KUR’AN ; KENDİSİNİN ANLAMAK İÇİN OKUNMASI GEREKTİĞİNİ SÖYLEYEN BİR KİTAP’TIR
Yaşar Nuri Öztürk’ün “Kur’an’ı Tanıyor musunuz? O’nu Hiç Okudunuz mu?” adlı kitabından aktarmaya devam ediyoruz
***********************
ANLAŞILMAK İÇİN OKUNAN KİTAP
“Tanrısal vahyin tamamı, Kur’an’da içerilmiş şekilde şu anda yeıyüzündedir; ancak hâlâ uygulanmayı beklemektedir.”
Mahmud Muhammed Tâha
OKUMAK, TELAFFUZ VE TEDEBBÜR
Kelam, ya sadece TELAFFUZ edilerek okunur yahut da TEDEBBÜR edilerek.
Birincisi, kelimelerin sadece seslerini çıkarmaktan ibarettir.
Bu okuyuşta anlam ve anlamak amaçlanmaz.
Başka bir deyişle, bu okuyuşa BEYİN VE AKIL MELEKELERİ katılmaz.
Sadece dil devrededir, sözcüklerin seslerini çıkararak maksadı yerine getirir.
Zaten telaffuz, SESLERİ AĞIZDAN FIRLATMAK demektir.
Kur’an, kendisinin telaffuzundan hiç söz etmez.
İlginçtir, telaffuz kelimesi Kur’an’da geçmez.
Dahası var:
Kur’an, sırf telaffuzdan ibaret bir okuyuşu şeytanî eylem olarak görür ve lanetler.
Çünkü bu okuyuş, mânâdan gafletle malüldür.
Mânâdan gaflet yani ÜMNİYE, şeytanın aldatmacasına teslimiyet olarak nitelenmiş ve Mâûn suresi 4-6. ayetlerde açıkça lanetlenmiştir.
Kur’an kendisinin TEDEBBÜRünden ısrarla söz eder. Ve bu söz edişte TEDEBBÜR kavramını daima fiil olarak kullanır.
Bu demektir ki, Kur’an, TEDEBBÜR’Ü TEORİK BİR KAVRAM OLARAK DEĞİL, BİR EYLEM OLARAK TALEP ETMEKTEDİR.
“TEDEBBÜR ; bir maddenin serencamını mülahaza ve tefekkür eylemek mânâsındadır” diyor Kaamus mütercimi Âsim Efendi.
Demek oluyor ki, TEDEBBÜR, sözün çıkış noktasından varış noktasına kadar bütün muhtevasını, inceliklerini, bağlamlarını, mesajını, delâlet ve işaretlerini derin derin düşünmektir.
Kur’an kendisinin okunmasını bir tedebbür olarak tanıtıyor ve istiyor.
TEDEBBÜR YOK İSE, KUR’AN OKUYUŞ TA YOK DEMEKTİR.
Tedebbür kökünden fiillerin kullanıldığı şu beyyinelere bakın:
“Kur’an’ı, iyice düşünerek okumuyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başka birinin katından gelseydi, elbette ki, onun içinde birçok ihtilaf bulacaklardı.”
(Nisa, 82)
“Sözü gereğince düşünmediler de ondan mı, yoksa kendilerine ilk atalarına gelmeyen bir şey geldi diye mi?”
(Müminûn, 68)
“Kutsal/bereketli bir kitap bu; sana indirdik ki onu, ayetlerini derin derin düşünsünler ve öğüt alabilsin temiz özlüler.”
(Sâd, 29)
“Peki, bunlar, Kur’an’ın anlamını inceden inceye düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde o kalplerin kilitleri mi var?”
(Muhammed, 24)
ARAB ASILLI OLMAYAN MÜSLÜMANLARA ASIRLARDIR KUR’AN OKUMAK ADINA YAPTIRILAN NEDİR?
SADECE TELAFFUZ.
Tedebbürden söz etmek için, okuyanın okuduğunun anlamını bilmesi lazım.
Bu demektir ki ;
ARAPÇAYI BİLMEYENLERİN TEDEBBÜRÜ İÇİN, ONLARA KUR’AN’IN TERCÜMESİNİN OKUTULMASI GEREKİR.
Asırlardır yapılan ise bunun tam aksidir.
İşte Kur’an adına, din adına, kitlelere asırlardır reva görülen en büyük zulüm budur.
Şimdi bu zulmü, Kur’an verilerini esas alarak biraz irdeleyelim.
KUR’AN’IN ÜMNİYE’DEN NEFRETİ
Arapçılık ve ARAPÇILIĞI DİNLEŞTİRMEK için tüm kayıt ve kuralları saf dışı eden zihniyetler, bu tutumun kendilerini şeytanın hapishanesine tıkadığının farkında olamıyorlar.
Öylesine şaşırmış ve zıvanadan çıkmışlar ki, ekranlara kurulup milyonlarca müslümana şöyle hitap edebiliyorlar:
“Neden Kur’an’ın tercümesini okuyasınız? Arapçasını okuyun! Anlamanız, anlamını bilmeniz gerekmiyor, hatta anlamını bilmemeniz daha makbuldür.”
Kur’an penceresinden baktığımızda bu söylem ve zihniyet, tam bir ŞEYTANCILIKTIR, şeytana teslimiyet belgesidir.
Kur’an bize bildiriyor ki, şeytan, insanları saptırmada temel araç olarak ÜMNİYE’yi kullanacaktır.
ÜMNİYE’NİN ANLAMLARINDAN BİRİ DE, OKUNAN BİR METNİN NE DEDİĞİNİ ANLAMADAN ONU OKUMAKTIR.
Şeytan, insanı nasıl saptıracağını, hem de Cenabı Hakk’ın huzurunda ifadeye koyarken şöyle konuşuyor:
“Yemin olsun, onlan mutlaka saptıracağım, kuruntulara/hurafelere/anlamını bilmeden okumaya iteceğim...”
(Nisa, 119)
Kur’an’ın ; ne dediğini anlamadan namaz kılanlara “veyl olsun! yani lanet olsun! dediğini de unutmamalıyız!
(bk. Mâûn suresi, 4-5)
Anlamadan okumanın bir şeytancılık olduğunu biz, ‘Kur’an Açısından Şeytancılık’ adlı eserimizde ayrıntıladık.
Şeytancılığın en büyük silahlarından biri de ÜMNİYE’dir.
Kur’an, ÜMNİYE sözcüğünü, tekil ve çoğul halde defalarca kullanmakta ve insanı aldatma araçlarından biri olarak şeytan tarafından öne çıkarıldığını bildirmektedir.
Çoğulu EMÂNÎ olan bu kelime bir yerde tekil (Hac, 52) beş yerde çoğul olarak geçmektedir.
Fiil halinde kullanımı ise bunun iki katından fazladır.
Kur’an bu kavramı, Kitab kavramına karşı bir olumsuzluğu ifade etmek için kullanmaktadır.
Karşıtlık şöyle verilmektedir:
“Kitabı bilmezler, sadece EMÂNÎ bilirler...” (Bakara, 78)
Ehli kitab dediğimiz yahudi ve hristiyanlarla müslüman kitlelerin EMÂNÎ’lerinden şikâyet edilmekte, sorunların bu EMÂNÎ’lerin hiç birisiyle çözülemeyeceği belirtilmektedir.
Çözüm, Kitab-bilgi ve eylem ile olacaktır.
(Nisa, 123)
Unutmayalım ki, şeytanın tarih içindeki en büyük saltanat dönemi olan ENGİZİSYON devrinin temel özelliklerinden biri de İncil’in halkın bildiği dillere tercümesinin yasaklanmasıdır.
Lâbis-i libas-ı katranî, hâmil-i asay-ı şeytanî, avene-i iblis-i küfranî (katran rengi giysilerle donanmış, şeytanın değneğini taşıyan, Allah’a karşı nankörlük etmiş iblisin yardakçıları) OLAN PAPAZLAR TARAFINDAN…
Yani engizisyon, bizzat Kur’an’ın tanıklığıyla, bir ‘ANLAMADAN OKUMA MUSÎBETİ’ olarak kayda geçirilmelidir.
Kitaba (yani bilgi ve kanıta) karşı konmuş bulunan EMÂNÎ, aslı-esası olmayan şey, yalan, sanı, ne dediğini anlamadan okumak anlamlarındaki ÜMNİYE kelimesinin çoğuludur.
Kur’an’ın KİTAB’a, yani, “bilgi-düşünce-aydınlık” üçlüsüne karşıt olarak gösterdiği EMÂNÎ, bizim ‘hurafe, uydurma ve anlamadan okumak’ dediğimiz illetlerin ta kendisidir.
EMÂNÎ (ÜMNİYELER) hakkında bilgiler veren ölümsüz dil ustası Isfahanlı Râgıb (ölm. 502/1108) şunu da söylüyor:
“Şeytan, peygamberlerin ümniyelerine bir şeyler karıştırır” mealindeki ayette (Hac, 52) kullanılmış olan ÜMNİYE kelimesi, burada OKUYUŞ anlamındadır. Yani, bir metni, ona kendini iyice vermeden okumak, okunan metne şeytanın ÜMNİYE karıştırması tehlikesi taşıdığındandır ki, Hz. Peygamber’e KUR’AN OKUYUŞUNDA ACELEDEN KAÇINMASI EMREDİLMİŞTİR.”
(bk.Tâha, 114; Kıyame, 16)
Şeytanın insanı saptırışının esası da onu ÜMNİYE’ye itmektir.
Şeytan, tüm vaatlerinde ÜMNİYE kullanır. Yani, insanı, ANLAMINI BİLMEDEN VE SIRF ÜFÜRÜK OLSUN DİYE OKUMAYA ve aslı-esası olmayan şeylere inanıp bel bağlamaya iter.
(bk. Nisa, 120)
Bu gerçeği gösteren ayet, ÜMNİYElerle ayağına çalı dolandırılan kitlelerin, ALLAH’ı PARAVAN YAPANLARCA (ALLAH İLE ALDATANLARCA) ALDATILARAK PERÎŞAN EDİLECEKLERİNİ de mucize bir biçimde gösteriyor.
Kitap (bilgi, düşünce, aydınlık, kanıt) yerine ANLAMADAN OKUYUP ÜFÜRME, asılsız gelenek ve kabullerin peşinden gitme, hurafelere saplanma gibi olumsuzluklara kucak açanlar, şeytanın vaatlerinden başka hiçbir şeyle ödüllendirilmeyeceklerdir.
Böyle bir sonuçla karşılaşmamak için dini-imanı, akaidi HURAFELERDEN VE BİLİMDIŞILIKLARDAN temizlemek ve dinin tanrısal kaynağını, ANLADIĞI DİLDE OKUMAK olmazsa olmazdır, kaçınılmazdır.
Bunu yapmayanlar, Kitab’ın yerine EMÂNÎyi geçirerek, bu EMÂNÎlerin işletilmesiyle saltanat sürenlere ve giderek şeytana teslim olurlar, YEDEK İLAHLARA kul-köle haline gelirler.
Kur’an’ı sadece TELAFFUZ KİTABı yapan ihanet EMEVÎLER tarafından sergilendi.
Bu ihanete bilerek veya bilmeyerek destek verenlerse işin gaflet yanını kotaranlardır.
Emevîler Kur’an’ı TEDEBBÜR konusu olmaktan çıkarıp TELAFFUZ konusu yaptıkları için, İslam’ı da NAMAZ VE TESBİH DİNİ olarak kayıtladılar.
Bugün İslam dünyasında, özellikle Türkiye’de din adına yapılan da budur.
Yorumlar
Yorum Gönder