KUR'AN MAKSADINI AYRINTILI OLARAK ANLATAN KİTAPTIR

     Yaşar Nuri Öztürk'ün ''KUR'AN'I TANIYOR MUSUNUZ? O'NU HİÇ OKUDUNUZ MU?'' isimli eserinden bölümler halinde alıntılar yapmaya devam ediyoruz.

    Merhum Öztürk, bazı sohbetlerinde, Kur'an-ı Kerim'i TEDEBBÜR (üzerinde düşünmek) amacıyla okumaya azm-ü cezm-ü kasd eyleyenlerin (bu yönde ciddi ve sahici niyetli olanların), evvela işbu ''KUR'AN'I TANIYOR MUSUNUZ? O'NU HİÇ OKUDUNUZ MU?'' isimli eserini okumalarını tavsiye ediyor ve bu eserini okumanın Kutsal Kitabımızı anlama yönünde kendilerine çok yardımcı olacağını belirtiyor. 

    El-Hak, bu fakir de aynı kanaatte olduğundan, kendisinin işbu eserini bölümler halinde paylaşarak, Kutsal Kitabımızı ciddi ve sahici olarak anlamak isteyenlerin hüsn-i istifadesine arzediyorum.

    Gayret (çaba) bizden, tevfik (kulun gayretini başarılı kılma) Allah'tan...

Abdullah Erdemli

*************** 

MAKSADINI AYRINTILI OLARAK ANLATAN KİTAP

    Kur’an, geleneksel dinciliğin iddiasının tam aksine, SÖYLEMEK ISTEDİĞİNİ, MESAJINI, MERAMINI EN AYRINTILI ŞEKİLDE ANLATAN KİTAPTIR. Yani Kur’an, geleneksel dinciliğin iddiasının aksine ‘MÜCMEL’ değil, ‘MUFASSAL bir kitaptır. Dahası, ‘MUFASSAL’ sözcüğü onun sıfatlarından biridir. Başka bir ifadeyle TAFSİL (SÖYLEDİĞİ SÖZÜ AYRINTILAMAK), vahyin temel işlevlerinden biridir. Buna vahyin TEBYÎN (BEYAN ETMEK, AÇIKLAMAK) işlevi de denir ki Kur’an’da enine boyuna anlatılmıştır.

 TAFSİL:

    Tafsil, hükümleri ayrıntılı kılmak, herkesin anlayacağı şekilde ayrıntılı konuşmak demektir. İlmî dilde TAFSİL, fasıllara, bölümlere ayırmak, bölümlemek anlamını taşır. Kur’an bu sözcükle, hem kendisinin ‘AYRINTILI BİR KİTAP’ olduğunu anlatmakta hem de ‘İLMİ BÖLÜMLEMEYE SAHİP’ bir kitap olduğuna vurgu yapmakta.

    Elbette ki bu fasıllandırma, Kur’an’da önümüze hazır olarak konmamıştır. İşin bu yanı, BUNU YAPACAK MERTEBEYE GELMİŞ İLİM ADAMLARI tarafından yerine getirilecektir.

    Bu gerçek, yirminci yüzyılın büyük ilahiyatçı filozofu Paul Tillich (ölm. 1962) tarafından eşsiz bir vukufla ifadeye konmuştur : “Vahiy bir sistem olarak verilmemiştir. Ama vahiy dağınık, tutarsız bir küme de değildir. O halde, SİSTEMATİK DİNBİLİMCİ, mümkün olan tüm sistemleri aşanı, yani TANRISAL SIRLARIN BİZATİHİ KENDİSİNİ İFADE EDİŞİNİ sistematik bir biçimde açıklayabilmelidir.”  (Tillich, Systematich Theology, 1/68)

    İlginçtir, TAFSİL sözcüğünün kullanıldığı ayetlerde, ‘FASILLARA AYIRMA’ tabiriyle, ‘BİLİMDEN NASİPLİ KILMA’ tabiri hemen daima birlikte kullanılmıştır.

    “Bilgiden nasipli bir topluluk için biz, ayetleri böyle ayrıntılı kılıyoruz / fasıl fasıl anlatıyoruz.” (A’raf, 32)

    Hatta, A’raf 52’de, ‘İLME UYGUN BİÇİMDE FASILLARA AYIRMA’ tabiri kullanılmaktadır:

    “Yemin olsun ki, biz onlara, ilme uygun biçimde ayrıntılı kıldığımız / fasıllara ayırdığımız bir kitap getirdik. İnanan bir topluluk için bir kılavuz, bir rahmettir o.” (A’raf, 52)

    TAFSİL‘in aslı olan ‘FASL’ kökünden kelimeler, Kur’an’da isim ve fiil olarak 40 küsur yerde geçer. Fasl kavramıyla verilen en hayatî mesaj, Kur’an’ın sıfatlarından biri olarak kullanılan ‘MUFASSAL’ kelimesinin içindedir. 

    Kur’an, birçok niteliği yanında ‘MUFASSAL BIR KİTAP’TIR. YANİ SÖYLEMEK İSTEDİĞİNİ, MUHATABININ ANLAYACAĞI ŞEKİLDE AYRINTILAYAN KİTAPTIR. Mufassal Kitap’ın şu hitabındaki, GELENEKSEL ZİHNİYETE TOKAT gibi inen beyana bakın :

    “ALLAH SİZE KİTABI AYRINTILI KILINMIŞ / FASILLARA AYRILMIŞ BİR HALDE İNDİRMİŞKEN, ALLAH’IN DIŞINDA BİR HAKEM Mİ ARAYAYIM? KENDİLERİNE KİTAP VERDİKLERİMİZ, ONUN, RABBİNDEN HAK OLARAK İNDİRİLDİĞİNİ BİLİYORLAR. SAKIN KUŞKUYA DÜŞENLERDEN OLMA.” (En’am, 114)

    MUFASSAL KİTAP, muhataplarına meramını öylesine ayrıntılı anlatabilen bir kelam harikasıdır ki, onun hükümlerini anlamak için başka bir hakem arayanlar kınanmaktadır.

    Ama siz bu mufassal kitabı bin küsur yıl, KİTLELERİN TEDEBBÜRÜNE (üzerinde düşünmesine) KAPATIRSANIZ, bin küsur yılın ardından kitabın mufassallığını anlatmaya kalkanların durumu gerçekten yürekler acısı olur. Bin yıl boyunca anlamak için değil, AN-LA-MA-MAK İÇİN OKUDUKLARI bir kitabı, “ARTIK ANLAMAK İÇİN OKUMANIZ GEREKİYOR” dediğinizde kıyametler kopmaktadır. KİTABIN ANLAŞILMAMASINI İSTEYEN ARAPÇI-ARAPÇACI ÇIKAR SİMSARLARInın, yuvalandıkları talan, haraç ve huruç izbelerinden sürekli biçimde şunu fısıldadığını unutmayalım :

    “Allah’ın kelamını öyle herkes anlayabilir mi? Herkes anlayacak diye Kur’an tercüme edilebilir mi? Edilmelidir diyenler, Kur’an’ı ortadan kaldırmak isteyen sakalsız-bıyıksız reformistlerdir. Onlar dini yıkmak için böyle diyorlar. Eski, muteber, sarıklı-sakallı ulemamızdan böyle bir söz duyulmuş mudur? Bu reformcuları dinlerseniz ilhada düşer, dininizden olursunuz. Aman ha..!!!”

    MUFASSAL KİTABI MÜCMEL, MUĞLAK VE MÜŞKİL KİTABA DÖNÜŞTÜRÜP, MUHATABI OLAN İNSANLIĞIN TEDEBBÜRÜNE (üzerinde düşünmesine) KAPATMAK İSTEYEN ENGİZİSYON SİMSARLARININ TEZGÂHI ASIRLARDIR VE BUGÜN İŞTE BÖYLE ÇALIŞTIRILMAKTADIR.

VAHYİN TAFSİL İŞLEVİ

    FASL kökünün TEF‘ÎL kalıbına aktarımı olan TAFSİL, vahyin en hayatî işlevlerinden biridir. TAFSİLİ olmayan bir kelam vahyin ürünü olamadığı gibi, TAFSİLİ olmayan bir tebliğ de vahyin mesajı olamaz. TAFSİL, MUTLAKA OLACAKTIR VE OLMUŞTUR VE MUTLAKA EN İLERİ DERECEDE OLACAKTIR VE ÖYLE DE OLMUŞTUR. İsra suresi 12. ayet, sözü, AKLEDEBİLEN HER VARLIĞIN RAHATÇA ANLAYACAĞI AÇIKLIKTA ve KUR’AN’I ‘MUĞLAK VE MÜŞKİL İLAN EDENLERİN SURATINA TOKAT VURURCASINA söylüyor :

    “Biz, her şeyi, en ince noktalarına kadar ayrıntılı bir biçimde / fasıllara ayrılmış olarak açıkladık.” (İsra, 12)

    Bu ayette sadece ‘fassalnâ’ (ayrıntıladık) fiiliyle yetinilmemiş, bir de ‘tafsîlen’ şeklinde mefûl-i mutlak eklenerek AYRINTILAMA EYLEMİ PEKİŞTİRİLMİŞTİR. BU DEMEKTİR Kİ, İLAHİ AYETLERİN MUĞLAK VE MÜŞKİL OLDUĞUNU DEĞİL AÇIKÇA, İMA YOLUYLA BİLE SÖYLEMEK KATMERLİ BİR KÜFÜRDÜR. İLAHÎ AYETLERİN, HERKESİN ANLAYACAĞI ŞEKİLDE AYRINTILANDIĞINI KABUL ETMEMEK, ZAYIF AKILLI VEYA CAHİL OLMAKLA İZAH EDİLEMEZ. 

BÖYLE BİR İDDİADA BULUNMAK İÇİN, YA KÖTÜ NİYETLİ OLMAK LAZIMDIR, YAHUT DA BÜSBÜTÜN EŞŞEK...

    TAFSÎL, her şeyden önce Cenabı Hakk’ın bizatihi faaliyetlerinden biridir. Ancak tafsîl, sadece ‘BEN’in bir eylemi olarak tanıtılmaz, ‘BİZ’in eylemi olarak da öne çıkarılır. Yani Yüce Tanrı, TAFSÎLi, onurlandırmak için kendisiyle birlikte andığı diğer planların bir eylemi olarak da ifadeye koymaktadır. Her iki halde de hem geçmiş zaman hem de geniş zaman kipleri kullanılmıştır ve gösterilmiştir ki, TAFSİL sadece Kur’an döneminin değil, geçmiş zamanların da TANRISAL BİR EYLEMİdir.

    Tafsîli BİZ’in eylemi olarak veren ayetler, onun İLİM, DÜŞÜNCE, AKIL İŞLETME NASİBİ OLANLARa hitap ettiğinin altını çizmektedir. TAFSÎL, vahyin metinlerini, ‘SEVAP ALMAK’ İÇİN TELAFFUZ EDENLERe bir şey söylemez, onu TEDEBBÜR (üzerinde düşünmek) İÇİN OKUYANLARa bir şeyler verir. Şu beyyinelerdeki BİRKAÇ BOYUTLU İHTİŞAMa ve şu ilk ayetteki İLAHÎ TAAHHÜDe bakın:

    “Size ne oluyor da üzerine Allah’ın adı anılmış olanlardan yemiyorsunuz? Zorda kalışınız dışında üzerinize haram kıldığı şeyleri bizzat kendisi size ayrıntılı / fasıllara ayrılmış olarak açıklamıştır. Birçokları İLİMSİZ BİR BİÇİMDE KENDİ KEYİFLERİNE UYARAK halkı şaşırtıyorlar. Hiç kuşkusuz, senin Rabbin SINIR TANIMAZ AZGINLARI çok iyi bilmektedir.” (En’am, 119)

    Bu beyyinenin tartışmasız buyruğu şudur:  

    DİNDE BİR ŞEYİN HARAMLIĞI SADECE VE SADECE ALLAH’IN TESPİTİYLE BELİRLENİR. Ve O, HARAMLAŞTIRMAK İSTEDİKLERİNİ, KİMSENİN YORUM VE ARACILIĞINA İHTİYAÇ BIRAKMAYACAK ŞEKİLDE AYRINTILI BİÇİMDE bildirir. KESİN VE AYRINTILI, YANİ AÇIKÇA ANLAŞILAMAYACAK ŞEKİLDE BİLDİRİLMEMİŞSE HİÇBİR ŞEY HARAM İLAN EDİLEMEZ. Bu İlahî tespit, SADECE GELENEKSEL DİNCİ ZİHNİYETİN DEĞİL, GELENEKSEL DİNDAR ZİHNİYETLERİN de tuttuğu yolun TAM AKSİNİ söylemektedir. O ZİHNİYETLER, BİRİSİ İFSAT İÇİN, İKİNCİSİ İSE İYİ NİYETLE AMA YANLIŞ OLARAK, DİNİ YAPAY HARAMLARLA DOLDURMUŞ, BU KONUDA HZ. PEYGAMBER’İ DE ALLAH’IN ORTAĞI KONUMUNA GETİRİP ONA DA BİRÇOK HARAM KOYDURTMUŞTUR. Ne yazık ki bu noktada, DİNDAR ZİHNİYETLER DE ALLAH’IN YANINDA YER ALMA BAŞARISINI GÖSTEREMEMİŞ, ÇEŞİTLİ SAİKLERLE DİNCİLİĞİN YANINDA YER ALMIŞLARDIR.

    “Güneş’i ısı ve ışık kaynağı; Ay’ı, hesabı ve yılların sayısını bilesiniz diye bir nur yapıp ona evreler takdir eden O’dur! Allah bütün bunları, şaşmaz ölçülere bağlı olarak yaratmıştır. Bilgiyle donananlardan oluşan bir topluluk için ayetleri ayrıntılı kılıyor / fasıllara ayırarak anlatıyoruz.” (Yunus, 5)

    “Ayetleri ayrıntılı kılarak/ fasıllara ayırarak birer birer gözler önüne serer ki, Rabbinize kavuşacağınıza açık seçik inanasınız.” (Ra’d, 2)

    Tafsili, ‘BIZ’in eylemi olarak gösteren ayetleri de okuyalım:

    Bilgiden nasipli bir topluluk için ayetleri gerçekten ayrıntılı kılmışızdır / fasıllara ayırarak anlatmışızdır.” (En’am, 97; A’raf, 32; Tevbe, 11; Yunus, 5) “

    İyice araştırıp kavrayan bir topluluk için ayetleri biz tam bir biçimde ayrıntılı kıldık.” (En’am, 98)

    “Biz, öğüt alan bir topluluğa ayetleri ayrıntılı bir biçimde açıkladık.” (En’am, 126)

    Derin derin düşünen bir topluluk için ayetleri böyle ayrıntılı olarak veriyoruz.” (Yunus, 24)

    “İşte biz, aklını işletecek bir topluluk için ayetleri böyle ayrıntılı olarak / fasıllara ayrılmış olarak sıralıyoruz.” (Rum, 28)

    Kur’an’ın bir ‘MUFASSAL KİTAP’ olduğunu biraz önce gördük. Onun bu vasfı üzerinde duran beyyine sadece En’am 114 değildir. Şu beyyineler de, KUR’AN’ın ‘KİTAP’ KARAKTERİnin omurgasındaki değerlerin en önemlilerinden birinin TAFSİL olduğunu bildiriyor:

    “Hakim ve Habîr olandan bir kitaptır ki bu, ayetleri önce muhkem kılınmış, sonra ayrıntılı hale getirilmiş / fasıl fasıl anlatılmıştır.” (Hûd, 1)

    Bilgi ile donanmış bir toplum için, ayetleri, Arapça bir Kur’an halinde ayrıntılı kılınmış bir kitaptır bu! Muştulayıcı ve uyarıcı olarak indirilmedir. Onların pek çoğu yüz çevirdi; kulak verip dinlemezler onlar.” (Fussılet, 3-4)

    MUFASSAL kitaptaki MUFASSALLIK sıradan bir MUFASSALLIK değildir. Peki, nasıl bir MUFASSALLIKtır? A’raf 52. ayet, bu soruya verdiği cevapta, sadece tutarlı bilgilere sahip ayrıntılı bir kitabı değil, bilimsel-akademik anlamıyla da seçkin sınıflamalar sergileyen bir kitabı tanıtmaktadır ve o kitap Kur’an’ın ta kendisidir. O kitabın, İNDİĞİ DEVİR VE COĞRAFYADAN ÇOK, BİLGİ TOPLUMUNUN KİTABI olduğunu gösteren şu mucize beyyineye bakın:

    “Yemin olsun ki, biz onlara, ilme uygun biçimde ayrıntılı kıldığımız / fasıllara ayırdığımız bir kitap getirdik. İnanan bir topluluk için bir kılavuz, bir rahmettir o.” (A’raf, 52)

    Kendisini böyle tanıtan bu kitabı, MEZARLIKLARDA SADECE KELİMELERİNİ TELAFFUZ EDEREK ‘SEVAP ALMAK’ İÇİN OKUYAN BİR KİTLENİN, İKİYÜZ METREYE BİR CAMİ YAPMAYI BU KİTABIN DİNİNİ İHYA SAYMASININ YARATACAĞI İBRET, DEHŞET VE HÜSRANIN TAKDİRİNİ VİCDANI ÇÜRÜMEMİŞ İNSANLARA BIRAKIYORUZ.

VAHYİN TEBYÎN İŞLEVİ

    Tebyin : AYRINTILARI VE KANITLARIYLA BİLDİRMEK, SÖZÜ TAM ANLAŞILIR ŞEKİLDE SÖYLEMEK anlamlarındaki TEBYÎN tabirinin kökü olan BEYAN‘dan doğan kelimeler Kur’an’da, isim ve fiil olarak 240 küsur yerde kullanılmıştır. 

    Döküm şöyle verilebilir:

    Beyan: Biraz sonra açıklanacaktır.

    Tebeyyün: 18 kez kullanılmıştır. Beyan edilmiş olma durumu, apaçıklık. Bir şeyin beyan edilmiş olduğunun anlaşılması. Kur’an, mensuplarından HER KONUDA TEBEYYÜNÜ ESAS ALMALARINI istemektedir. Tebeyyün, en kişisel fıkhî meselelerden en sosyal-kamusal meselelere kadar her alanda esas alınacaktır. (bk. 2/187; 4/94; 41/53; 49/6)

    Tibyan: Aynı zamanda Kur’an’ın sıfatlarından biri olan (bk.16/89) bu kelime, KUŞKU BIRAKMAYACAK ŞEKİLDE AÇIKLAYAN demektir.

 

    İstibane: BEYAN EDİLMESİNİ İSTEMEK, BEYAN EDİLMİŞ OLDUĞUNU GÖRMEK. İki kez kullanılmıştır, (bk. 6/55; 37/117)

    Beyyine: AKIL VEYA DUYGU AÇISINDAN APAÇIK KANIT demektir. (Râgıb, beyan mad.) 

    19 kez tekil, 52 kez çoğul olarak (BEYYİNÂT) kullanılmıştır.

    Mübeyyin-mübeyyine: BEYANA BAĞLANMIŞ OLAN ŞEY, BEYYİNE İLE BELGELENMİŞ SÖZ VE İDDİA, SÖZ VE İDDİAYI BEYYİNEYE BAĞLAYAN ŞEY. BÜTÜN İDDİA VE DEĞERLERİ BEYYİNEYE DAYALI TEZ VE İDDİA. 

    Üç yerde tekil, üç yerde de çoğul (MÜBEYYİNÂT) olarak kullanılmıştır. İlahî ayetlerin sıfatlarından biri de ‘MÜBEYYİN’dir. (bk. 24/34, 36; 65/11)

    Mübin: Vahyin (bk. 6/59; 10/61; 11/6; 27/75, 79; 34/3; 36/12; 44/19; 51/38), Kur’an’ın, peygamberlerin (bk. 7/184; 11/25; 15/89; 22/49; 26/115; 29/59; 38/70; 43/29; 44/13; 46/9; 51/50; 67/26; 71/2;), tebliğin (bk. 5/92; 16/35, 82; 24/54; 29/18; 36/17; 64/12) TEMEL SIFATLARINDAN BİRİDİR.

    MÜBÎN, KUR’AN’IN SIFATLARINDAN BİRİ OLARAK ALINDIĞINDA, İLAHÎ KİTABIN BİR BAŞKA SIFATI OLAN ‘MUFASSAL’ KAVRAMIYLA BİRLİKTE DEĞERLENDİRİLMELİDİR. KUR’AN HEM MUFASSAL HEM MÜBEYYİN HEM DE MÜBÎN KİTAPTIR.

    Kur’an’ın mübîn sıfatı 11 yerde açıkça ifadeye konmuştur: 5/15; 12/1; 15/1; 16/103; 26/2,195; 27/1; 28/2; 36/69; 43/2; 44/2)

    Bu kitap, söylemek istediğini, muhatabının rahat ve tam anlayacağı şekilde söyler; akıl ve duygu açılarından kanıta bağlı olarak söyler. Bunun içindir ki, söylediklerinin tümü beyyine ve mübeyyin karakteri taşır. Başka bir deyişle, Kur’an, sanıya dayalı söz söylemez. Çünkü Kur’an, sanıyı, hak adına bir değer olarak kabul etmemektedir:

    “GERÇEK ŞU Kİ, SANI (zan), HAK ADINA HİÇBİR DEĞER İFADE ETMEZ.” (Necm, 28)

    TANRISAL BİR FAALİYET OLARAK BEYAN VE TEBYÎN

    Beyan: Aynı zamanda Kur’an’ın adlarından biri olan BEYAN (bk. 3/138), BİR ŞEYİ APAÇIK KILMAK, BİR ŞEYİN ÜSTÜNDEKİ ÖRTÜYÜ KALDIRMAK, İYİCE ANLAŞILIR HALE GETİRMEK demektir. Kelama beyan denmesi, beyanın, kelamdaki anlamı açığa çıkarması yüzündendir. Kelamın müphem ve mücmelini açıklayan söze de BEYAN denmiştir. Bu anlamda Kur’an’ı beyan etmek hak ve yetkisi de Tanrı’nındır. “Onun beyanı da bize düşer.” (Kıyame, 19) buyurulmuştur. (Râgıb, el-Mufredat)

    Varlık ve oluşta gerçek BEYAN sahibi Yaratıcı’dır. Yaratıcı, bu BEYAN GÜCÜNDEN İNSANA DA NASİP VERMİŞTİR. Ve BU NASİBİ ONA BİZZAT KENDİSİ ÖĞRETMİŞTİR. Şu beyyineye bakın:

    “O rahman. Yarattı insanı. Öğretti ona beyanı” (Rahman, 4)

    İnsana beyan öğretilmiştir, ama unutmayalım ki, Cenabı Hak, Kur’an’ın beyanını, yani onu açıklama ve yorumlama işini kendisi üstlenmiştir. Kur’an adına şunu bilmek ve bildirmek zorundayız: 

Allah, Kur’an’ın hem MÜNZİL‘i (indiricisi) hem de MÜBEYYİN‘i (açıklayıcısı) ve müfessiridir. 

Başka bir ifadeyle, Kur’an’ın en büyük müfessiri Allah’tır. İlk vahyedilen surenin İLK BEŞ AYETİNDE OKUMAK VE KALEM ARASINDA İRTİBAT KURULURKEN, ‘ALLAH’IN ÖĞRETMENLİĞİ’ daha ilk anda öne çıkarılmıştır:

    “O’dur kalemle öğreten/kalemi kullanmayı öğreten O’dur! İnsana bilmediğini öğretti. (Alak, 4-5)

    Allah’ın öğretmesi de dahil, öğretme ve öğrenmeyle kalem ve okuma arasında irtibat kurulmuştur. Rahman suresi 4. ayet de dikkate alındığında, beyanla kalem ve okuma arasındaki irtibat da belirginleşecektir.

    Kur’an’ın bir adının BEYAN olması, BEYAN meselesi üzerinde büyük bir hassasiyetle durulması, müslüman aydınları ilk günden itibaren, BEYAN konusunda çok yoğun bir düşünsel faaliyete sevk etmiştir. Her şeyden önce, BEYAN, edebiyattaki BELAGAT ilmi‘nin en esaslı dalı olarak öne çıkmaktadır. Bu alanın ilk ve aşılmamış eseri, dâhi düşünür ve edip el-Câhız (ölm. 255/869) tarafından yazılmıştır ki, üzerinde olduğumuz konuda adı bile başlı başına bir mesajdır: ‘EL-BEYAN VE'T-TEBYİN’.

    BEYAN‘ın Kur’ansal yapısı, onunla ilgili çalışmaların edebiyat alanıyla kayıtlı kalmamasını sağlamıştır. Kur’an’ı anlamaya yönelik bütün disiplinlerde BEYAN konusu bir biçimde ele alınmıştır. İlginçtir, fıkıh alanının anıt isimlerinden biri olan İmam Şâfiî (ölm. 204/820), fıkıh metodolojisinde kronolojik sıralamada ilk sayılan ünlü eseri er-Risale’de BEYAN konusuna geniş yer vermiştir. İmam Şâfıî’nin BEYANla ilgili tespitleri, Hanefî fıkhının müfessir fakîhi el-Cassâs (ölm. 370/980) tarafından, el-Usul fi’l-Fusul adlı eserde ağır biçimde eleştirilmiştir. Tespitleri ne olursa olsun, fıkıh metodolojisiyle uğraşan hemen bütün müellifler, eserlerinde, BEYAN konusunu ciddi biçimde ele almışlardır.

    Fıkıh metodolojisi (usûl-i fıkh) alanında yazılan eserlerde, Kur’an’daki BEYANın (yani, KUR’AN’IN KENDİ KENDİSİNİ AÇIKLAMAYA YÖNELİK VERİLERİNİN) beş başlık altında tespit edildiğini görmekteyiz:

    1. Takrir Beyanı: Sözün, mecaz anlamda kullanılması ihtimalini ortadan kaldıran beyandır. En’am suresi 38. Ayette “Kanatlarıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki...” ifadesi vardır. Bu ifade, ayette geçen kuşun mecazî anlamda kullanılmadığını kesinleştirmektedir. Hicr suresi 30. ayette, meleklerin Âdem’e secde etmelerinden bahsedilirken “Bütün melekler hep birlikte secde ettiler” denmektedir. Buradaki ‘bütün’ ve ‘hep birlikte’ kelimeleri, bir kısım meleklerin secde etmedikleri ihtimalini ortadan kaldırmaktadır. İşte bu tür beyanlara, takrîr beyanı denmiştir. Takrîr beyanı, sözdeki vurguyu tartışma üstü hale getiren beyandır.

    2. Tağyir Beyanı: Genellik ifade eden sözlerde, istisna edilmesi gereken noktalan açıklayan beyanlardır. Mesela, Bakara suresi 275’te “Allah, alışverişi helal kılmıştır” deniyor. Bu bir genel ifadedir. Aynı ayet, “Allah, riba‘yı haram kılmıştır” beyanıyla riba‘yı istisna ederek helal alışverişler dışına atmıştır. Bu tür beyanlara tağyir (değiştirme) beyanı denmiştir.

    3. Tefsir Beyanı: Kur’an’ın herhangi bir yerinde geçen bir ifade veya kelimenin, bir başka yerdeki ifade veya kelimeyle açıklanmasıdır.

    Bu durumda, açıklayan kelime veya ifadeye MÜFESSİR, açıklanan kelime veya ifadeye MÜFESSER denmektedir.

    Hırsızların cezalandırılmasını düzenleyen Mâide 38, ELİN KESİLMESİ GEREKTİĞİni ifade ederken ‘kat’ (kesmek) kökünden bir fiil kullanmaktadır. Buradaki ‘kesme’, tefsire muhtaçtır. Yani elin tamamı mı kesilecek, yoksa bir kısmı mı? Yoksa, elin bir yeri çizilip işaretlenerek, o kişinin hırsızlık yaptığına bir işaret mi bırakılacaktır? 

    Süyûti‘nin de söylediği gibi, BEYAN, bu ihtimallerin tümüne müsaittir. Yani buradaki kat’ (kesmek) sözcüğü yoruma muhtaç (MÜFESSER) bir beyandır. 

    Bu MÜFESSER TABİR, Kur’an’ın bir başka yerinde tefsir edilmiştir: 

    Hz. Yusuf‘un serüveni anlatılırken (Yusuf suresi, 31) bu kat’ (kesmek) kelimesi, elin kanatılacak şekilde kesilmesi, ama elin tümünün veya bir kısmının kesilip atılmaması anlamında kullanılarak, hırsızlığın cezasını düzenleyen ayetteki kat’ın (kesmenin) bir ‘KANATIP ÇİZEREK İŞARETLEMEK’ olması gerektiği gösterilmiştir. 

    YANİ, YUSUF SURESİ 31. AYET, MÂİDE 38. AYETİ TEFSİR ETMİŞTİR. BU DA BİR TEFSİR BEYANIDIR.

    İLK KEZ TARAFIMIZDAN GÜNDEME GETİRİLEN İKİ ÖRNEK VERELİM.

    BİRİNCİ ÖRNEK: Kur’an, şirkin kötülüğünü anlatırken müşriklerin affedilmeyecek büyük bir günah işlediklerini bildirmektedir. Öte yandan, iniş sırasıyla sondan ikinci sure olan Tevbe suresinin 114. ayetinde Hz. İbrahim’in müşrik babasından söz edilirken onun ‘ALLAH’IN DÜŞMANI’ olduğu bildirilmiştir BU AYETE DAYANARAK BÜTÜN MÜŞRİKLERIN ALLAH DÜŞMANI OLDUĞUNU SÖYLEYEBİLİYORUZ. Çünkü Hz. İbrahim’in babası, müşrik olduğu için ‘ALLAH'IN DÜŞMANI’ olarak nitelendirilmiştir. O halde, bu ayet, şirk ve müşrik kelimelerinin tümünün bir müfessiridir. Bu beyan da, bir tefsir beyanıdır.

    İKİNCİ ÖRNEK: Hz. İbrahim, müşrik babasına şöyle diyor:

    “Babacığım, şeytana kulluk etme! Çünkü şeytan Rahman’a isyan etmişti. Babacığım, ben sana Rahman’dan bir azap dokunmasından, böylece şeytanın dostu haline gelmenden korkuyorum!” (Meryem, 44-45)

    Bu BEYYİNELER, Hz. İbrahim’in müşrik babasının şahsında ŞİRKİN, AYNI ZAMANDA ŞEYTANA KULLUK OLDUĞUnu ifadeye koymaktadır. O halde Meryem 44. ayet de bir müfessir ayettir ve bir tefsir beyanı taşımaktadır.

    4. Zaruret Beyanı: Sözde, açıklanan kısımlardaki verilerden açıklanmayan noktaların zorunlu olarak ortaya çıkmasıdır.

    Nisa 11. ayet şöyle der: “Müteveffanın çocuğu yoksa ve ona anası ile babası mirasçı olmuşsa, anasına üçte bir hisse düşer.” Bu ayetin verilerinden, böyle bir durumda babaya üçte iki hisse düşeceği zorunlu olarak anlaşılır.

    5. Tebdil Beyanı: Bu tür beyanın terimsel adı NESİH‘tir. Yani, önceki bir beyanla getirilen hükmün daha sonraki bir beyanla geçersiz kılınması.

    Tebyin : beyanda bulunmak demektir. Bir adı da Beyan olan Kur’an, aynı zamanda beyanlarının beyanını da getiren kitaptır. Eğer, bizatihi Beyan olan Kur’an’ın bazı yerlerinde, bütün açıklığa rağmen anlaşılma zorluğu yaşanırsa, o zorlukları aşmayı yine Kur’an sağlayacaktır. Kur’an’ın MAHBAT‘I (İNDİĞİ BENLİK) olan Hz. Peygamber bile bu zorluğu kendi kendine aşamaz. Ona indirilen beyanın ikinci kez beyanı da Kur’an’la mümkündür ve Kur’an’la yapılmalıdır.

    Şu beyyine bu bakımdan çok ibret vericidir:

    “Sana bu zikiri / Kur’an’ı vahyettik ki, kendilerine indirileni insanlara açık seçik beyan edesin de derin derin düşünebilsinler.” (Nahl, 44,64)

Bütün bunlar gösteriyor ki, beyan, ulûhiyetin temel faaliyetlerinden biridir. Bu temel faaliyet bazı ayetlerde doğrudan doğruya Cenabı Hakk’a izafe edilerek, bazı ayetlerde ise ‘BİZ’ çoğul öznesine izafe edilerek öne çıkarılmıştır.

    Beyanın Zâtı İlahî’ye izafe edildiği ayetlerde şu ifade şekli kullanılmaktadır:

    “Allah, ayetlerini işte böyle beyan eder.” (Bakara, 187, 219, 221, 230, 242, 266; Âli İmran, 103; Nisa, 26, 176; Mâide, 89; Tevbe, 115; Nahl, 39,92; Nur, 18,58,59,61)

    Beyanın ‘BİZ’ öznesine izafe edildiği ayetlerdeki ifade şekli ise şöyledir:

    “Kuşkusuz, bİZ sizin için ayetleri açık bir biçimde bildirdik / beyan ettik” (Bakara, 118; Âli İmran, 118. Ayrıca bk. 5/75; 22/5; 6/105. 

    Beyanla amaçlanan ‘APAÇIKLIK’, bir ULÛHİYET FAALIYETİ olarak öylesine önemsenmiştir ki, bu bir yerde ‘BEYAN’ ve ‘TAFSİL’ kelimeleri birlikte kullanılarak ifadeye konmuştur:

    “İşte BİZ, ayetlerimizi bu şekilde ayrıntılı kılıyoruz ki, günaha sapmışların yolu açık seçik ortaya çıksın / günaha sapmışların yolunu açık seçik göresin!” (En’am, 55)

    Ayette kullanılan ‘NUFASSILU’ ve ‘TESTEBÎNE’ fiilleri, TAFSİL ve BEYAN köklerinden türetilmiş fiillerdir. 

    Birincisi ‘tefîl’, İkincisi ‘istif‘al’ kalıbından. İlave edelim ki, fillerin sülasî (üçlü) kalıptan değil de humasî (beşli) ve südasî (altılı) zâid (fazla harfli) kalıplardan kullanılması, TAFSIL ve BEYANda çok titiz davranıldığına bir kelam harikasıyla dikkat çekiştir. Çünkü FİİL KALIPLARINDA HARF FAZLALIĞI, anlamın zenginleştirilip kuvvetlendirildiğine delâlet eder. Özgün gramatik ifadesiyle, “Ziyâdetü’l-hurûf tedüllü ‘alâ ziyâdeti’l-ma’na.”

    TEBYÎN faaliyetinin bir İlahî faaliyet olması, onun, aynı zamanda bir NEBEVÎ FAALİYET olmasını da gerekli kılmıştır. Bunun içindir ki, bütün nebiler ‘MÜBÎN’ (söylediğini apaçık söyleyen, tam anlaşılacak şekilde söyleyen) benliklerdir. Yukarıda, ‘MÜBÎN’ alt başlığıyla gördük ki, nebilerin bu niteliğine 13 yerde temas edilmiştir.

    Evet, Tanrı ve onun vahyi, MÜBÎN olduğu gibi, bu vahyi insanlara ulaştıran PEYGAMBERLER DE MÜBÎNDİR. 

    Yine yukarıda gördük ki, TEBLIĞin bizzat kendi malzemesi de MÜBÎN kılınmıştır. Bunca MÜBÎNden sonra, nasıl oluyor da tanrısal kelam, hâşâ, müşkil, muğlak, zor, anlaşılmaz, birileri araya girmeden kavranamaz oluyor!?!

    Kur’an müminlerinin, HEM TARİHİ VE HEM DE ONU SARAY SOFRALARINDA YAZANLARI sorgularken bu Kur’ansal gerçekleri unutmaması gerekir. Peygamberler, MÜBÎN Tanrı’nın MÜBÎN vahyini insana MÜBÎN kelam halinde tebliğ ederken, MÜBÎN elçiler olarak konuşurlar. Yani SÖYLEYECEKLERİ ŞEYİ, APAÇIK, ANLAŞILIR ŞEKİLDE SÖYLERLER

    Muhatabın onlan anlaması için, aracılara, şefaatçılara, insanların ağızlarına tükürerek ‘FEYZ BASTIKLARINI’ söyleyip HALKIN KESELERİNİ VE KASALARINI TALAN EDEN KOMİSYONCULARA, HARAÇ VE HURUÇ ÇETELERİne ihtiyaç yoktur. Yeter ki, muhatap, Allah’ın İLK FERMANI VE FARZ YAPTIĞI İLK İBADETİ olan “OKU!” emrine hakkıyla riayet etmiş olsun!

 

Yorumlar

Popüler Yayınlar