KUR’AN DİN KİSVESİNİ YIRTAN KİTAPTIR

Yaşar Nuri Öztürk’ün “KUR’AN’I TANIYOR MUSUNUZ? O’NU HİÇ OKUDUNUZ MU?” adlı eserinden aktarmaya devam ediyoruz.

*************

DİN KİSVESİNİ YIRTAN KİTAP : KUR’AN

Kur’an, din sınıfını yıkışının bir uzantısı olarak din kisvesini de yırtmıştır. Çünkü bunların biri ötekini davet eder, besler. 

Ya hiçbiri olmayacaktır, ya da ikisi birden olacaktır. 

Nitekim din sınıfının olmaması gerektiği yolundaki açık talebe karşı çıkamayan gelenek, bu sınıfı resmî olarak oluşturamamıştır ama ARAP ÖRFLERİNDEN YÜRÜYEREK YARATTIĞI YAPAY DİN KİSVESİNİ KULLANARAK YAPAY BİR DİN SINIFI YARATMAYA MUVAFFAK OLMJŞTUR.


BAŞA OTURTULAN PUTLAR :


GİYSİYİ, ÖZELLİKLE BAŞA GİYİLEN ŞEYLERİ PUTLAŞTIRMANIN TARİHİ ÇOK ESKİDİR. BAŞA GİYİLENİN PUTLAŞTIRILMASI TUTKUSUndan büyük acı çeken kitlelerden biri de TÜRKLER’dir. 

Burada, önce SARIK, sonra FES, sonra da TÜRBAN üzerinde durmak gerekir. 

Biz bu­rada, konumuz gereği SARIK üzerinde duracağız.

"SARIK ARAB’IN ALÂMETİDİR” diyor Hz. Ali. 

Ne yazık ki, sarığı İSLAM’I ARAPLAŞTIRMANIN bir aracı olarak asırlarca kullanan­lar, bu Arap’ın alametini İslam’ın alameti yaparak EVRENSEL İSLAMI YEREL VE YÖRESEL BİR ARAP İDEOLOJİSİNE dönüştürdüler. 


Sarık-fes (daha sonra fes-şapka ve türban) tartışma ve dalaş­masının arka planında işte bu ARAPLAŞTIRMA gayretinin yarat­tığı FETİŞİST TUTKU yatmaktadır.


Sarık, İSLAM’DAN ASIRLARCA ÖNCE Arab’ın başına giydiği başlık­tı. Arap Yanmadası’nın iklim koşullan ve çevre şartlarının zorunlu kıldığı bir giysiydi. 

ONU İSLAM GETİRMEDİĞİ GİBİ, önce­ki dinlerden biri de getirmemişti. Getiremezdi. 

DİN EVRENSEL-ZAMAN ÜSTÜ İLKELERİ GETİRİR ; yöresel ve yerel gelenekleri değil. 


Özellikle KUR’AN, yöresel ve yerel geleneklerin DİNLEŞTİRİLMESİNİ ‘ŞİRK’ olarak göstermektedir. 

Ve İslam, DİN SINIFI VE DİN KİSVESİ KABUL ETMEMEKTEDİR.


SARIK, tıpkı diğer Arap gelenek ve kabulleri gibi, İslam’ı ARAP İDEOLOJİSİNE DÖNÜŞTÜRMENİN  bir aracı olarak kullanıldı. 

Bu kullanımı DİNLEŞTİRMEK İÇİN, benzeri konularda olduğu gibi, HADİS UYDURMA YOLUNA GİDİLDİ. 

‘Yüzyılımızın Hadis Allâmesi’ olarak adlandırılan Nâsıruddin el-Elbanî (ölm. 1999) bu ko­nuda uydurulan hadis patentli sözleri eşsiz bir vukufla deşifre etmiş, bunun, hadis literatüründeki belgelerini de ayrıntıla­rıyla önümüze koymuştur. 


Elbanî’nin sarık konusunda içyü­zünü ortaya koyduğu BEŞ UYDURMA şunlardır:


1. “Sarıkla kılınan bir namaz sarıksız kılınan yirmibeş na­maza bedeldir. Sarıkla kılınan bir Cuma sarıksız kılınan yedi Cuma’ya bedeldir. Melekler, Cuma’nın kılınışına sarıklı olarak tanıklık ederler ve güneş batıncaya kadar, sarıkla Cuma kılanlara salât ederler.” 

(Uydurma için bk. Elbanî, el- Ahadîs ez-Zaîfa ve’l-Mevzûa, 1/249, no:127)


Elbanî’nin bu uydurmayla ilgili açıklamalarını kısmen özetle­yerek verelim:


Bu söz uydurmadır. Hadis bilgini Hafız İbn Hacer, ‘Lisânü’l- Mîzan’ adlı eserinde bu uydurmayla ilgili şöyle demektedir: ‘Uydurma bir hadistir. Bu âfetin nereden kaynaklandığını tespit edemedim. Süyûtî (ölm. 911/1505) bu sözü ‘Uydurma Hadislere Zeyl’ adlı eserinde zikretmiştir. Ne yazık ki Süyûtî bu sözü daha sonra ‘el-Câmiu’s-Sağîr’inde uydurma değilmiş gibi kayda almoştır. Mevzu (uydurma)  hadisler konusunda yazan Aliel-Kaarî (ölm. 1014/1605) de onu ‘Uydurma Hadisler’ adlı ese­rinde zikretmektedir. Ve şunu eklemektedir: ‘Batıl bir söz­dür.’ Bu söz öylesine bir batıldır ki, onun uydurmalığı konu­sunda uzun uzun konuşmaya gerek bile duymam. Bu sözün orada burada hadis diye geçmiş olması seni aldatmasın. Bize düşen, kişileri Hakka göre değerlendirmektir, Hakkı kişilere göre değerlendirmek değil.”


2. Sarıkla kılınan iki rekât namaz sarıksız kılınan yetmiş rekâttan daha üstündür.”

 (Elbanî, aynı yer, no: 128,12/446- 448, no: 5699u)

Elbanî’nin bu uydurmayla ilgili açıklaması:

“Uydurmadır. Süyûtî bunu, ‘el-Câmiu’s-Sağîr’inde zikret­miştir. Hakka uygun olan, onu ‘Uydurma Hadisler’e ayırdı­ğı eserinde zikretmesiydi. Bundan önceki hadisin uydurma olduğunu kayda geçirdikten sonra bunu geçirmemesi şaşır­tıcıdır. Çünkü bu söz, uydurulmuş olma niteliklerine ötekin­den çok daha uygundur. Ahmed bin Hanbel, Muhammed bin Nuaym’a sordu: ‘Ebu Hureyre’nin sarıkla namazın üstünlü­ğüne ilişkin rivayeti hakkında ne dersin?’ Muhammed bin Nuaym şu cevabı verdi: ‘Ebu Hureyre tam bir yalancıdır, rivayet ettiği o söz de batıldır.”

Elbanî, bu sözün bir versiyonunu eserinin 12. cildinde değer­lendirirken rivayet eden şahıs hakkında şu kaydı düşüyor:

Risalelerini incelediğimde anladım ki, bu adam kinci, hasetçi, aşırı iftiracı bir sûfîdir.” (Elbanî, anılan eser, 12/447)


3. Sarıkla kılınan bir namaz, öteki namazlara on bin sevap farkla üstün gelir.”

 (Elbanî, anılan eser, 1/253-255)

Allâme üstadın bu uydurma ile ilgili açıklamasının özeti de şu:

“Uydurmadır. Süyûtî de bunu ‘Mevzû Hadisler’ ile ilgili ese­rinde zikretmiştir. İbn Irak da ‘Tenzîhu’ş-Şerîa’adlı eserinde Süyûtî’yi izlemiştir. Hafız es-Sehâvî de, hocası İbn Hacer’i izleyerek bu sözün uydurma olduğuna hükmetmiştir. Menûfl ise bu sözün ‘batıl bir söz’ olduğunu kayda geçirmiştir. Ali el-Kaarî de’Mevzûat’ında aynı şeyi yapmıştır. Bu ve bundan önceki iki hadisin bâtıl birer uydurma olduğunda hiçbir kuş­ku yoktur.”

Dini gönderen kudret, işleri sıratı müstakim ölçüleriyle de­ğerlendirmektedir. O’nun, sarıklı birinin namazını sarıksız onlarca insanın namazından üstün kılması akla aykırıdır. 

Sarık, nihayet ‘âdet’ anlamında bir sünnet, yani bir müstahap (örfün hoş gördüğü şey) olabilir. Hikmeti ve ilmi sınırsız olan Cenabı Hakk sarıklı diye, bir adamın namazını koca bir topluluğun namazından üstün nasıl kılar?!

İbn Hacer, bu sözün uydurmalığına hükmederken aynen bizim gerekçe­lerimizi kaydetmiştir. 

Bu uydurma sözün itişiyledir ki, birileri camiye girerken başına bir mendil sarmakla sevabın en büyüğünü alacağı vehmine kapılmış, işin iç dünyayı temiz­lemeye yönelik yanına hiç aldırış etmemiştir.”

 (Elbanî, aynı eser, 1/253-254)


4. “Allah ve melekleri Cuma günleri sarıklı kişilere salât ederler.”

“Uydurmadır. İbnül-Cevzî de ‘Uydurma Hadisler’ ile ilgili eserinde aynı kanaati sergilemiştir. İbn Adîy, bu sözün münker (reddedilmesi gerekli) olduğunu üç yoldan tespit etmiş­tir.” 

(Elbanî, aynı eser, 1/295, no: 159)


5. Allah’ın, Cuma günleri cami kapılarında görevlendirilmiş birtakım melekleri vardır ki bunlar beyaz sarıklı kişiler için Allah’tan af dilerler.” (Uydurma ve şeceresi için bk. Elbanî, aynı eser, 1/570-571, no: 395; ayrıca bk. 2/119, no: 669)


Sarığın BİR DİN ALAMETİ olarak kullanımı, Arap olmayan toplumlarda giderek, bir PUTPEREST-FETİŞİST tutku ve alışkanlık yarattı. 

Öyle ki, Osmanlı döneminde sarık, askerin başından gittiğinde onun yerine gelen fes de sarık gibi KUTSALLAŞTIRILDI

ÇÜNKÜ ŞİRK ŞUURALTINA YERLEŞMİŞTİ. 

O, gerekçesi ne olursa ol­sun, bir biçimde bir yerlerden bir yol bulup yüzeye çıkacaktı. 

Bu marazî sızıntı, marazlı bilinçaltının bir tür kaçınılmazı gibidir.


 Türk toplumu; Osmanlı’nın son dönemlerinden başlayarak, Cumhuriyet devri boyunca ve bugün (TÜRBAN ARACILIĞIYLA) bu kaderin yansımalarını bütün dehşetiyle yaşamaktadır.


Şapka getirildiğinde onu DİNSİZLİK ALAMETİ ilan edip fesi iste­yenler, fesin ‘müslümanların alameti’ olduğunu söylüyorlar­dı. 


Oysaki fes, Yunanlılardan alınmıştı ve İkinci Mahmut ta­rafından alındığında fesi küfür alameti, Mahmud’u da ‘kâfir’ ilan etmişlerdi. 


Şimdi o fes, İslam’ın ve müslümanların bir simgesi olarak KUTSALLAŞTIRILIYORDU. 


ARAB’IN SARIK PUTU yerine, şimdi YUNAN’IN FES PUTU geçmişti. 


Fransız yazar Paul Gentizon bu ibret verici putperest tavrı çok ilginç satırlarla ifadeye koy­muştur:

“İkinci Mahmud, dinsel görev yapanlar dışında bütün Türklere kavuk/sarık giymeyi yasaklıyordu. Ama bu yenileme işi çetin önyargılarla karşılaştı. O devrin tutucu müslümanları için kavuk-sarık, peygamberlerin baş giysisinin simgesi ola­rak ayrı bir değer taşımaktaydı. Bu nedenle onun kaldırıl­ması fanatikleri son derece öfkelendirdi.”

Hocalar, halkı direnmeye teşvik ettiler. Arnavutluk’ta, Bosna’da, Bağdat’ta isyanlar başladı. Hatta İstanbul’da bile ayaklanmalar oldu. O kadar ileri gidildi ki, caddelerde görü­len Sultan, halk tarafından taşlandı. Anlatılanlara göre, bir gün, İkinci Mahmud, İstanbul’u Galata’ya bağlayan köprüyü atla geçerken halk tarafından çok saygı gören ve Saçlı Şeyh diye bilinen bir derviş hemen atının dizginini yakalamış ve ona, ‘Gâvur padişah! Alçaklığa karnın hâlâ doymadı mı? Bu günahının hesabını Allah senden soracak. Müslümanlığı yıkıyorsun. Peygamberin lanetini hepimizin üzerine çeki­yorsun!’ diye saldırdı. Sultan, ‘Bu deli galiba’ dedi. Ama derviş öfke içinde ona şöyle cevap verdi: ‘Deli ha! Hayır, ben deli falan değilim. Deli olan, senin gibi gâvur padişah ile alçak yardımcılarındır. Allah benim dilimle size sesle­niyor. Ona uymaktan ve gerçeği söylemekten başka bir şey yapmıyorum. O, beni şehitlik mertebesine ermekle ödüllendirecektir.’ Dervişin dileği yerine geldi: Götürüldü ve boynu vuruldu. İkinci Mahmud çizdiği yolda cesaretle yürümekten çekinmedi. Kavuğu kaldırdı ve fesi getirdi. Bu fes, sarık altında, daha doğrusu başa sarıkla tespit edilen, keçeden ya da kaba bir kumaştan yapılmış külahtan ibaretti. Roy gemileri bu malı bütün doğu ülkelerine taşıyordu. Hatta o zamanlarda ‘Fransızr başlığı’ diye tanınmaya başlamıştı.”

“Başlangıçta kötü görülen fes, bir süre sonra gerçek bir prestij aracı oldu. Moda ona yavaş yavaş benimsenen bir görünüş vermekteydi. İlkel biçimde, kafaya sıkıca geçirilen külah, Mahmud reformuyla kalktı; basık, yuvarlak ve mavi ipekten kocaman bir püskülü olan kenarsız bir başlık ha­line dönüştü. Bunların püskülleri elbisenin yakasına kadar düşerdi. Abdülhamid zamanında biraz daha yükseği moda oldu. Tersine çevrilmiş bir çanak gibi kesik bir koni biçimine dönüştü. Sonra Jön Türkler döneminde tamamen silindirik bir biçim aldı. Zamanla püskülün boyu ve boyutu küçüldü. Ama kırmızı rengi hiçbir zaman değişmedi.”

“İşin asıl garibi, başlangıçta Avrupa’dan, yani mümin olma­yanlardan, sosyal devrim programından esinlenerek alınmış olduğu için gerçek müminlerce hor görülen bu baş giysisi, yavaş yavaş sağlanan alışkanlıkla tam tersine bir anlam kazandı. Âdeta, öncekilerin dinsel ve millî-ananevî esprisini simgeleyen sarığın yerini aldı. 1830’da halkın çoğunluğunca nefret edilen bir eşya, İmparatorluğun son zamanında tutu­cu müslümanlar için aksine bir bağlılık, bir bayrak anlamı kazandı. Abdülhamid devrinde Türkler, fesi dinsel bağlılığın bir amblemi gibi görmeye başlamıştı. Bundan ayrılmak âdeta Kur’an inancına saldırı sayılırdı. Tıpkı sarıkü zamanında ol­duğu gibi, din ile fes arasında bağlantı kurulmuştu. Öte yan­dan, 1908 devrimine kadar fes, Sultan’ın tüm tebaasıyla, onu kullanmayan ve bu nedenle de müslüman olmayan halk ara­sında bir ayrım işareti oldu. Nihayet, 1930’larda fese karşı ortaya çıkan dinsel tutuculuk bu kez de şapkaya karşı duyul­maya başlandı. Atalarının sank-kavuk için fesin karşısına çıktıkları gibi, bu kez de tüm müslüman Türkler fes lehine, şapkaya karşı ayaklandılar.”

(Gentizon, 88-93

Yorumlar

Popüler Yayınlar