ZEYTİNYAĞI - SU : MAHREM - HİZMET


Selâm!


Aşağıdaki makale Hizmet Hareketinin en büyük yayın organı olan ZAMAN GAZETESİNDE 15 yıl çalışmış, dürüst ve işini iyi yapan bir gazeteci olan Ahmed Dönmez tarafından yazılmış olan “Cemaat, içeriden adım adım 15 Temmuz’a nasıl sürüklendi?” adlı uzun (48 bölümlük) yazı dizisinin ikinci bölümüdür.


Okuyucuların hüsn-i istifadesine (bazı hizmetkârların ise uyanmasına) vesîle olması ümîdiyle bloğumda paylaşıyorum. 


Sevgi ve saygılarımla,


Abdullah Erdemli

Luzern - İsviçre

****************

ZEYTİNYAĞI - SU : MAHREM - HİZMET

 Ahmet Dönmez - 17/02/2021


Bu yazı dizisinin bundan sonraki bölümlerinin daha iyi anlaşılabilmesi için böyle bir yazıyı elzem gördüm.


Çünkü okuyucuların çoğu, bilmedikleri bambaşka bir dünyaya adım atacaklar. 


Buna Cemaat’in kendi tabanı da dahil. 


Hatta tahminimce Cemaat’in tabanının şaşkınlığı, diğer okuyuculardan fazla olacaktır. 


Çünkü bugüne kadar bildikleri, kendilerini vakfettikleri, uğruna bedel ödedikleri “Hizmet”ten çok başka, bambaşka bir “Hizmet”le karşılaşacaklar.


Evet, belki herkes Cemaat içerisinde bir de Mahrem Hizmetler ya da Hususî Hizmetler adı verilen gri bir alanın olduğunu duymuştur ve biliyordur. 


Ancak erbabı ve ilgilisi dışında kimse bu mahrem duvarlar arkasında neler yapıldığını bilmez. 


Fakat burası bilinmeden de ne bu yazı dizisinde anlatacaklarım tam olarak anlaşılabilecektir ne de yıllardır olup bitenler…

****

Bugün Cemaat içerisinde yaşanan kafa karışıklıklarının en büyük nedeninin de bu olduğunu düşünüyorum. 


Çünkü aslında eleştiri konusu yapılan, üzerinde konuşulan, hatta yıllardır suçlamalara neden olan meselelerin tamamı, işte bu loş “gri” bölgede yaşananlardan kaynaklı. 


Daima “gün ışığında” kalan ve tek işi Allah rızası için insanlık hayrına koşturmak olanlar, Cemaat’in tamamını kendileri gibi bildiklerinden ötürü, söylenenlere asla ve asla inanmamakta, hepsini birer algı operasyonu gibi kabul etmektedir.

****

Hadiseyi en baştan şöyle izah etmeye çalışayım…


Benim gördüğüm kadarıyla, Hareket kabaca iki ayaktan oluşuyor. 


Biri normal, herkesçe bilinen, görünen, umumi efkarca beğenilen, sevilen Hizmet Hareketi


Diğeri, küçük bir azınlık dışında, hiç kimsenin bilmediği, tanımadığı, meşruiyeti kendinden menkul, hikmetinden sual olunmayan ‘mahrem yapı’.


Bunu bir üçgene benzetirsek, bu üçgenin alt kenarının bir köşesinde Hizmet Hareketi, bir köşesinde de ‘mahrem yapı’ yer alıyor. 


Normalde asla yan yana olamayacak ya da olmaması gereken bu iki kenarı anlamlı bir bütün, yani bir üçgen haline getiren ise, onları birleştiren üstteki üçüncü noktanın varlığı. İşte o birleşim noktasında, yani üçgenin tepesinde, Hareket’in lideri Fethullah Gülen yer alıyor. 


Her ikisinin de, yani Hizmet Hareketi’nin de Mahrem Yapı’nın da lideri Gülen.


İşin ilginç tarafı, ‘mahrem yapı’nın en büyük muhalifi normalde Hizmet’in bizatihi kendi ilkeleri, kendi prensipleri, kendi öğretileri…


Ama son derece tuhaf bir şekilde ve sosyal bilimler açısından oldukça ilgi çekici bir vakıa olarak, ikisinin tek bir çatı altında olabildiğini görüyoruz.


İşte o yüzden Gülen, kendisine soru çalmakla ilgili soru yöneltildiğinde, “bunun kesinlikle haram olduğunu” söylüyor. Ki zaten Gülen de başka türlüsünü düşünemez ve söyleyemez!


İşte bu ‘Gülen’in başka türlüsünü düşünemez ve söyleyemez’ algısını doğuran, Hizmet Hareketi’nin bizatihi kendi prensipleri. 


Ama buna rağmen, kamuya (devlet aygıtına) mümkün olan en çok sayıda kadro yerleştirebilmek için soru alıp verilebilmesini (soru çalınmasını) mümkün kılan ise işte bu ‘mahrem yapı’nın varlığı. 


Çünkü bu ‘hususî- mahrem’ tarafın kendine göre farklı kuralları, farklı usulleri, farklı bir fıkhı, farklı öncelikleri, farklı bir söylemi var.

****

Herkesin ve hatta bütün dünyanın bildiği Hizmet Hareketi’nin bulunduğu köşeye “A köşesi”, mahrem hizmetler’in bulunduğu köşeye de “B köşesi” diyelim. 


İşte Gülen’in “A köşesi” için va’z ettiği düsturlar, “B köşesi” için geçerli değil.


Gülen, “A köşesi” için münzevi bir din alimi olarak gözüküyor ve dinin özünde var olan güzel hasletlere dayalı olarak konuşuyor.


“B köşesine” ise daha çok bir siyasi hareketin lideri olarak konuşuyor. 


Ama “A köşesindekilere” bundan bahsedemez. Yani, “B köşesindekiler” ile konuştuklarını “A köşesindekiler” ile konuşamaz. Çünkü “B köşesindekiler” ile konuştuklarını “A köşesindekilere” izah edemez. İzah etse bile buna “A köşesindekiler” razı olmazlar ve “B köşesinin” yaptıklarının çoğuna rıza göstermezler. 


Gülen’in kendisi de bunu gayet iyi biliyor. Ama yine de “B köşesinden” vazgeçemiyor. Çünkü bu köşe onun gözünde asli unsur.


Çünkü Gülen’in bir gaye-i hayali var ve ona B’siz ulaşılamayacağını düşünüyor.


En başta şöyle bir içtihatta bulunmuştur.

“hayr-ı kesir için şerr-i kalil kabul edilir.”

 ‘Zarar-ı âmmın def-i içün zarar-ı hâss ihtiyar olunur.’ 


Bu yüzden, “B köşesinde” yani mahrem yapıda görev alanlar şuna inanırlar: Aslında onlar zora talip olmuşlardır. Başkaları dışarıda çeşitli hizmetler için “küheylan gibi” koştururken, onlar sınır hattında, riskli bölgede, kelle koltukta bir mücadele vermektedirler!

****

Geçen yıl kaleme aldığım “Cemaat eleştirileri ve gelen tepkiler üzerine…” başlıklı yazımdaki bir pasajı burada kullanmama müsaade edin: 


“Onlara göre bu tür yanlışlıklar, zaruret halinde mecburiyet kesbetmiş mahzurlu hallerden ibarettir ve Türkiye’nin kendine has şartlarından doğmuş bir takım kaçınılmaz tedbirlerdir. Başka türlüsü mümkün olamamıştır, olamayacaktır ve bugün de haklılığından şüphe edilmeyecek bazı istisnai kararlardır. Bunlar âvâmın baktığı yerden anlaşılamayacak, ancak adalet-i izafiye penceresinden izah edilebilecek bir ehven-i şer yumağıdır. Ne yapılmışsa doğru yapılmıştır. Düşmanın her türlü desiseye başvurduğu, her türlü şeytanî silah ile silahlandığı bir ortamda problemleri mutlak adalet ile çözmenin imkanı kabil değildir. Bu nev’iden işlerin fıkhı da farklıdır. Türkiye’de derin devletin veya diğer güç gruplarının neler yaptığına bakmadan, Cemaat’i mecbur bıraktıkları şartların kaynağını tartışmadan bu tür mahzurlu yöntemleri sorgulamak da hamâkattir, safderûnluktur ve ‘düşman’ın cephesine mühimmat taşımaktan başka bir anlamı yoktur.”

****

Burada, bu dual yapılanmayı daha iyi kavrayabilmek için, bir başka benzetme daha yapalım ; 


Bir su bardağı düşünün. Bu bardağın yarısı zeytinyağı, yarısı da su olacak şekilde doldurulmuş olsun. 


Bardağın içinde ne zeytinyağı suya karışıyor, ne de su zeytinyağına. Hatta öyle ki, bardağın yarısını doldurmuş olan su, sanki bardağın tamamının kendisi gibi su ile dolu olduğunu zannediyor. 


Peki Gülen, böyle bir gizli yapıya neden ihtiyaç duydu?


Doğan Avcıoğlu, zamanında neden “10 işçi kandıracağıma bir albay kandırırım daha iyi,” demişse işte o yüzden…!


Mahrem Hizmetler’in varlık nedenini, bizzat bizim devletin kendi güvenlik mimarisinde ve genetik kodlarında aramak gerekir.


Bir kere her şeyden önce devletin kendisinin bile kocaman ve derin bir ‘mahrem yapısı’ var. Anayasasına, kanunlarına, mahkemelerine, parlamentosuna, hükümetine, kurumlarına ve her türlü meşruiyet kaynağına rağmen, bütün bunlarla yetinmeyip bekâsını, ‘derin devlet’ adı verilen bir başka karanlık ve kanlı sahada arayan bir devlet bu…!


Kendisini hukukun olmadığı bir bölgeye çeken, kanunlardan arındırılmış, alabildiğine keyfî ve gayrı nizami bir alanda varlığını sürdüren bir akıl…!


Orada her türlü kanunsuzluğun, her türlü kirli tezgahın, faili meçhulün, cinayetin, kumpasın, provokasyonun ruhsatı var.


İster mafya ol, ister uyuşturucu kaçakçısı ol, ister din tüccarı ol, orada sana ‘vatan için’‘kutsal’ görevler verilir ve bunun adı, ‘devletin bekası’olur…!

****

Daha geriye gidelim, İttihatçılar’dan bu yana Türkiye’de iktidarı ele geçirmeye uğraşan her oluşum, Türk Silahlı Kuvvetlerinde etkin olma mücadelesi içinde olmuştur.


Osmanlı’nın son devrinden bu yana komitacılık, gizli cemiyetler, mason localarındaki örgütlenmeler, İttihatçı partiler niye olmuşsa, işte o yüzden Gülen’in de bu alana girdiğini düşünüyorum.


Cumhuriyet’in ardından bütün farklılıkları dışlayan, onları birer tehdit olarak algılayan, despot, mütehakkim, cebrî, keyfî ve askerî bir rejim kurulunca bu hakim ideolojinin dışında kalan hemen her grup kendini gizlemek ihtiyacı hissetti.


Güya bir siyasi parti lideri olmasına rağmen TSK’da, MİT’te ve yargıda, üstelik hiç de demokratik olmayan, şeffaflıktan çok uzak bir örgütlenme modeli kuran Doğu Perinçek neden ‘arkadaşlarımız, arkadaşlarımız’ deyip duruyorsa, Gülen de o sebepten böyle bir yapılanma kurmuştur zannediyorum.


Demokrasinin en meşru organları arasında olması gereken siyasi partilerin bile bir takım örtülü yapılanmalarının olduğu bir ülke burası.


Kısacası, devletimiz demokratikleşmedikçe ve gerçek anlamda bir hukuk devleti olmadıkça maalesef buna benzer gizli mücadele grupları hep var olacaktır.

****

Çünkü Gülen, ‘ya her yerdesindir ya da hiç bir yerde’ düsturunca hareket ediyor bunca zamandır…


O hiç bir zaman sadece bir din adamı veya tek başına din alimi olmadı. Kendisi aynı zamanda bir siyasi aktör. 


Siyasi hedefleri, emirleri, hayalleri, beklentileri olan bir adam. Bunu da yine dinî gayeleri için bir araç olarak tasavvur etmiş olsa bile ‘devlet olmadan kudret olamayacağına’inanmış bir lider.


Dini karizmasını da bu alanda çok iyi kullandı. Ve öyle bir model kurdu ki, dünyanın dört bir yanında okul, okul diye koşturanlarla, bürokrasiye daha fazla adam  sokma amacıyla yarışanlar asla birbirine karışmadı.


Su ile zeytinyağının aynı kapta bulunup da birbirine karışmaması gibi…!


Bu “hususî - mahrem yapılanma” Türkiye’de hukuksuz olan yapıya bir son vererek, ülkeyi şeffaflığa kavuşturacağı iddialarıyla oluşturuldu. 


Fakat bu ‘hususî yapılanma’, bu iddiasının aksine, o karanlık bölgeyi kendisi lehine kullanmaya kalkıştı. Ortadan kaldırma iddiasıyla saldırdığı o parazitli sahada kalmayı tercih etti. Ve bu dikenli süreçte eskiden var olan arızaları çeşitlendirdi ve adeta ‘bizcesi’ni üretti.


Kimbilir, belki de bu karanlık bölgenin doğası gereği zaten aksi mümkün değildi…!


Gülen’in, “B köşesindekiler” ile konuşurken, yapılan bazı hukuksuzlukları, “Cerrahlar neşteri vururken bazen şöyle genişçe vururlar ki kanserli hücreler yeniden nüksetmesin,”sözleri ile tecviz ettiği anlatılıyor. “Bu devirde Türkiye’nin meseleleri mutlak adalet ile çözülemez,” diyerek ‘adalet-i mahza’ yerine ‘adalet-i izafiyye’ anlayışının önünü açtığı da…


Haliyle sıfır noktasında bir milim olan sapma açısı, nihai noktaya vardığında kilometrelerce büyüklüğe ulaştı. 


Açık bırakılan kapı sonuna kadar aralandı ve orası (yani karanlık bölge) adeta bir yol geçen hanına döndü.


Ve o loş birimlerin tepelerinde görev alan bazıları, kendilerini Cemaat’in gerçek sahibi gibi görmeye başladılar.


Nasıl ki ‘derin devlet’ aktörleri kendilerini ‘vatanın gerçek sahipleri’ olarak görüyorlarsa; ‘hükümetler gelir geçer ama biz kalıcıyız’ diyorlarsa, Cemaat’in kimi ‘hususî abiler’i de kendilerini öyle görüyorlardı. Zamanla da ‘devlet’ oldukları zehabına kapıldılar. En ölümcül hataları da işte bu oldu.

****

Tabiatı gereği bu mahrem yapı, en başta Cemaat’in geri kalanına karşı ‘tedbir’ uyguladı. Kendilerini en başta onlara karşı gizlediler.


Başka türlü olamazdı.


O yüzden siz yıllarca Cemaat okullarında çalışmış bir öğretmene, hayır kuruluşları için koşturmuş bir ev hanımına, abone kampanyaları için kapı kapı dolaşmış bir öğrenciye, okullar için bağışta bulunmuş bir esnafa, “Cemaat içerisindeki bazı birimler, kendilerine göre seçtikleri kimi isimlere sınav sorularını (çalarak) vermiş,” dediğinizde, nasırına basılmış gibi feveran ediyor.


Veya Cemaat içinde, ‘menfi, yani gizli hizmetler’ diye bir olgunun varlığından bahsettiğinizde size müfteri muamelesi yapıyor.


Sahte delil üretilmesi, bürokraside tasfiyeler için gerektiğinde kumpasa başvurulması gibi suçlar, bu insanların dünyasına o kadar uzak ki, kendi içinde bulundukları camia ile bunları kesinlikle yan yana getiremiyorlar. Bağdaştıramıyorlar. Özdeşleştiremiyorlar. 


Dolayısıyla çok keskin tepkiler veriyorlar.


Tıpkı su ile zeytinyağı gibi…


Ama onlar bardağın tamamının su ile dolu olduğunu zannediyorlar.


“Şu kadar yıldır içinde bulunduğum camiada gördüklerime, okuduklarıma, dinlediklerime, yaşadıklarıma, tanıdıklarıma mı inanayım, sana mı? Hocamızın hayatı, konuşmaları, eserleri ortada. Bunlara değil de senin anlattığın saçmalıklara mı inanmamı bekliyorsun?” diyorlar.

****

İşte bu da ‘mahrem yapı’nın en büyük başarısı.


Mahrem Yapı bu ayrışmayı o kadar güzel becermiş, kendini o kadar güzel gizlemiş ki, Schopenhauer‘in kirpileri gibi soğukta bile yan yana gelemiyorlar.


Bu aslında, geçmişte Cemaat’e yakın kurumlarda görev yapıp da bugün bazı eleştiri getirenlere yöneltilen, “Daha önce niye bunları anlatmadın da şimdi bir aydınlanma yaşamış gibi konuşuyorsun? Bunları daha önce niye söylemiyordun? Küpünü doldururken iyiydi de şimdi Hizmet kaybedince mi ötmeye başladın?”şeklindeki soruların da cevabı.


Dediğim gibi, o hususi yapı, en büyük tedbiri kendi tabanına uyguladı.


Hemen hemen her şey, 15 Temmuz’dan sonra ortaya çıkmaya başladı.


O yüzden, kendi bireysel gazetecilik serüvenime başlarken daha yolun başında, “Bilmek ve bilmemek” başlıklı bir yazı kaleme almıştım. O yazıya, “Şuna inanırım; bilmek ile bilmemek arasına kainat sığar. Bir şeyi bilmiyor olabilirsiniz. Ayıp değildir. En fazla öğrenmemenin utancını yaşarsınız. Fakat biliyorsanız… Artık sizin için dünya, bir an öncesine göre başka bir yerdir.” cümleleri ile giriş yapmıştım.


Kendi adıma konuşayım; 15 yıl Zaman gazetesinde çalışmış biri olarak, bugün bildiklerimin yüzde birini 15 Temmuz’dan önce bilmiyordum. 

Vallahi de bilmiyordum, billahi de…

****

Aslında Cemaat içerisinde binlerce insan aynı durumda.


Bugün şaşkınlık içinde, olan biteni anlamaya çalışıyorlar.


Eğer bu ayrımı yapmazsanız, sanki karşınızda homojen bir camia varmış, düsturlar yekpare imiş, liderin tek bir boyutu varmış gibi bakarsanız, işin içinden çıkamazsınız.


Lütfen bundan sonra yazacaklarıma A köşesindekilerin penceresinden bakmayın. Eğer Cemaat gönüllüsü iseniz ve bu küme içinde yer alıyorsanız, üstünüze alınmayın. Konunun sizinle alakası yok. 


Her neyden söz edeceksem, B köşesinde yaşananlardan söz edeceğim.


Hoş, siz isteseniz de zeytinyağı ile su birbirine karışmaz zaten. Ne kadar karıştırırsanız karıştırın…


Kaynak :

https://www.ahmetdonmez.net/zeytinyagi-su-mahrem-hizmet/

Yorumlar

Popüler Yayınlar