HİZMET TOPLULUĞUNA DAİR ŞAHSÎ MÜLAHAZALARIM - I
HİZMET TOPLULUĞUNA DAİR ŞAHSÎ MÜLAHAZALARIM - I
MFP’da yayın tarihi : 22 Eylül 2021
15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünden sonra Hizmet Topluluğu olarak başımıza gelenlere dair şahsi mülahazalarımdır…
1) 15 Temmuz 2016’dan bu yana bu güzide Hizmet Topluluğunun başına gelen musibetler üzerine, Hizmet karar vericilerinin ve yazar-çizer takımının, genelde söyledikleri/yazdıkları şeyler, nazara verdikleri hususlar, daha çok, mağdur ve mazlum Hizmetkâr kardeşlerimizi teselli yönünde ve mağduriyet/mazlumiyet edebiyatı denilecek türden.
Rab bize, 170 küsur ülkede hizmet imkânı bahşetmişti. Onca ülkede, bizi hüsn-ü kabul ve hüsn-ü teveccühle serfiraz kılmıştı. Dünyada, gıptayla gözlerinin içine bakılan güzide bir topluluk olmuştuk.
Bir şair-i şehîrimiz (!)
“Ver cüceye onun olsun şairlik,
Benim gözüm büyük san’atkârlıkta” demiş.
Elbette, zulme ve gadre uğrayan Hizmetkar kardeşlerimizin acılarını bir nebze olsun hafifletebilmek önemli. Bu açıdan bakınca, bu yönde konuşan, yazan kardeşlerimiz, hiç şüphesiz, mağdur ve mazlum kardeşlerimizi teselli
edebildikleri ölçüde, hayra ve sevaba giriyorlar. Rab bu şekilde yazan, konuşan kardeşlerimizin de ecrini zayi etmeyecektir.
Amma ve lakin; İşin bir de, hatalar, ihmaller, umursamazlıklar, inatla ve ısrarla ve her türlü ikazlara ve tembihlere rağmen hataları devam ettirmiş olma ve ettirmekte olma, hataları ve ihmalleri hafife alma, geçiştirme, üstünü örtme, hiçbir şey olmamışçasına, “yolun kaderi budur” deyip, olanı biteni kadere havale ederek, işin içinden sıyrılma tarafı var...
Ayrıca, işin bir de, ihanet ve tuzak boyutu var ve ihanet edenleri ve tuzak kuranları, kendi hallerine bırakma, onlardan hesap sormama ve adli
mercilerin de hesap sormasına yanaşmama, bu yönde bilinenleri kamuoyuyla ve adli mercilerle paylaşmama, gizleme, ketum kalma, işi zamana bırakıp, zamana yayıp, zamanın bu mağdur ve mazlum topluluğu temize çıkarmasını bekleme tavrı var.
Yolun kaderi bu değil sevgili arkadaşlar. Hataların, ihmallerin, tedbirsizliklerin, ferasetsizliklerin, basiretsizliklerin, hatta birtakım kişilerin ihanetlerinin kaçınılmaz neticesi bu başımıza gelenler...
Bizim ne mecburiyetimiz vardı da kırk yıldır, devleti ele geçirme hevesinden hiç geri durmadık? Devletin bütün kadroları bizim Hizmetkâr
kardeşlerimizle dolu olsaydı ne geçecekti elimize? İşte görüyoruz, görüyorsunuz, bu müptezel siyasi İslamcılar devleti ele geçirdiler de ne oldu? Başları göğe mi erdi yani?
Bu babda, bizim siyasi İslamcılardan ne farkımız vardı ne farkımız kaldı?
Özgür Koca’nın deyimiyle “HEPİMİZ İSLAMCIYIZ!” (Link)
Bizi batıran, memleketimizde insan içine çıkamaz hale getiren, memleketi bize dar eden, bize “fetö” damgasını vurduran, devleti ele geçirme uğruna
oluşturduğumuz, üstüne basarak/altını çizerek, aha da buraya yazıyorum:
“mahrem hizmetlerdir, mahrem hadimliklerdir, mahrem imamlıklardır, mahrem
imamlardır, mahrem abilerdir, mahrem haberleşmelerdir, mahrem..., mahrem..., mahrem...”.
Bizim Hizmetkâr kardeşlerimizin ne mecburiyeti vardı da, onları Bylock’a yönlendirdi içimizden birileri…?
Aşağıda yazacaklarım, doğru bulduğumdan, doğru olduğuna inandığımdan, bize bu zulümleri reva gören heriflere hak verdiğimden değil... Sadece ve sadece gerçeklerin böyle olduğunu düşündüğümden…
TC Devleti de dahil olmak üzere, dünyadaki bütün devletler zalimdir, insafsızdır, merhametsizdir.
edebildikleri ölçüde, hayra ve sevaba giriyorlar. Rab bu şekilde yazan, konuşan kardeşlerimizin de ecrini zayi etmeyecektir.
Amma ve lakin; İşin bir de, hatalar, ihmaller, umursamazlıklar, inatla ve ısrarla ve her türlü ikazlara ve tembihlere rağmen hataları devam ettirmiş olma ve ettirmekte olma, hataları ve ihmalleri hafife alma, geçiştirme, üstünü örtme, hiçbir şey olmamışçasına, “yolun kaderi budur” deyip, olanı biteni kadere havale ederek, işin içinden sıyrılma tarafı var...
Ayrıca, işin bir de, ihanet ve tuzak boyutu var ve ihanet edenleri ve tuzak kuranları, kendi hallerine bırakma, onlardan hesap sormama ve adli
mercilerin de hesap sormasına yanaşmama, bu yönde bilinenleri kamuoyuyla ve adli mercilerle paylaşmama, gizleme, ketum kalma, işi zamana bırakıp, zamana yayıp, zamanın bu mağdur ve mazlum topluluğu temize çıkarmasını bekleme tavrı var.
Yolun kaderi bu değil sevgili arkadaşlar. Hataların, ihmallerin, tedbirsizliklerin, ferasetsizliklerin, basiretsizliklerin, hatta birtakım kişilerin ihanetlerinin kaçınılmaz neticesi bu başımıza gelenler...
Bizim ne mecburiyetimiz vardı da kırk yıldır, devleti ele geçirme hevesinden hiç geri durmadık? Devletin bütün kadroları bizim Hizmetkâr
kardeşlerimizle dolu olsaydı ne geçecekti elimize? İşte görüyoruz, görüyorsunuz, bu müptezel siyasi İslamcılar devleti ele geçirdiler de ne oldu? Başları göğe mi erdi yani?
Bu babda, bizim siyasi İslamcılardan ne farkımız vardı ne farkımız kaldı?
Özgür Koca’nın deyimiyle “HEPİMİZ İSLAMCIYIZ!” (Link)
Bizi batıran, memleketimizde insan içine çıkamaz hale getiren, memleketi bize dar eden, bize “fetö” damgasını vurduran, devleti ele geçirme uğruna
oluşturduğumuz, üstüne basarak/altını çizerek, aha da buraya yazıyorum:
“mahrem hizmetlerdir, mahrem hadimliklerdir, mahrem imamlıklardır, mahrem
imamlardır, mahrem abilerdir, mahrem haberleşmelerdir, mahrem..., mahrem..., mahrem...”.
Bizim Hizmetkâr kardeşlerimizin ne mecburiyeti vardı da, onları Bylock’a yönlendirdi içimizden birileri…?
Aşağıda yazacaklarım, doğru bulduğumdan, doğru olduğuna inandığımdan, bize bu zulümleri reva gören heriflere hak verdiğimden değil... Sadece ve sadece gerçeklerin böyle olduğunu düşündüğümden…
TC Devleti de dahil olmak üzere, dünyadaki bütün devletler zalimdir, insafsızdır, merhametsizdir.
Alî (yüksek) menfaatleri uğruna savaşlara girdikleri gibi, lüzumuna hükmettiklerinde, bekalarına kast olunduğuna kanaat getirdiklerinde, kendilerini, rejimlerini, vatanlarının ve milletlerinin bölünmez bütünlüğünü tehlikede gördüklerinde, karşılarındakiler vatandaşmış, değilmiş, gençmiş, ihtiyarmış, çolukmuş, çocukmuş, suçluymuş, suçsuzmuş… ayırt etmez, kimsenin gözünün yaşına bakmaz, topyekun defterlerini dürerler.
Devletler bu manada seri katildirler.
Kim devleti ele geçirmeye yeltenirse, bırakalım din kardeşliğini, babalarının oğlu olsanız, peygamber torunu olsanız, gözünüzün yaşına bakmaz, sizi hâk ile yeksân ederler, yerle bir ederler.
Devletler bu manada seri katildirler.
Kim devleti ele geçirmeye yeltenirse, bırakalım din kardeşliğini, babalarının oğlu olsanız, peygamber torunu olsanız, gözünüzün yaşına bakmaz, sizi hâk ile yeksân ederler, yerle bir ederler.
Peygamber torunlarına, Âl-i Beyt’te merhamet etmeyen o günün Muaviyeleri, Yezidleri, Mervanları, falanları, filanları, feşmekanları gibi, bugünün siyasi İslamcı Yezidleri, Süfyanları vesaireleri de size, bize merhamet etmediler.
Fethullah Hocamız, onca Allah vergisi üstün meziyetlerine, engin ilmine ve irfanına rağmen, bunun böyle olacağını göremedi.
Zira, yakın çevresinde, yapılan yanlışlar, hatalar, tedbirsizlikler vesaire hususlarda, kendisine itiraz edebilecek evsaf ve kalibrede, dünyayı doğru
okuyan ve dini de doğru anlayan, medeni cesaretli, sosyal bilimlerde uzmanlaşmış, genç, cevval kabiliyetler yoktu.
Dünyayı doğru okuyamayan, dini de doğru anlayamaz. Zira, din sadece Ahiret için değil.
Fethullah Hocamız, onca Allah vergisi üstün meziyetlerine, engin ilmine ve irfanına rağmen, bunun böyle olacağını göremedi.
Zira, yakın çevresinde, yapılan yanlışlar, hatalar, tedbirsizlikler vesaire hususlarda, kendisine itiraz edebilecek evsaf ve kalibrede, dünyayı doğru
okuyan ve dini de doğru anlayan, medeni cesaretli, sosyal bilimlerde uzmanlaşmış, genç, cevval kabiliyetler yoktu.
Dünyayı doğru okuyamayan, dini de doğru anlayamaz. Zira, din sadece Ahiret için değil.
Kaldı ki Ahiretimizi de bu dünyada kazanma durumundayız.
Dinimizi dünya hayatında nasıl ete kemiğe büründüreceğiz?
Dünyayı, hayatı, olayları, toplumları ve insanları doğru okuyarak, doğru anlayarak, doğru tanıyarak...
Devlet aklının nasıl çalıştığını akletmemek, anlayamamak, düpedüz, dünyayı yanlış okumaktır.
Dershanelerimizle, okullarımızla hem Türkiye’de hem dünyada, kaliteli, dürüst, çağın gerektirdiği evsafla donanımlı gençler yetiştiriyorduk.
Dinimizi dünya hayatında nasıl ete kemiğe büründüreceğiz?
Dünyayı, hayatı, olayları, toplumları ve insanları doğru okuyarak, doğru anlayarak, doğru tanıyarak...
Devlet aklının nasıl çalıştığını akletmemek, anlayamamak, düpedüz, dünyayı yanlış okumaktır.
Dershanelerimizle, okullarımızla hem Türkiye’de hem dünyada, kaliteli, dürüst, çağın gerektirdiği evsafla donanımlı gençler yetiştiriyorduk.
Ne olurdu, gençlerimizi devlet kadrolarına zorlamasaydık da dileyen dilediği
yere, kendi kişisel çabalarıyla girseydi?
2) Memlekette, bize duyulan kin, nefret ve öfkenin yegâne sebebi, senelerce, inatla ve ısrarla bu tehlikeli hevesin peşinde koşmuş olmamızdır. Bizi,
devlete sızma hedefimiz yüzünden bitirdiler. Değilse, bize niye düşman olsunlar ki..?
Bizim okullarımızdan mezun olan gençlerin, yani, sevdiğimiz tabirle, Anadolu evladının, istediği yere girmesine karşı çıkan yok ki. İsteyen istediği yere müracaat eder, imtihanlarına, mülakatlarına girer. Başarılı olursa, gider, orada çalışır, vatanına, milletine hizmet eder.
Almıyorlarsa da girmez! Bu kadar basit!
yere, kendi kişisel çabalarıyla girseydi?
2) Memlekette, bize duyulan kin, nefret ve öfkenin yegâne sebebi, senelerce, inatla ve ısrarla bu tehlikeli hevesin peşinde koşmuş olmamızdır. Bizi,
devlete sızma hedefimiz yüzünden bitirdiler. Değilse, bize niye düşman olsunlar ki..?
Bizim okullarımızdan mezun olan gençlerin, yani, sevdiğimiz tabirle, Anadolu evladının, istediği yere girmesine karşı çıkan yok ki. İsteyen istediği yere müracaat eder, imtihanlarına, mülakatlarına girer. Başarılı olursa, gider, orada çalışır, vatanına, milletine hizmet eder.
Almıyorlarsa da girmez! Bu kadar basit!
Buna muhalefet eden yok ki.
Amma..., biz bunu mahremiyete büründürerek organize ettik senelerce...
İşte bu yanlış idi, hata idi.
Amma..., biz bunu mahremiyete büründürerek organize ettik senelerce...
İşte bu yanlış idi, hata idi.
Hem de affedilmez, müsamaha gösterilmez,
tolere edilmez bir hata idi.
Biraz empati yapın yahu!
tolere edilmez bir hata idi.
Biraz empati yapın yahu!
Siz olsaydınız onların yerinde, siz de aynı şeyi
yapardınız.
Burada mes’ele, gariban Anadolu evladının, kendi ülkesinin “anasının ak sütü gibi” girmesi helal olan kurumlarına girmek istemesi değil.
Mes’ele, bizim bunu mahrem usul ve yöntemler geliştirerek, mahremiyete büründürerek ve üstelik, bunu da büyük bir hırsla ve açgözlülükle, “bizim
uşaklardan başka hiçbir gencin girmesine meydan vermemecesine”, “Rabbenâ hep banâ” görgüsüzlüğüyle yapmamız...
O kurumlara giren diğer uşaklar da Anadolu evladı. Onlar uzaydan gelmiyorlar.
Bıraksaydık, mahrem organizasyonlara kalkışmasaydık, mezunlarımızı örgütlü
biçimde değil de kendi kişisel çaba ve gayretleriyle, eğer isterlerse, o kurumlara girmelerine imkan tanısaydık, böyle bütün kin, nefret ve hased
şimşeklerini ve oklarını üzerimize çekmezdik.
Bu mahrem işleri eleştirmek, mezunlarımıza “gidin köyünüzde, kasabanızda çoban olun” demek değil ki. Neden bunu anlamaya yanaşmıyoruz?
yapardınız.
Burada mes’ele, gariban Anadolu evladının, kendi ülkesinin “anasının ak sütü gibi” girmesi helal olan kurumlarına girmek istemesi değil.
Mes’ele, bizim bunu mahrem usul ve yöntemler geliştirerek, mahremiyete büründürerek ve üstelik, bunu da büyük bir hırsla ve açgözlülükle, “bizim
uşaklardan başka hiçbir gencin girmesine meydan vermemecesine”, “Rabbenâ hep banâ” görgüsüzlüğüyle yapmamız...
O kurumlara giren diğer uşaklar da Anadolu evladı. Onlar uzaydan gelmiyorlar.
Bıraksaydık, mahrem organizasyonlara kalkışmasaydık, mezunlarımızı örgütlü
biçimde değil de kendi kişisel çaba ve gayretleriyle, eğer isterlerse, o kurumlara girmelerine imkan tanısaydık, böyle bütün kin, nefret ve hased
şimşeklerini ve oklarını üzerimize çekmezdik.
Bu mahrem işleri eleştirmek, mezunlarımıza “gidin köyünüzde, kasabanızda çoban olun” demek değil ki. Neden bunu anlamaya yanaşmıyoruz?
Rab bize, 170 küsur ülkede hizmet imkânı bahşetmişti. Onca ülkede, bizi hüsn-ü kabul ve hüsn-ü teveccühle serfiraz kılmıştı. Dünyada, gıptayla gözlerinin içine bakılan güzide bir topluluk olmuştuk.
Bir şair-i şehîrimiz (!)
“Ver cüceye onun olsun şairlik,
Benim gözüm büyük san’atkârlıkta” demiş.
Doğru demiş.
Amma, biz, maalesef, dünyada gözünün içine bakılan büyük san’atkâr olmak varken, köhne memleketin köhnemiş kurumlarına gözümüzü dikerek, cüceliği tercih ettik!
Bu kadar aşikâr, bu kadar apaçık!
Her seviyeden eğitim müesseselerimizle, insani yardım faaliyetlerimizle, kültürler ve dinler arası hoşgörü ve diyalog faaliyetlerimizle GLOBAL BİR
İYİLİK HAREKETİ olabilecekken, Türkiye’nin darlığına, güdüklüğüne kendimizi mahkum ettik.
Sonunda ne oldu?
Herifler, bize memleketimizde cüceliği bile çok gördüler. Bize “fetö” dediler.
Amma, biz, maalesef, dünyada gözünün içine bakılan büyük san’atkâr olmak varken, köhne memleketin köhnemiş kurumlarına gözümüzü dikerek, cüceliği tercih ettik!
Bu kadar aşikâr, bu kadar apaçık!
Her seviyeden eğitim müesseselerimizle, insani yardım faaliyetlerimizle, kültürler ve dinler arası hoşgörü ve diyalog faaliyetlerimizle GLOBAL BİR
İYİLİK HAREKETİ olabilecekken, Türkiye’nin darlığına, güdüklüğüne kendimizi mahkum ettik.
Sonunda ne oldu?
Herifler, bize memleketimizde cüceliği bile çok gördüler. Bize “fetö” dediler.
Değer miydi?
Değdi mi?
Vallahi de değmezdi, billahi de değmezdi, tallahi de değmezdi…
Bu kabilden, ciddi ve sarsıcı bir nefis muhasebesi, Hizmet muhasebesi yapmaya mecburuz.
Nefsimize zor da gelse, ağır da gelse, bu muhasebeyi, en ağır şekliyle yapmak mecburiyetindeyiz.
Bunları dile getirmenin moral ve maneviyat bozmakla hiçbir alakası yok.
3) Her birimiz, her bir Hizmetkâr kardeşimiz bu muhasebeyi, bu can alıcı, can yakıcı detaylarıyla ve ciddi ciddi her şeyimizi sorgulayarak yapmalı.
Bu hezimetin ve bu hezimete yol açan sebeplerin, saiklerin, fiillerin,nkararların ve tabii ki bunların sorumlularının sorgulanmadık hiçbir yanı,
yönü kalmamalı. Dersler çıkarılmalı. Hem de bütün Hizmetkârlar tarafından.
Bu muhasebe ve sorgulama ihtiyacı, zarureti, mecburiyeti kesinlikle ıskalanmamalı.
Neden bunları alenî konuşuyoruz?
Vallahi de değmezdi, billahi de değmezdi, tallahi de değmezdi…
Bu kabilden, ciddi ve sarsıcı bir nefis muhasebesi, Hizmet muhasebesi yapmaya mecburuz.
Nefsimize zor da gelse, ağır da gelse, bu muhasebeyi, en ağır şekliyle yapmak mecburiyetindeyiz.
Bunları dile getirmenin moral ve maneviyat bozmakla hiçbir alakası yok.
3) Her birimiz, her bir Hizmetkâr kardeşimiz bu muhasebeyi, bu can alıcı, can yakıcı detaylarıyla ve ciddi ciddi her şeyimizi sorgulayarak yapmalı.
Bu hezimetin ve bu hezimete yol açan sebeplerin, saiklerin, fiillerin,nkararların ve tabii ki bunların sorumlularının sorgulanmadık hiçbir yanı,
yönü kalmamalı. Dersler çıkarılmalı. Hem de bütün Hizmetkârlar tarafından.
Bu muhasebe ve sorgulama ihtiyacı, zarureti, mecburiyeti kesinlikle ıskalanmamalı.
Neden bunları alenî konuşuyoruz?
Neden konuşmayalım ki?
Her şeyi açık açık müzakere ve mütalaa etmenin ne mahzuru olabilir?
Mahremiyet ve gizlilik eğilimi genlerimize, dokularımıza, kimyamıza işlemiş.
Türkiye’de bittik, bitirildik. Kısa, orta ve uzun vadede, dünyada da aynı akıbete dûçâr olmak istemiyorsak, eğri oturup, doğru konuşmamız lazım.
Bulunduğumuz ülkelerde, buzlu cam gibi değil, şeffaf cam gibi olmalıyız.
Bize bakan, şeffaf cama bakar gibi, bizim içimizi, dışımızı görmeli, görebilmeli.
Memlekette yaptığımız ve helakımıza sebep olan mahrem alışkanlıkları, mahrem işleri terk etmeliyiz. Bunu da her bir Hizmetkâr kardeşimiz duymalı,
öğrenmeli, içselleştirmeli.
Bu yüzden bendeniz bütün fikir ve kanaatlerimi tanıdığım, bildiğim herkesle alenen ve açıkça paylaşıyorum.
Bundan da hiç gocunmuyorum.
Her şeyi açık açık müzakere ve mütalaa etmenin ne mahzuru olabilir?
Mahremiyet ve gizlilik eğilimi genlerimize, dokularımıza, kimyamıza işlemiş.
Türkiye’de bittik, bitirildik. Kısa, orta ve uzun vadede, dünyada da aynı akıbete dûçâr olmak istemiyorsak, eğri oturup, doğru konuşmamız lazım.
Bulunduğumuz ülkelerde, buzlu cam gibi değil, şeffaf cam gibi olmalıyız.
Bize bakan, şeffaf cama bakar gibi, bizim içimizi, dışımızı görmeli, görebilmeli.
Memlekette yaptığımız ve helakımıza sebep olan mahrem alışkanlıkları, mahrem işleri terk etmeliyiz. Bunu da her bir Hizmetkâr kardeşimiz duymalı,
öğrenmeli, içselleştirmeli.
Bu yüzden bendeniz bütün fikir ve kanaatlerimi tanıdığım, bildiğim herkesle alenen ve açıkça paylaşıyorum.
Bundan da hiç gocunmuyorum.
Niye gocunayım ki!
Yarası olan gocunur demişler. Doğru demişler.
Hem baştan beri yazdıklarım sır değil ki. Memlekette de, dünyada da, gizli
işleri bilmesi gerekenlerin, bu amaçla örgütlenenlerin, yani erbabının zaten bildiği şeyler.
Her şeyimizle, her halimizle, her yönümüzle şeffafiyet şart ve olmazsa olmaz...
Hem baştan beri yazdıklarım sır değil ki. Memlekette de, dünyada da, gizli
işleri bilmesi gerekenlerin, bu amaçla örgütlenenlerin, yani erbabının zaten bildiği şeyler.
Her şeyimizle, her halimizle, her yönümüzle şeffafiyet şart ve olmazsa olmaz...
Ben bunu bilir, buna inanır, bunu söylerim...
Hocaefendi’ye iki hususta itirazım ve eleştirim var:
- Allah vergisi onca üstün meziyetlerine rağmen, devlette kadrolaşma hevesinin tehlikelerini göremedi.
- Etrafına sadece mollaları topladı.
“Molla” benim jargonumda, “dünyayı doğru okuyamayan” demek!
Hocaefendi’ye iki hususta itirazım ve eleştirim var:
- Allah vergisi onca üstün meziyetlerine rağmen, devlette kadrolaşma hevesinin tehlikelerini göremedi.
- Etrafına sadece mollaları topladı.
“Molla” benim jargonumda, “dünyayı doğru okuyamayan” demek!
Kim ki dünyayı doğru okuyamıyorsa, dünyanın, tabii ki bu arada Türkiye’nin de, güncel
gerçeklerini doğru kavrayamıyorsa, molla’dır!
Kılık, kıyafet, diploma, vesaire önemli değil!
Türkiye’de devlete sızmanın tehlikesini görememek mollalıktır!
Türkiye’de bunu fark edemeyip, arabayı duvara toslatanlar, bununla da kalmayıp, uçuruma yuvarlatanlar, öngörüsüzdür, basiretsizdir,
firasetsizdir, vizyonsuzdur, ufuksuzdur...!
Hocaefendi’yi bu bağlamda uyarmayanlar, ikaz etmeyenler, bu yolun çıkmaz sokak olduğunu söyleyemeyenler de aynı cümledendir.
Sünnetullah, Allah’ın kainata koyduğu kanunlardır ve hata kabul etmez, hatayı yapanların Müslüman/kafir/münafık/vs olduğuna da hiç bakmaz.
Bıçak ile tedbirsiz ve dikkatsiz oynuyorsanız, elinizi, ayağınızı kesersiniz.
Su ile tedbirsiz, dikkatsiz oynuyorsanız, boğulursunuz.
Silaha oyuncak muamelesi yapıyorsanız vurulursunuz, ölmeseniz de yaralanır,
muhtemelen sakat kalırsınız…
Devlet ile kavga etmeye yeltenirseniz devletin tokadını yersiniz!
Devleti ele geçirmeye yeltenirseniz, hâk ile yeksân olursunuz, yerle bir olursunuz.
Dikkat edin! Devleti haklı bulmuyorum, devlet haklıdır demiyorum.
Devletler, tarihteki ilk kurulan devletten, günümüze dek kurulan bütün devletler, Müslümanlarınkiler de dahil, hatta Müslümanların kurduğu devletler en başta olmak üzere, SERİ KATİLDİRLER. İNSAF, MERHAMET, ŞEFKAT gibi şeyler ONLARIN KİTABINDA YAZMAZ. Ali (yüksek) MENFAATLERİ İÇİN BABALARININ OĞLUNU BİLE KATLEDERLER!
Eğer bu mübarek Hizmet’in karar vericilerinde birazcık ufuk ve vizyon olsaydı, devleti ele geçirmek gibi hevesatın tehlikeleri konusunda Hocaefendi’yi usulünce ikaz ederlerdi.
Bizim, Müslümanlar olarak, devleti ele geçirmek gibi bir saplantımız hiç, ama hiç olmamalıydı...
Gerisi laf-ü güzaf (boş laf) tır…
4) Devlete dair bu kanaatlerim, devletçi olduğumdan, devleti kutsadığımdan,
devletin zalim ve abus suratını beğendiğimden değil.
gerçeklerini doğru kavrayamıyorsa, molla’dır!
Kılık, kıyafet, diploma, vesaire önemli değil!
Türkiye’de devlete sızmanın tehlikesini görememek mollalıktır!
Türkiye’de bunu fark edemeyip, arabayı duvara toslatanlar, bununla da kalmayıp, uçuruma yuvarlatanlar, öngörüsüzdür, basiretsizdir,
firasetsizdir, vizyonsuzdur, ufuksuzdur...!
Hocaefendi’yi bu bağlamda uyarmayanlar, ikaz etmeyenler, bu yolun çıkmaz sokak olduğunu söyleyemeyenler de aynı cümledendir.
Sünnetullah, Allah’ın kainata koyduğu kanunlardır ve hata kabul etmez, hatayı yapanların Müslüman/kafir/münafık/vs olduğuna da hiç bakmaz.
Bıçak ile tedbirsiz ve dikkatsiz oynuyorsanız, elinizi, ayağınızı kesersiniz.
Su ile tedbirsiz, dikkatsiz oynuyorsanız, boğulursunuz.
Silaha oyuncak muamelesi yapıyorsanız vurulursunuz, ölmeseniz de yaralanır,
muhtemelen sakat kalırsınız…
Devlet ile kavga etmeye yeltenirseniz devletin tokadını yersiniz!
Devleti ele geçirmeye yeltenirseniz, hâk ile yeksân olursunuz, yerle bir olursunuz.
Dikkat edin! Devleti haklı bulmuyorum, devlet haklıdır demiyorum.
Devletler, tarihteki ilk kurulan devletten, günümüze dek kurulan bütün devletler, Müslümanlarınkiler de dahil, hatta Müslümanların kurduğu devletler en başta olmak üzere, SERİ KATİLDİRLER. İNSAF, MERHAMET, ŞEFKAT gibi şeyler ONLARIN KİTABINDA YAZMAZ. Ali (yüksek) MENFAATLERİ İÇİN BABALARININ OĞLUNU BİLE KATLEDERLER!
Eğer bu mübarek Hizmet’in karar vericilerinde birazcık ufuk ve vizyon olsaydı, devleti ele geçirmek gibi hevesatın tehlikeleri konusunda Hocaefendi’yi usulünce ikaz ederlerdi.
Bizim, Müslümanlar olarak, devleti ele geçirmek gibi bir saplantımız hiç, ama hiç olmamalıydı...
Gerisi laf-ü güzaf (boş laf) tır…
4) Devlete dair bu kanaatlerim, devletçi olduğumdan, devleti kutsadığımdan,
devletin zalim ve abus suratını beğendiğimden değil.
Bilakis, devletle aşık atılamayacağına, onunla başa çıkılamayacağına olan inancımdan.
Devletler zalimdir, gaddardır, devletlerin kitabında insaf, merhamet yazmaz.
Muaviye’nin, Abbas’ın, Selahaddin’in, Gaznevi’nin, Babür’ün, Safevi’nin,
Selçuklu’nun, Osmanlı’nın, Fatımi’nin ve dünyadaki gelmiş geçmiş bütün
devletlerin ortak karakterleri böyledir.
Sünnisiyle, Şiasıyla, biz Müslümanların yanılgısı, “din-ü devletin ikiz kardeş olduğu” yönündeki telakkimiz, yani dinimizi devletle özdeşleştirmemizdir.
“Din ve devlet ikiz kardeştir” anlayışından bahsediyorum.
Devletler zalimdir, gaddardır, devletlerin kitabında insaf, merhamet yazmaz.
Muaviye’nin, Abbas’ın, Selahaddin’in, Gaznevi’nin, Babür’ün, Safevi’nin,
Selçuklu’nun, Osmanlı’nın, Fatımi’nin ve dünyadaki gelmiş geçmiş bütün
devletlerin ortak karakterleri böyledir.
Sünnisiyle, Şiasıyla, biz Müslümanların yanılgısı, “din-ü devletin ikiz kardeş olduğu” yönündeki telakkimiz, yani dinimizi devletle özdeşleştirmemizdir.
“Din ve devlet ikiz kardeştir” anlayışından bahsediyorum.
Bu anlayış biz Müslümanların gözünde, devleti din gibi kutsallaştırıyor.
Yanlışlık burada.
Bu arada, bilirsiniz, anarşizm devleti kabul etmez. Devletsiz bir dünya hayali ve peşindedir. Halbuki, devletsiz bir toplum düzeni düşünülemez.
Amma, devlet, Müslümanın hedefi olmamalı. Dinimizi devletsiz de pekâlâ ve adam gibi yaşabiliriz.
İşte şimdi her birimiz AB ülkelerindeyiz, ABD’deyiz, Kanada’dayız, Avustralya’dayız.
Yanlışlık burada.
Bu arada, bilirsiniz, anarşizm devleti kabul etmez. Devletsiz bir dünya hayali ve peşindedir. Halbuki, devletsiz bir toplum düzeni düşünülemez.
Amma, devlet, Müslümanın hedefi olmamalı. Dinimizi devletsiz de pekâlâ ve adam gibi yaşabiliriz.
İşte şimdi her birimiz AB ülkelerindeyiz, ABD’deyiz, Kanada’dayız, Avustralya’dayız.
Dinimizi yaşamakta var mı bir sıkıntımız?
Hangi birimiz şeriat ile idare olunan veya Müslümanların çoğunlukta olduğu bir ülkeye
sığınabildik?
Ver cüceye onun olsun şairlik...!
Biz Müslüman Türkler, Selçuklu ve Osmanlı geçmişimizden ötürü, devleti kutsuyoruz. Devletsiz edemeyiz sanıyoruz. Yanlışlık burada.
Ne kabir suallerinde, ne de Ahiret suallerinde, Rab bize devletinizi neden ele geçirmediniz demeyecek.
Allah selamet versin, Fethullah Hocamız da bu devlet saplantısını aşamadı maalesef.
5) Gültekin Bibar mollanın şu linkteki konuşması üzerine mülahazalarım :
“Hocaefendi yönlendiriliyor mu/yönlendiriliyor olabilir mi?” konusundaki fikir ve kanaatlerimi şöyle ifade etmeye çalışayım:
Hepimizin hayatında ve imanî kemalâtımızda Hocaefendi’nin müsbet tesirlerinve katkıları çok büyük.
sığınabildik?
Ver cüceye onun olsun şairlik...!
Biz Müslüman Türkler, Selçuklu ve Osmanlı geçmişimizden ötürü, devleti kutsuyoruz. Devletsiz edemeyiz sanıyoruz. Yanlışlık burada.
Ne kabir suallerinde, ne de Ahiret suallerinde, Rab bize devletinizi neden ele geçirmediniz demeyecek.
Allah selamet versin, Fethullah Hocamız da bu devlet saplantısını aşamadı maalesef.
5) Gültekin Bibar mollanın şu linkteki konuşması üzerine mülahazalarım :
“Hocaefendi yönlendiriliyor mu/yönlendiriliyor olabilir mi?” konusundaki fikir ve kanaatlerimi şöyle ifade etmeye çalışayım:
Hepimizin hayatında ve imanî kemalâtımızda Hocaefendi’nin müsbet tesirlerinve katkıları çok büyük.
Rab, bu manada, kendisinden ebeden razı olsun.
Ben, kendi payıma, kırk yıldır dinlemekte ve okumakta olduğum HE’den çok şey öğrendim, onun samîmî ve hasbî irşadlarından çok müstefîd oldum.
Ben, kendi payıma, kırk yıldır dinlemekte ve okumakta olduğum HE’den çok şey öğrendim, onun samîmî ve hasbî irşadlarından çok müstefîd oldum.
Tereddütsüz ve hulûs-i kalb ile diyorum ki -tabii bu ifadem mübalağa olarak anlaşılmasın- imanımın oturaklaşmasında HE’ye çok şey borçluyum.
Allah, peygamber, sahabe muhabbetini biz HE’de müşahade ettik ve ondan öğrendik.
İlham kaynağı olduğu bu güzîde Hizmetkâr Topluluğu, onun teşvik ve teşcîatıyle, yani cesaretlendirmesiyle, hem Türkiye’de, hem de dünyanın 170 küsur ülkesinde, insanlığın hüsn-ü kabulüne mazhar olan, yüz akı işlere imza attılar.
Buraya kadar her şey tamam, her şey güzel.
Allah, peygamber, sahabe muhabbetini biz HE’de müşahade ettik ve ondan öğrendik.
İlham kaynağı olduğu bu güzîde Hizmetkâr Topluluğu, onun teşvik ve teşcîatıyle, yani cesaretlendirmesiyle, hem Türkiye’de, hem de dünyanın 170 küsur ülkesinde, insanlığın hüsn-ü kabulüne mazhar olan, yüz akı işlere imza attılar.
Buraya kadar her şey tamam, her şey güzel.
Hatta, güzelden de öte, mükemmel.
Şimdi itirazlarıma geleyim:
Hocaefendi, aynen Üstad Bedîüzzaman gibi, içinden geldiği klasik Sünnî ulema geleneğinin günümüzdeki büyük mümessillerinden. İlmine, irfanına, dinine, diyanetine, şahsî kemalâtına ve fezailine can kurban.
Fakat, her iki zatın da “devleti ele geçirme, devlete sahip olma, İslam devletini yeniden tesis ve inşa etme” şeklinde ifade edilebilecek emelleri,
hevesleri, gaye-i hayalleri, moda tabirle saplantıları, takıntıları, muarızlarının tabiriyle söylersek, gizli ajandaları var.
Hizmet-i Îmaniyye ve Kur’aniyye..., Nam-ı Celil-i Muhammedi’yi bütün dünyaya yayma… çok mühim ve zarurî. Olmazsa olmaz. Hatta, bir manada farz-i ayn mesabesinde.
Aslında, bu devleti ele geçirme saplantısı, sadece bu iki muhterem üstadımızın değil, Sünnî ve Şii ulema ve şeyhlerimizin hepsinin gaye-i hayallerinde mevcud.
Gerek eski asırlarda, gerek son birkaç asırda, gerekse asrımızda, devleti ele geçirerek İslamîleştirme gaye-i hayali, bütün ulema, şüyûh, pîran, mürşîdân, hacegân, vs efendilerimizde mevcud.
Tabir-i dîğerle, dîn-ü devletin beraberliği, birbirlerinden ayrılmazlığı anlayışı üzerine bina edilmiş ve idealize edilmiş bir islamî hayat
telakkîsi hepsinde, müştereken ve bilaistisna mevcud.
Bu zihniyetin “Din ve Devlet ikiz kardeştir” hüküm ve kabulüne istinad ettiğini, dayandığını düşünüyorum.
Hatta, bu “Din ve Devlet ikiz kardeştir” sözünün hadis olarak iştihar ettiğini, meşhur olduğunu, taaa Selçuklu Veziri Nizamülmülk’ün tesis ettiği
Nizamiyye Medreselerinden bu yana, talebe-i ulûma böyle belletildiğini ve ümmet-i müslimîne böyle öğretildiğini biliyoruz.
Aslında bu sözün bir peygamber sözü olmayıp, galiba, Ardeşîr denilen bir Sasanî kralının sözü olduğu, İmam-ı Gazzalî ve emsallerince, hadismiş gibi, peygambere nisbet edilerek ümmete belletildiği... gibi müşahhas ve doğru
tarihî malumatı da hatırlamakta/hatırda tutmakta/hatırlatmakta fayda mülahaza ediyorum.
Yani, bizim klasik Sünnî ve Şii ulemamızın zihin dünyasında, çok derin ve köklü bir din-ü devlet beraberliği, devletin dinsiz, dinin devletsiz
olamayacağı ictihadı/kabulü/anlayışı mevcud.
Hz. Osman’ın şehadetiyle mayalanmaya başlayıp, Hz. Ali’nin hilafeti müddetince, Muaviye denen şerefsiz herifin itirazlarıyla pekişen, Hz. Ali’nin şehadeti ve sonrasında Hz. Hasan’ın ve Hz. Hüseyin’in başlarına gelenlerle/getirilenlerle ete kemiğe bürünen, şerefsiz Muaviye’nin kendini
"İslamın ilk kralı" ilan etmesiyle ve bununla da yetinmeyip, kendisi daha hayatta iken şerefsiz oğlu Yezid’i de veliahd tayin etmesiyle iyice ayyûka
çıkan ve Yezid denen bu şerefsizin de Ehl-i Beyt’e reva gördüğü zulümlerle tahkîm edilen saltanat, o günden bu güne kesintisiz devam ediyor.
Bütün İslam tarihini, saltanatlar tarihi, saltanat içi taht mücadeleleri tarihi, saltanatlar arası hakimiyyet mücadeleleri tarihi olarak okumak, kabul etmek LAZIM.
Şimdi itirazlarıma geleyim:
Hocaefendi, aynen Üstad Bedîüzzaman gibi, içinden geldiği klasik Sünnî ulema geleneğinin günümüzdeki büyük mümessillerinden. İlmine, irfanına, dinine, diyanetine, şahsî kemalâtına ve fezailine can kurban.
Fakat, her iki zatın da “devleti ele geçirme, devlete sahip olma, İslam devletini yeniden tesis ve inşa etme” şeklinde ifade edilebilecek emelleri,
hevesleri, gaye-i hayalleri, moda tabirle saplantıları, takıntıları, muarızlarının tabiriyle söylersek, gizli ajandaları var.
Hizmet-i Îmaniyye ve Kur’aniyye..., Nam-ı Celil-i Muhammedi’yi bütün dünyaya yayma… çok mühim ve zarurî. Olmazsa olmaz. Hatta, bir manada farz-i ayn mesabesinde.
Aslında, bu devleti ele geçirme saplantısı, sadece bu iki muhterem üstadımızın değil, Sünnî ve Şii ulema ve şeyhlerimizin hepsinin gaye-i hayallerinde mevcud.
Gerek eski asırlarda, gerek son birkaç asırda, gerekse asrımızda, devleti ele geçirerek İslamîleştirme gaye-i hayali, bütün ulema, şüyûh, pîran, mürşîdân, hacegân, vs efendilerimizde mevcud.
Tabir-i dîğerle, dîn-ü devletin beraberliği, birbirlerinden ayrılmazlığı anlayışı üzerine bina edilmiş ve idealize edilmiş bir islamî hayat
telakkîsi hepsinde, müştereken ve bilaistisna mevcud.
Bu zihniyetin “Din ve Devlet ikiz kardeştir” hüküm ve kabulüne istinad ettiğini, dayandığını düşünüyorum.
Hatta, bu “Din ve Devlet ikiz kardeştir” sözünün hadis olarak iştihar ettiğini, meşhur olduğunu, taaa Selçuklu Veziri Nizamülmülk’ün tesis ettiği
Nizamiyye Medreselerinden bu yana, talebe-i ulûma böyle belletildiğini ve ümmet-i müslimîne böyle öğretildiğini biliyoruz.
Aslında bu sözün bir peygamber sözü olmayıp, galiba, Ardeşîr denilen bir Sasanî kralının sözü olduğu, İmam-ı Gazzalî ve emsallerince, hadismiş gibi, peygambere nisbet edilerek ümmete belletildiği... gibi müşahhas ve doğru
tarihî malumatı da hatırlamakta/hatırda tutmakta/hatırlatmakta fayda mülahaza ediyorum.
Yani, bizim klasik Sünnî ve Şii ulemamızın zihin dünyasında, çok derin ve köklü bir din-ü devlet beraberliği, devletin dinsiz, dinin devletsiz
olamayacağı ictihadı/kabulü/anlayışı mevcud.
Hz. Osman’ın şehadetiyle mayalanmaya başlayıp, Hz. Ali’nin hilafeti müddetince, Muaviye denen şerefsiz herifin itirazlarıyla pekişen, Hz. Ali’nin şehadeti ve sonrasında Hz. Hasan’ın ve Hz. Hüseyin’in başlarına gelenlerle/getirilenlerle ete kemiğe bürünen, şerefsiz Muaviye’nin kendini
"İslamın ilk kralı" ilan etmesiyle ve bununla da yetinmeyip, kendisi daha hayatta iken şerefsiz oğlu Yezid’i de veliahd tayin etmesiyle iyice ayyûka
çıkan ve Yezid denen bu şerefsizin de Ehl-i Beyt’e reva gördüğü zulümlerle tahkîm edilen saltanat, o günden bu güne kesintisiz devam ediyor.
Bütün İslam tarihini, saltanatlar tarihi, saltanat içi taht mücadeleleri tarihi, saltanatlar arası hakimiyyet mücadeleleri tarihi olarak okumak, kabul etmek LAZIM.
Devam edecek...
Saygılarımla,
Abdullah Erdemli (İsviçre)
Saygılarımla,
Abdullah Erdemli (İsviçre)
Yorumlar
Yorum Gönder