ALLAH’IN ADINI KULLANARAK/ONUN ARKASINA SAKLANARAK İNSANLIĞI ALDATMAK - 7
ALLAH’IN ADINI KULLANARAK/ONUN ARKASINA SAKLANARAK İNSANLIĞI ALDATMAK - 7
(Merhum Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün *ALLAH İLE ALDATMAK* adlı kitabından paylaşımlar, kitaptaki içerik sırasıyla — paylaşım 7)
MÜRŞİD LAKAPLI MÜŞRİKLER
(İdris Suretinde iblisler)
'İdris suretinde İblisler' sözü, Mevlâna'nın oğlu Sultan
Veled'indir. (Sultan Veled, Maarif, 334)
Allah ile aldatanların öne çıkardıkları ve mürşid dayatmasıyla halka kabul ettirdikleri kişilerin büyük çoğunluğu Kur'an verileri açısından birer müşriktir.
Müşrik olmak için Allah'a açıkça ortak koşmak şart değildir.
Müşrik olmak için KUR’AN’IN ŞİRK ALÂMETİ OLARAK GÖRDÜĞÜ ŞEYLERİ TAŞIMAK YETER.
Şirk iki türlüdür:
- Sözle şirk,
- Hal ile şirk.
TANRI’NIN OĞLU VE ORTAĞI OLDUĞUNU İDDİA ETMEK SÖZLE ŞİRKTİR.
Insanın içinde, gönlünde Tanrıdan başka şeyler için yer ve yol bulunması da HAL İLE ŞİRKTİR." (Sultan Veled, Maarif, 53)
Din dilinde şirk, Allah'a, yani TEK OLAN YARATICI KUDRET’E zâtında (sayı olarak) veya tasarrufunda (yapıp-etmelerinde) ortak tanımaktır.
Başka bir deyimle, ŞİRK, TANRI’NIN ve TANRILIĞIN (ULÛHIYYET - ألوهية) özelliklerinden birini bir başkasına tanımaktır.
Bu ;
- açık ve şuurlu olursa AÇIK ŞİRK,
- örtülü ve şuursuzca olursa GİZLİ ŞİRK adını almaktadır.
Râgıb el-Isfahanî (ölm. 502/1108) bu noktada
- Büyük Şirk
- Küçük Şirk ayrımı yapar.
Râgıb'a göre:
- Büyük şirk Allah'ın ortağı olduğunu iddia etmektir ki, inkârın ve küfrün en büyüğüdür.
- Küçük şirk ise bazı iş ve fiilleri icra ederken Allah dışında kişilerin rızasını da hesaba katmaktır. Riyakârlık, ikiyüzlülük bu cümledendir.
Hz. Peygamber, ümmeti adına ŞİRK’İN EN ÇOK BU SİNSİ TÜRÜNDEN KORKTUĞUNU söylemiş ve bu şirk türünü tanıtırken şöyle buyurmuştur:
“Ümmetim adına en çok korktuğum şey Allah'a şirk koşmaktır. Ancak benim söylediğim, onların Güneş'e, Ay'a, puta tapmaları değildir. Benim korktuğum bu şirk, Allah dışındaki şeylerin hoşnutluğunu gözeterek ameller yapmak ve bir de gizli şehvettir." (Ibn Mâce, zühd, 21)
Gizli şirke değinen Peygamber hadislerinde dikkatler riyakârlık üzerine çekiliyor ve riya, gizli şirkin en yıkıcı görünümü olarak veriliyor.
Şeytan evliyasıyla mücadelenin sonuçlarından esas yararlanacak olan halkın kendisi de bu yönde gayret göstermelidir.
Ve halk kendisi için didinenlerin yanında olmalıdır.
Ama MAALESEF halklar, belirleyici çoğunluğu itibariyle, böyle olmaktan çok uzaktırlar.
Yüzyılımızın birçok ilahiyat bilgini, özellikle, 'felsefî teoloji' (philosophical theology)’nin üstadı sayılan ilahiyatçı filozof Paul Tillich (ölm. 1965), faaliyetlerini her şeyden önce, DİN’İN MİTOLOJİDEN VE HURAFELERDEN ARINDIRILMASI(demythologization of religion) üzerinde yoğunlaştırdı.
Ne var ki, mitolojik kabulleri ve hurafeleri besleyen, aslında ondan zarar gören halkın bizzat ta kendisidir.
Bu yüzden, halkı/halkları bu bağlamda uyandırmak isteyenlerin işleri çok zordur.
Tillich, bu uyandırma işinin hangi risklere mal olacağını anlatan şu düşündürücü ve ürpertici tespiti yapmıştır:
"Günümüz insanına din konusunda söylenecek ilk söz, “DİN’E KARŞI (DİN ALEYHİNDE) BİR SÖZ OLMAK ZORUNDADIR." (The Protestan Era, sh 185)
Bunun daha açık anlamı şudur:
Eğer gerçek dinden söz edecekseniz, kullanacağınız ilk cümle GELENEKLERİN ve MİTOLOJİLERİN OLUŞTURDUĞU SAHTE DİN’E KARŞI ve o SAHTE DİN’İ RAHATSIZ EDEN BİR CÜMLE OLMALIDIR.
Aksi halde, HEM KENDİNİZİ HEM DE GERÇEK DİN’İ ARAYANLARI ALDATIRSINIZ.
Mitolojiden gerçek dine geçişte, ŞÜPHE’nin yeri de yadırganamaz.
Ne yazık ki, TÜRK HALKI HERKESTEN ŞÜPHE ETTİĞİ HALDE, DİN ADINA KONUŞANLARDAN ASIRLARDAN BERİ HİÇ ŞÜPHE ETMEMİŞTİR.
Halbuki Kur'an, öncelikle DİN ADINA KONUŞANLARDAN ŞÜPHE EDİLMESİ GEREKTİĞİNİ BİLDİRMEKTE VE İSTEMEKTEDİR.
Tillich, bu anlamda şüpheyi felsefî bir değer olduğu kadar DİNSEL BİR ERDİRİCİolarak da görür ve bir KUR’AN MÜ’MİNİNDEN BEKLENECEK șu tespiti yapar:
"Kuşku, imanın kaçınılmaz unsurlarından biridir. Iman cesaret içerir. O halde iman, bizzat kendisi hakkında kuşkuya da dayanabilmelidir. Varoluşla ilgili kuşku ve iman AYNI GERÇEĞİN İKİ KUTBUDUR" (Dynamics of Faith 30)
Şunu asla unutmamalıyız:
Din adı altında dinsizliğin en zehirlisini sahneleyenler, DİN’E KARŞI OLANLAR DEĞİL, DİN’İN SAVUNUCUSU OLDUKLARINI İDDİA EDEN “ALLAH İLE ALDATAN” SAHTEKÂRLARDIR.
Birçok insanı dine ve Allah'a düşman hale getirenler de bunlardır.
Türkiye'de, her yörede, bazen her mahallede bunlardan birine veya birkaçına rastlanıyor.
Çok usta olanları kendilerini uzun süre saklamayı başarırken, bazıları kısa sürede küpün içindekini dışına sızdırıp yakayı ele veriyorlar.
Esas bela, o bir türlü çatlatılamayan şirk ve lanet küpünün içindedir.
O küpün patladığı gün, gerçek müminlerin kurtuluş günü olacaktır.
Allah ile aldatmanın en zalim ve alçak tezgâhtarları olan bu İDRİS KILIKLI İBLİSLER, insanımızın sadece kesesini ve kasasını boşaltmakla kalmıyor, iffet dünyasını da perişan ediyorlar. Kendilerinden 50-60 yaş küçük hanımlarla, "Peygamberimiz de böyle yapardı" diyerek nikâh kıyanlar, 13-14 yaşında kız çocuklarına, hatta oğlanlara musallat olanlar hep bunlar içinden çıkmaktadır.
Servet babası zenginlerin bunların birine veya ötekine çuvallar dolusu para akıtmayanı, karı-kız pazarlamayanı yok denecek kadar azdır.
Hem para akıtırlar, hem de kulluğa-köleliğe kabul edilmeleri için el-etek öperler.
MÜRŞİD KILIKLI MÜŞRİKLER içinde resul olduğunu, hatta Allah olduğunu söyleyecek kadar çıldırmışlarına rastlamak bile mümkün...
İşe, birinci sınıf-ikinci sınıf Müslüman ayrımı yapmakla başlarlar.
Birinci sınıf Müslüman daima kendileridir.
Tefrikaya dönüşmüş (yani toplumu dinî, fikrî, siyasî olarak parçalamış) şirkin temel göstergesi bu ayrımdır.
Bu namertler, kendilerini birinci sınıf, diğer tüm insanları ikinci sınıf Müslüman veya tamamen dinsiz olarak görürler ve gösterirler.
Açıkça söylemeseler de niyet ve tıynetleri budur.
Kâmil ve halis bir mümin, asla ve asla kendisini birinci sınıf Müslüman, başkalarını ise ikinci sınıf Müslüman olarak göremez.
Böyle bir iddiada bulunmaya imanı, irfanı, edebi, Allah'a ve insana saygısı izin vermez.
Bir adam, bu yetkiyi kendinde görebiliyorsa iman ve irfandan nasibi yok demektir.
Halkı yüzlerce, binlerce parçaya bölmek, mürşid lakaplı müşriklerin öz sermayesidir.
Bu bölmenin yarattığı “menfaat ve rant” olmasa mürşid kılıklı müşriklerin hayatı söner.
Bu yüzden, bir numaralı düşmanları birlik, kaynaşma, hoşgörü ve anlayıştır.
Birlik ve beraberlik bu maskeli müşrikler için ölüm demektir.
Birlik gelince sömürü biter; böyle olunca da İdris kisveli İblislerin saltanatları sona erer.
Birlik ve kucaklaşmaya giden yol, bilgi ve bilinçten geçer.
Bu yüzden, mürşid kılıklı müşriklerin belirgin özellikIerinden biri de bilgi, bilinç ve düşünce düşmanlığıdır.
Mürşid kisvesine bürünmüş müşrikler, yıllar boyu, işte bu tavırlarıyla, halkı parça parça etmişler, özellikle büyük kentlerde İRTİCÂÎ TEHDÎD GETTOLARI oluşturmuşlardır.
Ülke, bir kamplar arenasına döndürülmüştür.
Ve bu kampların her biri, Kur'an'ın eşsiz deyimiyle "kendi ellerindekiyle ferahlayıp avunmaktadır” (Rûm, 28).
Gençlik, bunlar yüzünden bir 'hercümerç' yaşıyor.
Halk birbirine düşman edilmiştir.
Ülkeye musallat olan DİNCİ iktidar ise tüm bu şer oluşum ve gelişimleri korumakta, beslemektedir.
Mürşid patentli müşrikler yüzünden tam bir mahşer paniği yaşıyoruz.
Mürşid kisveli müşriklerin şaşmaz, değişmez bir tek birlikteliği vardır: Siyaset ve saltanat çıkarları uğruna, adına Siyasal İslam denen dinciliğin öncülüğünde ve şemsiyesi altında toplanıp nimet ve imkânları paylaşmak.
Onlar paylaşırken ülke ve kitle çürüyüş ve tükeniş sürecine girer.
Bu belki de Allah'ın bir takdiridir. Allah, "SAKIN SİZİ BENİMLE ALDATMASINLAR!” uyarısına rağmen, bu maskeli müşriklerin peşine ve ağına takılanlara GAFLET, CÜRÜM VE ZULÜMLERİNİN AĞIR CEZASINI belki de böyle ödetiyor.
Hem malları gidiyor hem ırzları ve namusları gidiyor.
HAKKIN KANUNU (SÜNNETULLAH - سنة الله) budur :
Ceza amel cinsindendir.
Ve, ZÂLİMİ ZÂLİME MUSALLAT ETMEK de Allah'ın kanunları arasındadır.
Tarikat dehşet ve fesadının kirlettiği o nezih gönül kurumu tasavvufta, sahte mürşidleri tanıtmak için kullanılan bir deyim vardır: Kutta-üt-tarîk - قطاع الطريق.
Kutta-üt-tarîk, Tanrı'ya giden yolu tıkayan, yol vurucu, yol kesici demektir.
Unutulmasın ki, bu yol vurma, yol kesme eşkıyanın açık ve aleni tavrı içinde değil, Allah'a götürme adı altında, namertçe yapılır.
Kutta-üt-tarîk, Allah'a götürme adı altında Allah'tan uzaklaştıran nasipsizlerin yolu ve unvanıdır. “Bunların çoğu, insanların mallarını patlayasıya yerler de insanları Allah'ın yolundan alıkoyarlar." (Tevbe Suresi, 34)
Bunların eline ve ağına düşen kitleler bunların ya DİRİLERİNE KUL-KÖLE olmakta, yahut da TÜRBELERİNE VE ÇÜRÜMÜŞ FOSİLLERİNE TAPMAKTADIR.
Yaşar Nuri Öztürk
Yorumlar
Yorum Gönder