Selam!
Merhûm Prof. Dr. Doğan Kuban da, merhûm Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk te, hayatları boyunca, ülkemizin ve milletimizin milenyumluk dertleri üzerine kafa yordular.
Bütün bilimsel ve entellektüel birikimlerini ülkemizin ve milletimizin istifadesine arzederek, bu dertlerin temeline ve arkaplanına, yılmadan, bıkmadan, usanmadan, dikkatlerimizi çektiler, aklın ve bilimin ışığında çözümler sundular
Büyük bir ülke ve millet sevgisiyle, bu milenyumluk dertlerimizin ve onların çözümlerinin ne-ler olduğunu bizlere, hepimize anlatmak ve göstermek için çırpındılar, yazdılar, konuştular.
Kariyeri ve ihtisas alanı mimarlık olan Doğan Kuban ile, kariyeri ve ihtisas alanı ilahiyyat, hukuk ve felsefe olan Yaşar Nuri Öztürk, şaşırtıcı bir biçimde, ülkemizin ve milletimizin aynı dertlerini dile getirdiler ve yine şaşırtıcı biçimde, aynı çözümleri teklif ettiler.
AKLIN YOLU BİR İMİŞ!
Ülkemizin ve milletimizin bu iki büyük bilim ve fikir insanınn kadr-ü kıymetini bilmiyor olmasının verdiği ızdırab ile, merhûm Doğan Kuban’ın işbu makalesini paylaşıyorum.
Abdullah Erdemli
Luzern - İsviçre
*************
CEHALET BİR BİRİKİMDİR
IGNORANCE IS AN ACCUMULATION
ألجهل هو شيئ متراكم
Cehalet, kuşkusuz, öğretimsizlikten kaynaklanır. Öğretimsizlik öğretilecek bir şey olmamasından değil, bilginin var olmamasından, ya da varlığının zararlı görülmesinden kaynaklanır.
Her an öğrenilecek bir şey olan bu dünyada, öğretecek bir şey bulmayanlar ya aptal ya da ön yargılıdır.
Hiçbir insan o kadar aptal olamayacağına göre, bilgiyi dışlama coğrafï olsun ya da tarihî olsun, beyinde damar tıkanmasına benzer toplumsal aklın tıkanmasıdır.
Bu, kutupta ya da Amazonlar'da olduğu gibi, izole edilmiş olarak yaşamak, bir dinî zorlama, kölelik, diktatörlük, herhangi bir ideolojik nedenle toplumun tümünde ya da bir grubunda bir tür körleşmedir.
Bazı bilgi yollarının kapalı olması, kapalı tutulması bu nedenle öğrenilecek şeylerin saklanması sonucu da olabilir. Bütün bunların, dün ya da bugün, dünya tarihinde örneği çok.
Osmanlı tarihi tümüyle cehaletin hizmetinde biçimlenmiştir.
- İç nedenlerle bazen yozlaşan bir otokrasi,
- toplumun kul, yani köle statüsü,
- dinin şeriata dönüşmesi,
- kentlileşmemiş toplum,
- toplumu aydınlatacak bir ulusal ordu olmaması,
- bürokrasi ve edebiyat dilinin halk dilinden farklı oluşu
bu nedenlerin başında gelir.
Osmanlı toplumunda büyük çoğunluğu köyde oturan insanlara öğrenme olanağını açık değildi. Okuma yazma bilmeyen ve okulu olmayan köylerde yaşayanların öğrenme çarkına girmeleri olanaksızdı. Yakın zamanlara geldikçe bu olgu daha karmaşık duruma gelir. Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıktı? hikayesine dönüşür.
Örneğin bu günlerde okullarda bazı derslerin kalkması toplumun cehaletinden değil, cahil kalmış karar mekanizmalarından kaynaklanır.
Dünyanın içinden geçtiği neredeyse 3000 yıllık tarihinin bazı performanslarından haberi olmamak kişisel değil, toplumsal bir olaydır.
Osmanlı cehaletinin tortusu toplumun bazı kesimlerinde yaşamağa devam ediyor.
Bazı ayrıcalıklı insanların ya da grupların varlığı bunu değiştirmiyor. Bu bağlamda, özellikle bizim gibi geç uyanmış toplumlarda, henüz düşüncenin ulaşmadığı bakir topraklar ya da ormanlar var.
“Nasıl olur, daha dün bu adam Almanya’da idi?”, ya da “Bu adam üniversitede profesör!” demek cehaletin olasılığını değiştirmez. Çünkü bazı insanların renk körü olmaları gibi, geçirdiği bir kaza nedeniyle körleşmiş insanlar da vardır. Bu kazalar tarihseldir.
Bu toplum tutucu imiş, peki neyi tutuyor?
Sözünü ettiğim toplum biziz. Gerçi çeşitli boyutlarda cehalet sendromları Türkler'e özgü değil. Fakat bize benzeyen 1.5 milyar müslüman var.
Olasılıkla dünya nüfusunu cahiller ve onun bir aşama üstünde olanlar diye ayırırsak, biz cahiller grubundayız. Bu sömürülenler grubu anlamına geliyor. Aramızda dünyanın en aydınlık insanları arasında olanlarımız da olabilir. Bugünün dünyası birleştirici. Buna gelecek için bir umut olarak bakabiliriz.
Fakat bu birleşme ve bütünleşme değişik düzeylerde oluyor. Entelektüel düzeyde, bilim düzeyinde, sanat düzeyinde, alışveriş düzeyinde. otomotiv düzeyinde, gökdelen düzeyinde, sömürü düzeyinde. Bazen bunlar kafayı karıştıracak kadar karışıktır.
Osmanlı cehalet mirası taşınması bu çağda olanaksız bir yüktür.
Bu toplum 100 yıl öncesine kadar okumuyordu, okuyanlar da zaten kitap bulamazlardı. Okumayı bilmedikleri bir dille yazılan Kuran’ı da okumadılar. Kuran, muska gibi bir kenarda dururdu. Okumayı biraz sökenlerin okudukları Mızraklı İlmihal kitaplarını anımsıyorum. Halka namaz, oruç, haç ve dinin farzlarını anlatır, Allah’a ve Peygamber’e inançlarını vurgulatırdı. Halkın maksimum din bilgisi budur.
Toplum dindardır, ama kendi dinini ve tarihini bilmez. Milliyetçi olanları var, milletinin tarihini bilmez. Padişahçıdır, padişahın anasının Türkçe bilmediğini bilmez. Padişahın Türk olmayı istemediğini de bilmez. Bu toplum tutucu imiş, peki neyi tutuyor?
Türkiye’de, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde, yüzyıllardır süzüle süzüle gelmiş cehaletin hikayesini anlatmak için kitap sayfaları yetişmez. Fakat geriye bakınca insanın içini karartan olaylar var.
Bilim ve felsefe tarihi ile ilgilenen bir okur olarak nedense İbni Sina (Avicenna)’nın öyküsü çok gücüme gider. İbni Sina dünya bilim ve felsefe tarihine girmiş pek az müslümandan biridir. Buhara’da İranlı Samani devlet idaresi altında yetişmiş bu İranlı, “Abbasi Rönesansı” denen aydınlanma döneminin yetiştirdiği en tanınmış Müslüman düşünürü ve bilim adamıdır. (Bazı Tarih bilmeyen Türk tarihçilerinin ‘Orta Asyalı, demek ki Türk!’ demekten vazgeçmelerini de vurgulamak gerekir.)
Dünya tıp tarihinde Hipokrat, Galen, İbni Sina bir üçlü oluştururlar. Dünya tıp tarihinde bir Osmanlı ya da Türk yok. Cumhuriyet döneminden söz etmiyorum. Fakat 12. yüzyıldan başlayarak Avrupa’da İbni Sina’nın ‘Kanun fi ‘t-Tıbb’ adlı büyük ansiklopedisi Latince’ye çevrilmiş, 16. yüzyılda İtalya’da 22 kez basılmıştır. Bizde matbaa olmadığı için zaten basılamazdı. Fakat Türkçe’ye kazandırılması için bu toplum 19. yüzyılı bekledi. İbni Sina’nın en tanınmış İslam filozoflarından biri olduğunu da anımsayalım.
Osmanlılar ise felsefenin yanından bile geçmediler. Bu günlerde felsefe dersini yine programlardan kaldırmışlar. 12. yüzyıla geri dönmüşüz. Cumhuriyetin restorasyonunu yok ederek hangi akla hizmet ettiklerini anlamak olanaksızdır.
Türkiye’de kimin kafasını düşünmekten ve felsefeden uzaklaştırabileceklerini de bilmiyorum. Ama Osmanlı'dan süzülen cehalet kavramı budur.
Acayip şık (?) Zorlu Center’ı gördüm. Kahvelerini dolduran gençlere İbni Sina’nın adını işitip işitmediklerini sormak aklımdan geçti. Ya da daha insaflı olmak için Katip Çelebi’nin Mizan-ül Hakk fi ihtiyari’l-Ahakk kitabından haberi olup olmadıklarını sorun!
Okuyan Türk ne kadar? Okuduğunun ne kadarını anlıyor?
Bunun bir istatistiği var mı? Bütün bu davranışların tümüne kara cehalet deniyor.
Fakat kendinin kara cahil olduğunun farkında olan var mı?
Türkiye’de 18. yy sonuna kadar sadece 80 kitap basıldığını, medreseden başka okul olmadığını biliyorlar mı? (Bereket askeri okullar vardı. O sayede Cumhuriyet'i kurduk!)
Kendinize ‘Medreselerde bugün gazetelerde okuduğumuz çağdaş bilginin bir damlası okunuyor muydu?’ diye sordunuz mu?
Her gün bir imam hatip okulu açılırsa, üniversite (bu gidişle) ne zaman medrese olacak, diye de sormamız gerek!
Hadi devlet üniversiteleri neyse ama, alışveriş merkezi gibi açılan özel ve vakıf üniversiteler ve onların yüzbinlerce öğrencisi ne olacak? İstanbul’un trafiğini bu kadar iyi çözen onu da çözer, diye bir umudunuz var mı?
Biz imam hatip okulunda kızları bile okuturken, Kore veya Japon arabalarını, telefonlarını, kameralarını, televizyon ve bilgisayarı, Çin’den akla gelecek her malı alacağız. Yahudi portakalı, Arjantin buğdayı yiyip, İtalyan marka elbise giyip, Amerikan filmi seyredip, gökdelende oturup dolar, euro hesabı yapacak ve İngilizce öğretimi ilkokula kadar indireceğiz! 20 dakikalık yolu üç saatte geçip evimize gideceğiz, kırmızı ışıkta arabamızı dilenciler muhasara edecek, kaldırımlarda köpekler ve park etmiş arabalar arasında dolaşacağız. Bir yere girerken aleyküm selam, çıkarken bye bye diyeceğiz.
Aptallarla birlikte yaşayanlar giderek aptal olmasalar bile, aptal gibi davranmak zorundadırlar.
Gerçi dünya konjonktürü de bu kadar aptallığa kredi açılmıyor.
Ayağımızın altındaki karanlık uçurum ; toplum dokusunun onulmaz cehaletidir.
Hızla, çürüme aşamasına geldiğimizin farkında mısınız?
Doğan Kuban
https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/cehalet-bir-birikimdir
Not : Bu yazı “Herkese Bilim ve Teknoloji” dergisinin, 02 Ekim 2020 tarihli 236. sayısında yayınlanmıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder