinin okuyup ötekilerin mushaftan sürmesi (mukabele) de bid’at sayılmıştır.
Çünkü bunda da tedebbür olmadığı düşünülmüştür. (Aynı eser, 205)
Süratli sayfa devirmeyi esas alan bir okuyuş da bid’attır.
Çünkü böyle bir okuyuşta da tedebbür asgariye iner. (Aynı eser, 208 vd.)
KUR’AN İÇİN AYAĞA KALKMAK
Kur’an’ın olduğu yerde ayak uzatmamak vs. türünden yapay kutsallıklar icat etmek de ittifakla bid’attır. (bk. Süyûtî; el- İtkaan, 2/486)
Çünkü bu tür kurallar, Kur’an’ı, zorluk ve sıkıntı sebebi olan kitap haline getirir.
Kur’an böyle bir dayatmaya bizzat kendisi karşı çıkmaktadır:
“Biz bu Kur’an’ı sana, zahmet çekesin/bedbaht olasın/zorluk ve şiddet sergileyesin diye indirmedik.” (Tâha, 2)
KUR’AN’I ÖPMEYİ KUTSAL SAYMAK
Kur’an’ı öpmek de bid’attır.
Bu bid’atı ilk yapan, İslam’ın amansız düşmanı Ebu Cehil’in, vahyin tamamlandığı sırada can korkusuyla müslüman olduğunu söyleyen oğlu (eski müşrik ordusu komutanı) İkrime’dir. (bk. Süyûtî; el-İtkaan, 2/486)
Ebu Cehil’in oğlunun başlattığı bir bid’atı bugün binlerce insan bir büyük meziyet gibi taşımakta ve aksini söyleyenleri Kur’an’a saygısızlıkla itham etmektedir.
Kur’an’a saygıyı Ebu Cehil’in oğlundan mı öğreneceğiz?!
Kur’an’ın yap dediğini yapmayanlar, “Kur’an’ı oku!” emrini yerine getirmeyenler, nefislerini tatmin için böyle Şamanist öpme, yüze sürme, kılıflama, duvara asma yöntemleriyle Allah’ı kandıracaklarını sandılar, ama Allah’ı aldatamadılar, kendilerini aldattılar.
“Allah’ı ve müminleri aldatma yoluna giderler. Gerçekte ise onlar öz benliklerinden başkasını aldatmıyorlar. Ne var ki, bunun farkında olamıyorlar.” (Bakara, 9)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder