DİN ADAMI DENİNCE
Yaşar Nuri Öztürk merhûmun “KUR’AN’I TANIYOR MUSUNUZ? O’NU HİÇ OKUDUNUZ MU!” adlı kitabından iktibasa devam ediyoruz
*************
DİN ADAMI DENİNCE
Kur’an, engizisyona giden yolları tıkamıştır. Her şeyden önce, din sınıfı ve ruhbaniyet kabul etmez.
Ruhbaniyet, Tanrı adına bir uydurmadır.
(Hadîd, 27)
Din sınıfı olmayınca, din kisvesi de yoktur.
Vahyin muhatabı olan Hz. Muhammed, hitap ettiği insanların herhangi birisi gibi giyinmiştir.
İslam’ın istediği, setri avrete (belirlenen yerlerin örtülmesine) riayettir.
Bunun şeklini, rengini, desenini, kalınlık ve inceliğini, iklim ve zaman belirler.
Nijerya’daki müslüman ile Sibirya’daki müslümanın, setri avreti yerine getirirken uyacakları şekil ve tip, elbette farklı olacaktır.
Bu gerçek, Seyyid Kutup gibi gelenekçilik kulvarında yer aldığı kabul edilen bir düşünür tarafından bile çok net biçimde kabul ve itiraf edilmiştir.
Tarafımızdan Türkçeleştirilen sarsıcı eseri ‘İslam-Kapitalizm Çatışmasında, şu satırları yazıyor:
“İslâmî kıyafet-İslamî olmayan kıyafet diye bir şey yoktur. İslam, insanlara belli giysiler tayin etmemiştir. Giyiniş, iklim ve tarihsel geleneklerle ilgilidir.
Hz. Peygamber ne cübbe giymiştir ne kaftan. Kavuk da örtmemiştir.
O, çağının ve toplumunun giydiği neyse onu giymiştir.
Müslümanlar da öyle yapmalıdır.
İranlı İran giysisini, Mısırlı Mısır giysisini giyecektir.
Birtakım insanlar neden elbiseleriyle ötekilere üstün olacakmış!?
İslam dininde ne din adamları vardır ne de aracılıklarıyla ibadet edilen ruhbanlar.”
“Din hizmetlerine gelince, mesela imamlık için devlet hâzinesinden maaş ödenemez.
İmamın ders okutmak, temizlik, bekçilik gibi imamlığa ek bir görevi varsa o ayn.
Bir kere, namaz kıldırmak belli bir kişiye tahsis edilemez.
Namaz için toplananların en ehil olanı kimse imamlık ona verilir.
Cuma namazı hariç herkes ibadetini tek başına yapabilir.”
(Seyyid Kutup, İslam-Kapitalizm Çatışması, 101-102)
Engizisyona giden yolların tıkanması, burada da noktalanmaz.
Kur’an, resmî mabet kavramına da yer vermemektedir.
Yaratılanın Yaratan’a secde ettiği her yer mabettir, mescittir.
Ve Kur’an’ın tebliğcisi Hz. Peygamber “Bütün yeryüzü bana mabet yapılmıştır” diyerek bu ilkeyi ölümsüzleştirmektedir.
Kur’an’a göre, bütün meşru fiiller (salih ameller) ibadettir.
Hz. Peygamber’in ifadesiyle "Kişinin, dostunun yüzüne tebessümü bile ibadettir.”
İbadet için özel yere ihtiyaç olmadığı gibi, bir lidere de ihtiyaç yoktur.
Resmî imam, geleneğin bir kabulüdür, dinin emri değil.
İbadet için toplananlardan biri imamlığı üstlenir veya herkes ibadetini tek başına yapar.
Üzerinde olduğumuz konuda en hayatî ve belirleyici ilke şudur:
Kur’an, manevî hizmet veya irşat olayını ücretsiz-karşılıksız bir faaliyet olarak görür.
Bu faaliyet, belli bir sınıfın tekelinde değildir. Her mümin, bilgi ve imkânları ölçüsünde bu hizmete katılır ve katılmalıdır.
Ücret isteyenler manevî önder olamazlar, onlardan doğruya ve güzele kılavuzluk beklenemez. (Yasîn, 21)
Kur’an, manevî önderlikten karşılık beklemeyi “Allah’ın ayetlerini basit bir ücret mukabili satmak” (Bakara, 41) diye nitelendirir.
Bunu yapanlar, “İnsanlara doğruyu ve güzeli buyurup kendi benliklerinizi unutur musunuz?” (Bakara, 44) şeklinde azarlanır.
Bu azarlananların “din adamları” olduğunu söylemeye bile gerek yoktur.
Muazzez İslam Peygamberi, bir kıyafet ve sınıf sömürüsü ile Allah’ın dinine musallat olanlardan şöyle bahsediyor:
“Mahşer günü Allah’ın en şiddetli azabına uğrayacak olanlar, giysileri peygamber giysisi, fiilleri ise saldırgan ve zalim (cebâbire) davranışı olan kişilerdir.”
Kur’an, toplumda üstünlük sebebi olarak sadece ilme yollama yapmaktadır.
Takva bile sadece Allah ile insan arasında üstünlük ölçüsüdür; insanla insan arasında değil.
Kur’an, insanlar arasında üstünlük ölçüsü olarak ‘ehliyet ve liyakat’i esas almıştır.
İlim, ehliyet ve liyakat değerlerinin başında gelir.
Dindarlık, ehliyet ve liyakat ifade etmez. Çünkü dindarlığa riya bulaşabilir.
Riyanın devreye girdiği alanlar, ehliyet ve liyakat alanları değildir.
Ehil olan iş yapmalı ve ehil olan ödüllendirilmelidir.
Takvayı insanların insanlar tarafından ödüllendirmesi için gerekçe sayan geleneği Kur’an yıkmıştır.
Takvayı sadece ve sadece Allah ödüllendirecektir.
İslam tarihinde, yaratıcı devre bitip miras yeme süreci başlayınca, kıyafeti sömürmek üzere bir ‘kutsal sınıf, din sınıfı’ oluşturma ihtiyacı, daha doğrusu illeti ortaya çıktı.
Yaratıcılığı olanlar kutsallaştırılmaya ihtiyaç duymazlar.
Çünkü onlar ürettikleri eserler ve değerlerle zaten önde gider, takdir görürler.
Kutsallık maskesine ihtiyaç duyanlar, riyayı saltanat aracı, halkın sırtından geçinmeyi de hayat tarzı yapanlardır.
Din sınıfı ‘namertlik sınıflarının önde gelenidir.
Bu yapay sınıf, yeni fikirler üretmek ve yaratıcı hamleler ortaya koymak yerine politikayla, vakıflarla, saltanatla koklaşarak İslam’ın ruhuna ters bir gelişmeye vücut verdi.
Yozlaşma ve bilgisizlik arttıkça, bu kemirici illet de büyüdü. Ve günümüze geldik...
Üstünlük ölçüsü olan hizmet ve ilimden uzak kalmış insanlar, yapay üstünlük yolları aramaya başlamış ve kendilerine sunulan şu namert slogana sığınmışlardır:
“İlim ve araştırma önemli değil, dava adamı olmak esastır.”
Bu sloganın ruhlara akıttığı zehir, kendisini “Oku” emri üzerine oturtan bir kitabın bağlılarından bazılarını neredeyse, okumaya ve düşünmeye düşman hale getirdi.
Böylece onlar, çağlar öncesinin gayretlerine dayanan ürünleri, olduğu gibi tekrar etmeyi, hatta putlaştırmayı Allah’ın emri gibi sunmaya başladılar.
Bunun aksini yapmak çalışmayı, çile çekmeyi gerektiriyordu.
Böyle bir çileyi üstlenmeye ne kendilerinin niyeti vardı ne de onları kullananların.
DİN SINIFI, ŞİRK ÜRETEN BİR SINIFTIR
Din sınıfı (din bilginleri değil), zulüm ve şirk üreten bir sınıftır ve tarih boyunca böyle gelmiştir, böyle gitmektedir.
Din sınıfı veya din adamları denen zümrenin birer şirk üretici olduğunu Kur’an ve Peygamber’den öğreniyoruz.
Bunun içindir ki, Kur’an’ın böyle bir sınıfa sıcak bakması aklın apaçıklık ilkelerine aykırı olurdu.
O yüzdendir ki İslam ne din sınıfına izin verir ne de din adamlığı diye bir mesleğe.
Bu tabirler vahyî metinler içinde kelime olarak bile geçmemektedir.
Örtülü şirkin dini istila etmesinde en çok işleyen yol, din temsilcisi sayılan kişilerin (haham, rahip, sahabe, imam, şeyh, mürşit, üstad, efendi, ahunt, seyyid, vs.) rabler haline getirilmesidir.
Kur’an, tam bu noktada, tevhidi şirk bataklığına çeken ehlikitap kitleleri örnek göstererek insanlığı dikkatli olmaya çağırıyor:
“Hahamlarını ve rahiplerini Allah’ın yanına yöresine konan rabler edindiler. Meryem oğlu Mesih’i de öyle. Oysa kendilerine, biricik Tann olan Allah’a ibadet etmeleri emredilmişti. Allah yoktur O’ndan başka. Onların koştukları ortaklardan beridir O.” (Tevbe, 31)
Geleneksel idare-i maslahatçı zihniyetler bu ayette korkunç bir anlam kaydırması yaparak şöyle bir meal yaratmaktalar:
“Allah’ı bırakıp da.....rabler edindiler...”
Böyle bir çeviri doğru değildir.
Kur’an asla böyle söylemiyor.
Kur’anda çokça geçen ve şirkin tanıtımını yapan ayetlerde omurga kavram olan ‘min dûnillah’ tamlamasının, geleneksel meallerde kullanıldığı gibi, Allah’ı bırakmak’ diye bir anlamı asla yoktur. Tam tersine, Kur’an bu tabiri kullanarak, şirk çocuklarının Allah’ı inkâr gibi bir tutumlarının olmadığı gerçeğine (ki bu gerçek Kur’an tarafından defalarca ifade edilmiştir) vurgu yapmaktadır.
Müşriklerin yaptığı, Allah’ı inkâr ve ret değil, Allah’ın yanına yöresine birtakım yedek ilahlar koymaktır. Zaten, ‘dûn’ edatı, yanında yöresinde, berisinde demektir.
Müşrikler Allah’ı bırakmadılar, O’nu asla inkâr etmediler.
Yaptıkları, Allah’ı tepeye oturtup O’nun altına yedek ilahlardan bir panteon yerleştirmekti.
Ve işin bam teli de buradadır.
Şirkin zulüm ve yıkımı buradan kaynaklanmaktadır.
Din adına istismar ve aldatmaların omurgasında da bu vardır.
Bu böyle olduğu içindir ki, Kur’an’ın din anlayışı adına şunu rahatlıkla söyleyebiliriz:
Açık ve katıksız bir ateizm veya dinsizlik, şirke bulaşmış sahte bir dinden daha iyidir, daha az tehlikelidir.
Çünkü:
1. Böyle bir ateizmin din adına kimseyi aldatmak gibi bir namertliği de yoktur, şansı da,
2. Böyle bir ateizm, gerçek dine dönüş ümidini yok etmemektedir.
Kur’an, din temsilcilerinin rabler edinilmesindeki hesapçılığın maskesini düşürmekle kalmamış, bu hesapçılığın ‘Allah ve cennet’ yazılı pankartının sakladığı egoizmi de ortaya çıkarmıştır.
Az önceki beyyinenin iki ayet sonrasında yer alan şu uyarıya bakın:
“Ey iman sahipleri! Şu bir gerçek ki, hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını sahte gerekçelerle tıka basa yerler de halkı Allah’ın yolundan geri çevirirler.”
Nihayet Kur’an, din ve dindarlık adına söz söyleyen tüm kitleleri, örtülü bir şirkin pençesine düşmemeleri için saf ve berrak tevhide çağırıyor.
Çağrının temel hedeflerinden biri de ‘insanın insanı rab edinmesinin önlenmesi’dir.
İnsanlığa on beş asır önce iletilen şu birlik çağrısına bakın:
“Ey yahudiler ve hristiyanlar! Bizim ve sizin aranızda aynı olan bir gerçeğe gelin: Yalnız Allah’a tapalım, ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım, birbirimizi Allah’ın berisinden rabler edinmeyelim.” (Âli İmran, 64)
Bütün tefsir ve hadis kaynaklarının ortak beyanına göre, bu ayetin inişi üzerine, Peygamberimize, “İnsanları Rabler edinmek nasıl olur?” diye sormuşlardı.
Cevap, üzerinde olduğumuz konu bakımından tam bir mucizedir:
“İnsanları rab edinmek, din adamlarının sözlerini Allah’ın sözleri gibi kabul etmekle vücut bulur.”
Bu ayetin indiği sıralarda müslüman olmuş hristiyanlardan biri, Hz. Peygamberin az önceki yorumu üzerine, ona ince bir itirazda bulunarak şöyle diyor:
“Biz o din adamlarını nasıl rab edinmiş oluruz?! Biz onlara ibadet etmiyorduk.” Peygamberin cevabı, şirk bahsinin en hayatî noktalarından birini aydınlatıyor.
Şöyle buyuruyor Yüce Peygamber:
“Onlar size birtakım şeyleri helal, birtakım şeyleri de haram ediyordu, siz de buna uyuyordunuz, değil mi?”
Soruyu soran, “Evet, öyle yapıyorduk” deyince Hz. Peygamber son noktayı koyuyor:
“İşte, onların o yaptığı ve sizin o kabulünüz şirkin ta kendisidir ve benim anlatmak istediğim de odur.”
Yorumlar
Yorum Gönder