Ebû Hanîfe & Atatürk / أبو حنيفة وأتاتورك
Ebû Hanîfe ve Atatürk’ün ideallerindeki özdeşlik / The similarity between the ideals of Abu Hanifa and Atatürk / التشابه بين أفكار أبو حنيفة وأتاتورك
“Arapçılığa Karşı Akılcılığın Öncüsü
İMAM-I A’ZAM EBÛ HANÎFE
(Esas Fikirleri Gölgelenen Önder)”
Selâm…
Aşağıdaki yazı Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün
“Arapçılığa Karşı Akılcılığın Öncüsü
İMAM-I A’ZAM EBÛ HANÎFE
(Esas Fikirleri Gölgelenen Önder)”
adlı eserinin 25. baskısındaki
son yazısıdır.
Okuduğunuzda, bilhâssa sözümona Ehl-i Sünnet ve’l Cemâat diye meşhûr olmuş mezheblere mensub Müslüman sultanların ve onların KAPIKULU ulemâsının, özellikle de Hanefî takılan Osmanlı sultanlarının ve onların KAPILULU ulemâsının, o BÜYÜK İMAM’A ve fetvalarına/fikirlerine/görüşlerine sadâkat bağlamında, NE KADAR İKİYÜZLÜ ve de SAMÎMİYYETSİZ olduklarını öğreneceksiniz.
Fâideli ve aydınlatıcı bir okuma olması dileğiyle…
Abdullah Erdemli
Luzern - İsviçre
****************
“The Pioneer of Rationalism Against Arabism
IMAM-I A’ZAM EBÛ HANÎFE
(The Leader Whose Core Ideas Were Overshadowed)”
Peace…
The following text is the last article in the 25th edition of Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk's
"The Pioneer of Rationalism Against Arabism
IMAM-I A'ZAM EBÛ HANÎFE
(The Leader Whose Fundamental Ideas Were Overshadowed)"
When you read it, you will see how hypocritical and insincere were and still are the Muslim sultans so-calledly belonging to the famous AHL-I SUNNAT WA’L JAMAAT(The People of the Prophetic Tradition and the Community) or shortly SUNNI ISLAMic sects and their court scholars, especially the Ottoman sultans who so-calledly followed the Hanafi school and their court scholars, in terms of their loyalty to that GREATEST IMAM ABU HANIFA and to his fatwas/ideas/opinions.
I hope you find it useful and enlightening...
Abdullah Erdemli
Luzern - Switzerland
*********************
"رائد العقلانية ضد العروبة
الإمام الأعظم أبو حنيفة
(الزعيم الذي طغت أفكاره الأساسية)"
السلام...
النص التالي هو المقال الأخير في العدد الخامس والعشرين من كتاب البروفيسور الدكتور ياشار نوري أوزتورك
"رائد العقلانية ضد العروبة
الإمام الأعظم أبو حنيفة
(الزعيم الذي طغت أفكاره الأساسية)"
عندما تقرأه، سترى مدى نفاق وعدم صدق السلاطين المسلمين المنتمين إلى أهل السنة والجماعة أو باختصار الطوائف الإسلامية السنية وعلماء بلاطهم، وخاصة السلاطين العثمانيين الذين زعموا اتباعهم للمذهب الحنفي وعلماء بلاطهم، من حيث ولائهم لإمام الأعظم أبو حنيفة ولآرائه/أفكاره/فتاواه.
آمل أن تجده مفيدًا ومنيراً...
عبد الله أردملي
لوزيرن - سويسرا
************************
BUGÜNKÜ DİNCİLİĞİN TUTARSIZLIĞI / The Inconsistency of Contemporary Religionist Fanaticism / تناقض التعصبية الدينوية المعاصرة
İmamı Azam meselesinde İslam tarihi boyunca izlenen gaflet ve hıyanet süreci, MUSTAFA KEMAL VE AKILCILIK aleyhinde, HAÇLI EMPERYALİZMLE İŞBİRLİĞİ YAPAN DİNCİLERE büyük destek yarattı.
EMEVÎ ARAPÇILIĞININ YENİ TAKİPÇİLERİ OLAN BUGÜNKÜ DİNCİLER, Cumhuriyet döneminin bir ‘zorbalık' dönemi olduğunu, bu dönemde devrimler adına ulemaya baskılar uygulandığını, hatta bazılarının idam edildiğini avazları çıktığı kadar bağırarak propaganda etmektedirler.
Bir kere bu İKİYÜZLÜ ZİHNİYYET eğer zulme gerçekten karşı ise, işe Emevi zorbalarının İmamı Azam ve benzerlerine yaptıklarını eleştirmekle başlaması gerekir.
Oysaki bu zihniyet, bırakın İmamı-ı A'zam’ı, Peygamber Ehlibeyti'ne yapılan zulümleri bile eleştirmemekte, "Onlar içtihat farkından doğmuş hatalardır"
diyerek işi geçiştirme NAMERDLİĞİNİ tercih etmektedir.
Sonra da kalkıp, Kurtuluş Savaşı'na, o savaşı veren vatanperverlere İNGİLİZ İŞGALCİLERİ HESABINA HIYÂNET ETMİŞ BİR TAKIM ALÇAKLARIN TEPELENMESİNİ bir tür “ULEMÂ KATLİÂMI” gibi tanıtmaktadır.
Bunlar, eskinin EMEVÎ HIYANETİ ile yeninin HAÇLI ZULMÜNE ses çıkarmamayı, bu hıyanet ve zulümlere karşı çıkanlara ise savaş
açmayı din haline getiren bir ekip oluşturdular.
Bütün işleri ve uğraşları, Muhammed ve İslam düşmanı Haçlı kodamanlarla iş ve ağız birliği halinde, Türkiye Cumhuriyeti'ne ve onun kurucusu Mustafa Kemal'e sövmektir.
Bunların Hz. Muhammed'e deccal diyenlerle hiçbir kavgaları olmadı; bunların bütün mücadeleleri,
emperyalizmi tepeleyen Mustafa Kemal''i deccal ilan etmeye uyarlandı. Bu hayasızlık ve hıyanette öylesine ileri gittiler ki, AB ‘nin (Avrupa Haçlılar birliğinin) dayatmasıyla, Türk çocuklarının din dersi kitaplarından Kelime Şehadet'teki "Muhammedün resulüllah" cümlesini, hutbelerden "Allah katında din İslam'dır" ayetini
çıkardılar.
CUMHURİYET DEVRİMİ, HANEFÎLİK VE İMÂM-I A’ZAM
İmamı Azam'la ilgili çalışmamın muhtevasına her atıf yaptığımda, Atatürk'ü dindışı göstermeyi uğraş edinmiş dinci ve dinsiz çevrelerin siyasal duygularını okşayan bir iddia sergilendi:
"Imamı Azam'la Atatürk arasında münasebet kuruyorsunuz; böyle şey olur mu? Atatürk, Cumhuriyeti kurarken İmamı Azam fıkhına ait ne varsa hepsini yerle bir etti".
Bu iddia, baştan sona gerçek dışıdır, tarihsel verilere, vakıalara aykırıdır.
Bir kere şunu görelim:
Cumhuriyet'in mirasçı olduğu Osmanlı'da ne kadar Hanefilik vardı?
"Osmanlı, Hanefi idi. Uyguladığı fikıh Hanefi fıkhı idi" söylemi KISMEN DOĞRUDUR.
İmamı Azam'ın (hatta tüm fakihlerin) irfan, idrak ve şahsiyetinde üç temel unsur var:
- Siyasal unsur,
- fıkhın muamelât (hukuk) alanıyla ilgili unsur,
- fıkhın iman ve ibadet alanı (amelî fıkıh) ile ilgili unsur.
Osmanlı bunların birincisine yani siyasal yana asla yanaşmamıştır. Sadece Osmanlı değil, bütün İslam tarihi İmamı Azam'ın bu yanına uzak durmuştur.
Dahası var: İmamı Azam'ı söz konusu ettiğimizde, Osmanlı tarihi, bu imamın siyasal fikirlerinin tam aksi bir seyir ve icraat izlemiştir. Oysa ki İmamı Azam en ağır izdırap faturasını siyasal fikirleri yüzünden ödedi.
Hal bu iken, İmamı Azam'ı, siyasal fikirlerini gözardı ederek nasıl
değerlendirecek, nasıl anlayacağız?!
Biz bu eserde, Büyük İmam'ın işte bu 'esas fikirleri' üzerinde yoğunlaştık. Onunla Atatürk arasında irtibat kurmamıza sebep olan da bu 'siyasal kimlik'tir.
İmamı Azam'ın (veya fıkhının) bir başka yanı olan muamelât
alanına gelince, Osmanlı, GELENEKSEL SÖYLEMİN AKSİNE, şe'ri hukukla değil, örfi hukukla, yani padişah hukukuyla yönetildiği için, muamelât alanında bir Hanefi fıkhının egemenliğini iddia etmek doğru olamaz.
Osmanlı düzeninde bizzat 'KANUN' kelimesi 'PADİŞAH HUKUKU' demektir ve şer'i hukukun karşıtı bir anlamda kullanılır.
Osmanlı düzeninde egemen hukukun ŞER’Î HUKUK DEĞİL, ÖRFÎ HUKUK (PADİŞAH HUKUKU) olduğu bugün artık ittifakla kabul edilen bir gerçektir.
Şer’î hukuku muamelât alanına, yani devlet işlerine egemen kılmak
isteyen ulema ile, bu işlerde örfi hukukun, yeni padişah hukukunun
egemenliğini esas alan ümera ve küttab (askeri erkån ve saray
bürokratları, kısaca, devlet erkânı) arasındaki çekişme, Osmanlı
tarihçilerinin dikkat çektikleri önemli gerçeklerden biridir.
Günümüzün en büyük tarihçisi kabul edilen Prof. Dr. Halil İnalcık
bu noktayı açıkladıktan sonra şu hükme varıyor:
"Ulemanın şeriatçılığına karşı devlet ve toplumun ihtiyaçlarını
daha serbest bir şekilde göz önüne alan pratik idareciler olarak
bürokratlar, küttab mücadele edecek ve yeniliklerle reformların
öncüsü olacaktır". (Halil Inalcık, Devlet-i Aliyye,1/147)
Halil İnalcık, ulemanın, sonraki zamanlarda 'şeriat hukukunu
egemen kılma' girişimlerinin devletin çöküşe gidişinde rol oynadığını da eleştirel bir tarzda ifade etmektedir:
"Ulemanın örfi kanunlar ve yönetim alanına karışma girişimleri Fatih döneminde arttı. Kanuni Süleyman döneminde Şeyhülislam Ebussuud, örfi kanunları ve yönetim düzenini 9. yüzyıl fukahasına göre şer'i prensiplerle yorumlamaya çalıştı. Eskiden yalnız örfi kanun konusu olan sorunlar ondan sonra gittikçe daha çok fetva konusu olmaya başladı. 16. yüzyıldaki bunalım döneminin sonucunda, I. Ahmed devrinde toplanıp düzenlenen Kanunnâme-i Cedid, daha çok fetvalarla dolu bir dergi halini almıştır. Fatih ve Kânûnî kanunnâmelerinde ise bir tek fetvaya rastlanmaz. Bu
şeriatçılık yönetimi, bürokratların yeni durumlar karşısında serbest çalışmasını kısıtladı ve Sünni tutuculuğu güçlendirdi". (Inalcık,
anılan eser, 1/193)
Demek oluyor ki, Osmanlı düzeninde muamelât alanı diye adlandırılan hukuk ve yönetim alanı, şeriate göre değil, padişah iradesine, örfi hukuka göre düzenleniyordu ve bu düzenlemenin ulema tarafından sarsıntıya uğratılması devletin çöküşüne zemin oluşturmuştur.
Osmanlı'da tartışmasız, çekişmesiz uygulanan fıkıh, iman ve ibadet alanına ilişkin fıkıhtır. Başka bir deyimle taabbüdi fıkıh - الفقه التعبدي'tır,
'muamelevî fıkıh - ألفقه المعاملوي' değil.
Cumhuriyet, Osmanlının bu 'taabbüdi fıkıh - ألفقه التعبدي' anlamındaki Hanefiliğini imha etmek şöyle dursun, ihya etmiştir. Muamelât alanını ise tartışmaya bir daha mahal bırakmayacak bir kesinlikle akli ve örfi esaslara göre düzenlemeyi anayasal bir zorunluluk halinde kanunlaştırmıştır.
Cumhuriyet'i kuran irade, Devletin makarrinde (merkezinde), dinin iman ve ibadet meselelerini tedvirle ilgili anayasal bir kurum oluşturmuştur': Diyanet İşleri Teşkilatı'nı kurmuştur.
Diyanet İşleri Teşkilatı, kurulduğu günden beri Hanefi fıkhının ibadet ve iman alanını kotarmaktadır. Devletin bugün itibariyle bu alanı kotarmak için harcadığı para, iki katrilyonun üstündedir.
Dünyada, Hanefi fıkhının ameli kısmını uygulamak için bu miktarın, değil aynısını, çeyreğini bile harcayan bir başka devlet yoktur. Bu Cumhuriyet mi Hanefi fıkhını imha etti?
Hayır, tam tersine, Cumhuriyet, 'taabbüdî - تعبدي' anlamda Hanefi fıkhını ihya etti.
Öteki anlamdakiler ise zaten yoktu.
Imam-ı Azam'ın siyasal fikirlerine gelince, bizim, Imamı Azam'la ilgili tezlerimizden biri, İmam-ı Azam'ın temel siyasi düşüncelerinin Cumhuriyet Devrimi'nin icraatıyla örtüştüğüdür.
Bu örtüşmenin varlığını inkâr edemeyenler, işi mugalataya boğuyorlar: "Ne alakası var efendim? Imamı Azam din adamı, Atatürk asker ve devlet adamı. Aralarında on iki asır zaman farkı var" diyorlar.
İki fikir arasında münasebet olması için bu fikirlerin sahipleri akraba veya meslektaş olmak, aynı zamanda ve memlekette yaşamak zorunda mı?
Eski Yunan filozofu Platon'un cumhuriyet ve devletle ilgili
fikirleri Atatürk'ün fikirleriyle örtüşüyor dersem, aynı şey
söylenecek mi? Hayır, orada söylenmiyor.
Bütün öfkeleri, Atatürk'ün İslam'la bir biçimde yakınlığının ifade edilmesine.
Atatürk'ü din dışı ilan et, arkadan ne yaparsan yap, mubah.
Dincisi de bunu istiyor, dinsizi de.
Tezgâhın gücü de burada, zalimliği de…
Bunu biliyoruz ama şunu da biliyoruz: Hak, kişilerden, senden, benden, dostluk ve düşmanlık ilişkilerinden müberra, münezzeh, mualla bir kavramdır. Ona saygı duymak hepimizin insanlık borcudur.
Yaşar Nuri Öztürk
Yorumlar
Yorum Gönder