KUR’AN İLMİ TEK ÜSTÜNLÜK ÖLÇÜSÜ VE ÖLÇÜTÜ YAPAN KİTAPTIR
Yaşar Nuri Öztürk’ün “KUR’AN’I TANIYOR MUSUNUZ? O’NU HİÇ OKUDUNUZ MU?” isimli kitabından iktibasa devam ediyoruz
Abdullah Erdemli
*****************
İLMİ TEK ÜSTÜNLÜK ÖLÇÜSÜ YAPAN KİTAP
Kur’an, ilmin tek üstünlük ölçüsü olduğuna ilişkin yüzlerce ayet içermektedir, ama geleneğin kullandığı anlamda bir kerametten tek kelimeyle dahi söz etmemektedir.
Kur’an’da ilim kökünden kelimeler 850 civarında yerde geçmektedir. Bunların 400 küsuru fiil halde kullanımdır.
Bu da gösterir ki ilim Kur’an tarafından bir faal değer olarak alınmaktadır.
İsim şeklinde kullanımların 200’ü aşkın kısmı Allah’ın isim-sıfatı olarak geçmektedir.
Allah’ın isim-sıfatlarından biri olan Alîm kelimesi 162 kez kullanılmıştır.
Bizatihi ilim sözcüğü 110 civarında yerde geçiyor.
Kur’an’da ilim, geçtiği yere göre ;
- bilimsel bilgi,
- aklî bilgi,
- deneyime dayalı bilgi,
- vahyî bilgi
anlamlarından birini ifade etmektedir.
İlmin karşıtı, cehalettir.
Kur’an, kendisinden önceki dönemi, özellikle kendisine karşı çıkanların yaşadığı toplumun Kur’an öncesi dönemini Cahiliye diye anarak, kendisinin esas amacının ve mesajındaki omurganın ilim olduğuna çok muhteşem bir vurgu yapmaktadır.
Kur’an, kendisinin layıkıyla tanınmasını sağlayacak değerin de ilim olduğunu ifade etmektedir:
“Kendilerine ilim verilenler onun, senin Rabbinden bir hak olduğunu bilsinler, ona inansınlar da kalpleri ona saygı duysun diye böyle yapılmıştır.” (Hac, 54)
Dil açısından baktığımızda, Kur’an dili lügatlerinin ilim kelimesinin anlam çerçevesi konusunda şunları kayda geçirdiklerini görüyoruz:
“İlim, bir şeyin hakikatini bilmektir. İlim şuur ve kavrayış yetisini de içerir. Bunun içindir ki, Allah’ın bilmesinden söz edilirken, ‘ya’lemu’ denir de ‘ya’rifü’ (irfan yoluyla bilir) denmez.” (Fîrûzâbâdî, Kaamus)
“İlim bir şeyi hakikatiyle idraktir ki bu da iki şekilde olur :
1. Şeyin zâtını (gerçek kimliğini) bilmek,
2. Şeyin varlığına veya yokluğuna hükmetmek.
Bu hükmetmenin de iki şekli vardır.
Birincisi, bir şey hakkında, kendisi için varolduğu şeyin vücuduyla hükmetmektir.
İkincisi, olmayacağına delil olduğu şeyin yokluğuna dayanarak hüküm vermektir.”
(Râgıb, el-Müjredât, ilm maddesi)
İlim, şuur anlamı da taşımaktadır ve Kur’an ilim sözcüğünü bu anlamda da kullanmıştır.
Mesela, Nisa 43. ayette bu anlamdadır. Demek ki, ilim, şeylerin varolup olmadıklarına karar vermenin belirleyicisi olduğu gibi, varolan şeylerin yapılarının ve kimliklerinin mahiyetini bilmenin de tek yoludur.
İLİM İLE İRFANIN MÜNASEBETİ VE MUKAYESESİ
Arap dilinin anıt lügatleri ilimle irfanın mukayesesini yapmayı da ihmal etmemişlerdir.
İlmin aksine, “irfan, bir şeyi izinden, işaretinden hareketle tedebbür ve tefekkür ederek bilmektir.
Allah’ı bilmeye ilim değil de mârifet (irfan) denmesi, beşerin onu ancak eserleri üzerinde düşünerek bilebileceği gerçeğine işaret içindir.
Beşer, Allah’ı zâtıyla bilemez ki o bilmeye ilim densin. Ona irfan denir, çünkü irfan, noksan olan ilim (el-ilmü’l-kasîr) için kullanılır. Noksan bilgiye irfan dendiği içindir ki, Ehl-i Kitab (Yahûdîler ve Hristiyanlar), bildikleri şeyleri tasdik edici olarak gelmesine rağmen Kur’an’ı ve Hz. Muhammed’i inkar etmiştir. Bakara suresi, 89 ve 146. ayetler onların bu noksan bilme halini ifade için ilim kökünden değil de irfan kökünden kelimeler kullanmıştır.
Çünkü onlann o ilimleri noksan bir ilimdi ve nitekim, bu noksan ilim onlan inkârdan kurtaramamıştır.”
(Râgıb el-Isfahanî, el-Müfredât, irfan maddesi)
İlim ve irfan mukayesesi münasebetiyle verilen bu bilgiler, bir büyük gerçeği daha ortaya koyuyor, daha doğrusu bir büyük saptırmayı düzeltmemize yardımcı oluyor:
Tasavvuf-tarikat geleneği asırlardır şuna vurgu yapmıştır:
İrfan ilimden üstündür, çünkü Allah irfan sayesinde bilinir, ama ilim sayesinde bilinmez.
Buna bağlı olarak, aynı gelenek, Allah’ı bilmeye ‘mârifetullah’ der, ‘ilmullah’ demez.
Kendi üstadlarına da ‘ârif der, ‘âlim’ demez.
Ve bunu kendi lehinde bir üstünlük olarak kayda geçirir.
Gerçek ise bunun tam tersidir:
Allah’ı bilme konusunda ilim kelimesinin değil de irfan kelimesinin kullanılması, sûfî geleneğin söylediği gibi, ilmin yetersizliğinden değil, irfanın yetersizliğindendir.
‘Bir şeyin hakikatini bilmek’ olan ilim, gerçek kimliği asla bilinemeyecek olan Allah’ı bilmeyi ifade etmek için, işte bu yüzden kullanılmaz.
Ve Allah’ı gerçek mahiyetiyle bilmek mümkün olmadığı içindir ki, O’nu bilmekten söz edildiğinde ‘noksan ilim’ olan irfan tercih edilir.
Yani burada üstünlük irfan lehine değil, ilim lehine kayda geçirilmelidir.
O halde, tarikat büyüklerinin ‘ârif sıfatları, onları âlimlerin önüne geçirmez, arkasında sıraya dizer.
Âlim sıfatı olmayan ve böyle bir sıfata sahip olmayı da istemeyen tarikat çevreleri, önderlerine verdikleri ‘ârif’ ünvanını, işte bunun için ‘âlim’ ünvanının üstüne çıkarmak üzere oyunlar oynadılar.
Gerçek ise onlann söylediklerinin tam tersidir.
Kur’an, Allah’ı bilmeye ‘ilim’ denemeyeceği yolunda işaretler taşıyor.
Öte yandan, Allah’tan hakkıyla korkabileceklerin de ilim sahiplen olduğunu söylüyor:
“Kulları içinde Allah’tan ancak bilginler ürperir.” (Fâtır, 28)
Ârifîn âlimden üstün olduğunu söyleyen anlayış, ‘irfanî bilgi’ veya ‘bâtınï bilgi’ olarak gördüğü ilhamı da ilimden üstün görmektedir.
‘İlhamî bilgi’ veya ‘bâtınî bilgi’ tabirleri Kur’an dışıdır.
Kur’an böyle bir ilim türünden söz etmemektedir.
Bir kere, Kur’an, ilimden nasibi olmayanların kalplerinin mühürleneceğini açık seçik bildirmektedir:
“İlimden nasipsizlerin kalpleri üzerine Allah işte böyle mühür basıyor.” (Rum, 59. Ayrıca bk. Tevbe, 93)
Hal böyle olunca, ‘ilhamî bilgi’ veya ‘kalp gözüyle elde edilen bilgi’ nasıl ve nereden elde edilecektir?
Mühürlenmiş kalbin ilham ve irfan üretmesi mümkün müdür?
Kur’an, Allah’ın bilgi kudretini ifade etmede sadece ilim kökünden kelimeler kullanmış, irfan kökünden tek kelime kullanmamıştır.
Bu da âlimin Allah’a yakınlık ve bilgi açısından âriften üstün olduğunu gösterir.
Allah’in isim-sıfatları içinde ilim kökünden türeyen 4 isim-sıfat vardır:
Âlim, A’lem Alîm, Allâm.
Bu sıfatların ilk üçü, onlarca kez geçmektedir.
Alîm 162 kez, A’lem 49 kez, Âlim 20 kez, Allâm 4 kez.
Hz. Yusuf, olayların tevilini bildiği halde kendisini ilim üstü bir yetiyle donanmış, ârif, ilham sahibi vs. diye göstermiyor, ilimden nasipli biri (alîm) olarak gösteriyor:
“Ben, hafızası çok güçlü/emanetleri iyi koruyan, alîm/bildiğini çok iyi bilen biriyim.” (Yusuf, 55)
Kur’an dilinin anıt lügatçilerinden biri, belki de en büyüğü olan Ebu Mansûr Muhammed bin Ahmed el-Ezherî (ölm. 370/980), bu gerçeği fark etmiş ve şöyle ifadeye koymuştur:
“Yusufun, olayları tevil yetisi onun bu ‘âlim’ yapısına dayanıyordu.” (Ezherî, Tehzîbu’l-Lüga, ilim mad.)
Yusufa verilen olayları tevil yetisi, öyle tarikatçı geleneğin söylediği gibi, keramet, doğaüstü yeti falan değil, tamamen bilgi ürünü bir yeti olarak tanıtılıyor. ‘Ona olaylann/haberlerin yorumunu öğretmek’ten söz ediliyor. (Yusuf, 21)
Bu eğitimin ifade edilişinde kullanılan kelime de ilim kökünden bir kelimedir.
Yusufun olayların arka plannı görme yetisinden söz eden tüm ayetlerde, ilim kökünden isim ve sıfatlar kullanılmaktadır. Hz. Musa’ya bazı özel bilgiler öğreten kişiden söz eden ayetlerde de hep ilim köklü kelimeler kullanılmıştır. (Kehf suresi, 65-83)
Yani Kur’an, ilimden nasibi olmayan, ilimle bağı kopuk hiçbir keramet, sezgi veya ilhamı kabul etmemektedir.
İlke son derece açık ve çok sert konmuştur:
“Allah, ilimden nasibi olmayanların kalpleri üstüne mühür basar.” (Rum, 59; Tevbe, 93)
Kur’an, insan onurunu ilimle irtibatlandırdığı gibi, imanı da ilimle bağlantılı kılmıştır.
Bir kere, peygamberlere bu büyük vehbî yeti verilirken, onlara bir şey daha verilmektedir :
İlim.
Başka bir ifadeyle peygambere iki şey birden verilmektedir:
Hüküm, ilim.
(bk. Yusuf, 22; Enbiya, 74; Neml, 15; Kasas, 14)
Bu özellik sadece birkaç peygamber için geçerli değildir. Böyle bir iddianın öne sürülmesini önlemek için, hem de Enbiya (peygamberler) suresinde şöyle diyor Tanrısal kitap:
“Peygamberlerin her birine hükümdarlık ve ilim verdik. Dâvud’a dağları boyun eğdirdik. Kuşlarla beraber tesbih ediyorlardı. Yapmak isteyince yapanlanz biz!” (Enbiya, 79)
Bunun içindir ki, nebilerin sonuncusuna bile şöyle dua etmesi emredilir:
“O’nun sana gönderilen vahyi tamamlanmadan önce, Kur’an hakkında aceleci olma. Şöyle de: ‘Rabbim, ilmimi artır!” (Tâha, 114)
Kur’an’ın mucize devrimlerinden biri de şudur:
Kur’an, ilim ve tabiatüstü bir gerçek olan vahyi bile, özellikle yeryüzüne indiği andan itibaren ‘ilim’ diye nitelemekte ve böylece, vahyin yeryüzüne inişinden itibaren ondan yararlanmak isteyenlerin bunu ancak ilim sayesinde gerçekleştirebileceklerine dikkat çekmektedir.
Kur’an o esrarlı üslubuyla bu gerçeği şöyle ifadeye koyuyor:
“İlimden sana ulaşan nasipten sonra bunların boş ve iğreti arzularına uyarsan, Allah katından ne bir dostun/destekçin olur ne de bir yardımcın.” (Bakara, 120)
“Eğer sen, ilimden nasibin sana geldikten sonra onların boş ve iğreti arzularına uyarsan, işte o zaman, kesinlikle zalimlerden olursun.”
(Bakara, 145. Ayrıca bk. Âli İmran, 19, 61; Ra’d, 37)
Kur’an dilinde peygamberlik, ilimde genişlik ve üstünlük’ anlamı da taşır. (2/247)
Peygamberler vasıtasıyla gelen ayetleri anlamak da ilimde derinleşmiş olanların nasibidir.
Kur’an’ın yüzde doksanı aşan kısmını oluşturan müteşâbih (çok anlamlı, çok boyutlu) ayetleri anlamak, Allah ile, ilimde derinleşmiş olanların hakkı ve yetkisi içindedir:
“Onun tevilini bir Allah bilir, bir de ilimde derinleşmiş olanlar.” (Âli İmran, 7)
Tanrı, kendisinin varlığına kanıt ve tanık olarak kendini, melekleri ve bir de ilim sahiplerini gösteriyor:
“Allah, kendisinden başka tanrı olmadığına tanıklık etmiştir. Meleklerle ilim sahipleri de adalet ölçüsüne sarılarak tanıklık etmişlerdir ki, o Azîz ve Hakîm olandan başka hiçbir ilah yoktur.”
(Âli İmran, 18)
İnsanlar arası ilişki ve çekişmelerde de iki tanık güvenilir kılınmıştır:
Tanrı, ilim sahipleri ;
“Küfre sapanlar, ‘Sen gönderilmiş bir elçi değilsin!’ diyorlar. De ki, ‘Benimle sizin aranızda tanık olarak Allah, bir de yanında Kitaba dayalı ilim bulunanlar yeter!” (Ra’d, 43)
İlim, maddede ve ruhta ışık ve mürşid olduğu içindir ki ilmine sahip bulunmadığımız hiçbir şeyin peşisıra gitmemeliyiz. İzlemek için, izlenen şeye iman gerekir, ama iman için de ilim gerekir. Kur’an’ın dediği budur.
O halde, hakkında ilim sahibi olmadığımız şeye inanmamalıyız.
Esrarlı formül şöyle verilmiştir:
“Hakkında ilim sahibi olmadığın şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorumlu tutulacaktır.” (İsra, 36)
İlmine sahip olmadığınız şeyin ardınca gitmek, her şeyden önce ehliyetsizliğe teslim olmaktır ki, ziraattan sanayie, felsefeden ekonomiye, sanattan dine kadar tüm alanlarda felaket getirir.
Tanrı’nın “Emanetleri ehil olanlara verin!” (Nisa, 58) emrinin elle tutulur bir gerçek olabilmesi için, tüm yürüyüşlerin ilimden nasibi olanlarca gerçekleştirilmesi gerekir.
Ahlak alanında da, gıybetten iftiraya kadar bütün kötülükler, ilmine sahip olmadığımız şeyleri dilimize dolamamızın eseridir.
İlmine sahip olmadığımız şeyin ardına düşmenin en büyük yıkımı din alanında vücut bulmaktadır. Bu yıkımın göstergesi, dinde taklit tutkusudur. Müşriklerin, gerçeğin ölçüsü olarak atalarına atıf yaptıklarını bildiren ayetler, Kur’an üslubu içinde dolaylı yoldan bir taklit tanımıdır.
Araştırmak ve ilmine sahip olmak yerine, “Ulema böyle dedi, efendilerimiz böyle buyurdu, ecdadımız böyle uyguladı...” lakırdılarıyla ilimsizlik ve taklide teslimiyet kutsallaştırılmakta ve perişanlık asırlardır sürüp gitmektedir.
Kur’an, varlık katmanlarının da birer bilim konusu olduğunu ifade etmektedir.
İlim kökünden türeyen ve varlık katmanlarını veya varlığın boyutlarını ifade için kullanılan ‘âlem’ (çoğulu: âlemûn) sözcüğü 73 kez geçmektedir.
Bu varlık katmanlarına, Kur’an’ın deyişiyle, ‘göklerin ve yerin katmanlarına- tabakalanna nüfûz’ ancak ‘sültan’ (hüccet) sayesinde mümkündür.
Sültan’ın esas anlamı olan hüccet, Isfahanlı Râgıb’ın ifadesiyle bilinmek istenen şeye kanıt olan beyyinedir.
O halde, sültan kavramının esasını beyyine yani ilimden elde edilen kanıt oluşturur. Sültansız konuşmak, ilimsiz konuşmayla eşitlenmiştir:
“Allah çocuk edindi!’ dediler. Hâşâ! Allah bundan arınmıştır! O Ganî’dir, hiçbir şeye muhtaç olmaz! Göklerdekiler de yerdekiler de O’nundur. Elinizde, söylediğinize ilişkin hiçbir kanıt yok. Allah hakkında ilmine sahip olmadığınız şeyi mi söylüyorsunuz?” (Yunus, 68)
Ayette kullanılan kelime ‘sültan’ kelimesidir. Kur’an, göklerin ve yerin sırlarına, yapılarına nüfûzun bu sültan/hüccet sayesinde mümkün olacağını bildirmektedir:
“Ey cin ve insan topluluğu! Göklerin ve yerin bucaklarından/köşelerinden geçip gitmeye/göklerin ve yerin katmanlarına nüfûz etmeye gücünüz yeterse, hadi, geçin gidin/nüfûz edin! İlme dayanan hüccet dışında bir şeyle nüfûz edemezsiniz!” (Rahman, 33)
Kur’an, kendisine ve peygamberlere karşı savaşanların hüccetsiz savaştıklarını defalarca ifadeye koymuştur, (örnek olarak bk. İbrahim, 10; Ğâfir, 23, 35)
Hayatın ve ölümün beyyine üzerine olmasını isteyen kitap, elbette ki, ilimsizliği körlük sayacaktır. Körlük ise, yolu sarpa sardırarak insanın önündeki tüm boyutları karartır:
“Bu dünyada kör olan, âhirette de kördür. Yolca da daha sapıktır o.” (İsra, 72)
Kur’an’a göre, en büyük zıtlık ilimle şirk (yani akıl düşmanlığı ve geleneği ilahlaştırma) arasındadır.
Vahyin ve aklın temsilcileri, geleneğin ve akıldışılığın temsilcisi olan müşriklere son söz olarak şunu söylediler:
“Eğer doğru sözlü iseniz bana ilimle haber verin!” (En’am, 143; Ahkaf, 4)
Şirk çocukları ise vahyin ve aklın temsilcilerine şunu söyledi:
“Doğru sözlü iseniz atalarımızdan kanıt getirin!” (Dühan, 36; Câsiye, 35)
ÜÇ KİTAPTAN YARARLANMANIN TEK YOLU : İLİM
Tanrısal Kitabın defalarca ve ısrarla altını çizdiği gerçeklerden biri de şudur:
Kur’an’ın bahsettiği üç kitabın, yani evren, Kur’an ve insan kitaplarının ayetleri, ilimden nasibi olanlar için ayrıntılanmıştır:
“Bilgiden nasipli bir topluluk için ayetleri gerçekten ayrıntılı kılmışızdır.” (En’am, 97; A’raf, 32)
“Ayetleri bu şekilde, çeşitli başlıklarla veriyoruz ki, ‘Sen ders aldın!’ desinler, biz de ilimden nasiplenen bir toplum için onu iyice açıklayalım.” (En’am, 105)
“Biz ayetlerimizi, bilen bir topluluk için böyle açık seçik ortaya koyarız.” (Tevbe, 11)
“Güneş’i ısı ve ışık kaynağı, Ay’ı, hesabı ve yılların sayısını bilesiniz diye bir nur yapıp, ona evreler takdir eden O’dur! Allah bütün bunları, şaşmaz ölçülere bağlı olarak yaratmıştır. Bilgiyle donananlardan oluşan bir topluluk için ayetleri ayrıntılı kılıyor.” (Yunus, 5)
Evren, Kur’an ve insan kitaplarının okunmasıyla elde edilen bilgilerin değerlendirilmesi de âlimlerin yapacağı bir iştir.
Yani hikmet elde etme ve elde edilmiş hikmeti değerlendirme de bir ilim işidir.
Orada bile ârif denmemiş, ilim sahibi denmiştir:
“Bunlar bizim, insanlar için yapmakta olduğumuz öyle benzetmelerdir ki, ilim sahiplerinden başkası onlara akıl erdiremez.” (Ankebût, 43)
Ayette hem taakkul (aklı işletme) hem de ilim kullanılmıştır. Ve böylece, akletme işinin de âlimler tarafından yapılabileceğine vurgu yapılmıştır.
Yani bir kitlenin aklını işleten kitle olabilmesi için eğitimli, bilgili kitle olması gerekmektedir.
Üç kitabın orta kitabı Kur’an’dır.
O, en büyük kitap olan evren kitabıyla en küçük kitap olan insan kitabının tam ortasında durur, o ikisinin layıkıyla okunması için rehberlik eder.
Kur’an, öteki kitapların okunmasında isabetli yürümek için devrede tutulması gereken bir ‘pusula kitap’tır.
O yüzden adlarından biri ‘Müheymin’ yani tashih edici, biri ‘Furkan’ yani eğriyle doğruyu ayıran, biri de ‘Nur’ yani ışık olmuştur.
Orta kitap Kur’an, bütün bilgilerini, bütün sınıflamalarını ilim üzerine oturtmuştur:
“Yemin olsun ki, biz onlara, ilme uygun biçimde ayrıntılı kıldığımız bir kitap getirdik. İnanan bir topluluk için bir kılavuz, bir rahmettir o.” (A’raf, 52)
Bizzat Tanrı tanıklık ediyor ki, Hz. Muhammed’e indirilen, ilim üzere indirilmiştir :
“Allah, sana indirdiğini, kendi ilmiyle indirdiğine tanıklık eder. Melekler de tanıklık ediyorlar. Zaten tanık olarak Allah yeter.” (Nisa, 166)
Kur’an, kendisini anlamanın ilim sahipleri için bir nasip olduğunu bildiriyor, (bk. Fussılet, 3)
Yorumlar
Yorum Gönder