19 Ocak 2025

Kur’an Verileri Açısından Laiklik. Secularism in the Light of Quranic Data. ‎.العلمانية في ضوء المعطيات القرآنية

 KİTAP TANITIMI

Kur’an Verileri Açısından Laiklik.

Secularism in the Light of Quranic Data.

.العلمانية في ضوء المعطيات القرآنية


Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün 

KUR’AN VERİLERİ AÇISINDAN LAİKLİK isimli eserinin, İstanbul Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Öğretim Üyesi Dr. Mustafa Tahir ÖZTÜRK tarafından özet tanıtımıdır. 

*********

Yeni Boyut Yayınlarının 38., Bütün Eserleri Serisinin 37. kitabı olan eser 17 adet bölüm (makale) ve karma indeksten oluşmaktadır.

*********

1-

LAİKLİK KAVRAMINA GENEL BAKIŞ (s.5-11) adlı ilk makalede laiklik

kavramının etimolojik tahlili yapılıyor, konuyla ilgili temel değerlendirmeler aktarılıyor. "Yunanca'da halk anlamındaki LAOS sözcüğünden gelen ve “din sınıfına mensup olmayan kişi ve kitleleri tanıtmada kullanılan bu kelime” aynı anlamıyla LAICUSşeklinde Latince'ye ve LAIQUE (laic) şeklinde Fransızca'ya girmiştir." (s.5) diyerek makaleye

giriş yapan Öztürk, sırasıyla LAICISM, to laicize, ilmanîye/عِلْمَانِيَّةُ

kelimelerine açıklama getiriyor. 

Batı dünyasında laiklik kavramının

yerini Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in (ölm. 1967) 'Din ve Laiklik" adlı eserinden veren yazar, İslam fikir dünyasının isimlerinden Hasan

Hanefî, Nasr Hâmid Ebu Zeyd ve son olarak ta Suheyb Bin eş-Şeyh'in

laiklik kavramıyla ilgili fikirlerini ve değerlendirmelerini bu makalede sunuyor.

2-

“DÜNYA-ÂHİRET, RUH-MADDE, BİRLİKTELİĞİ” (s. 12-14) adlı makalede yazar genel olarak ruh-madde, dünya-âhiret, madde-mânâ birlikteliğinin Kur'an esaslı olarak açıklamasını yapıyor, açıklamaları verilen Kur'an ayetleriyle örneklendiriyor (Kasas Suresi, 77; Bakara Suresi, 200-202).

Namaz ve hac ibadetlerinde bu anlayışın uzantısının mevcudiyetini

gösteriyor ve İslam'da sekülaritenin değil, sekülarizmin, yani (DÜNYEVÎLEŞMENİN DEĞİL, tam tersine, DÜNYEVÎ OLANI VE DÜNYEVÎLEŞMEYİ TEK HEDEF, TEK GAYE, TEK AMAÇ YAPMANIN REDDEDİLMESİNİN varolduğunu ifade ediyor, (s. 14).

3-

“TAKVA’NIN KAMUSAL ALANDA DEĞER ÖLÇÜSÜ OLMAKTAN ÇIKARILIŞI” (s.15-19) adlı makaleye yazar, "Dinsel-ruhsal olanı temsil eden kişi veya kişilerin üstünlüğü var mıdır? Varsa bu onlara ne gibi farklılıklar kazandırır?" (s.l5) sorularıyla başlıyor. 

Allah'tan vahiy almayı dinsel-ruhsal olanı temsil etme hakkıyla örtüştüren Öztürk, bu hakkın peygamberlere ait olduğunu ve Hz. Muhammed'den sonra bu kapının kapatıldığını ifade ediyor

“Takva : ruhsal, dinsel yetkinliklerin kazandırdığı niteliğin terimsel adıdır” diyerek (s. 15) TAKVA’yı tanımlayan yazar, “Kur'an'ın, insanlık tarihi boyunca benimsenmiş olan ve insanlığı din sınıfının hegemonyasının ve despotizminin altına sokanVAHİY DIŞI BİR KABÛLÜ yıkmak istediğini”  belirtiyor. 

Yazar ayrıca Kur’an’ın, takvayı "İNSANLA-İNSAN ARAS ilişkilerde üstünlük ölçüsü olmaktan çıkarıp, sadece İNSANLA-ALLAH ARASI ilişkilerde bir değer ölçüsü haline getirdiğini” söylüyor. 

“Kur'an'ın din sınıfı, din kisvesi, hatta din adamı anlayışını da yıktığını (s.l6), İslam'da ibadet için özel bir mekana ve ayrı bir kişinin varlığına ihtiyaç duyulmadığını” ifade eden yazar, bu görüşü Sıddîk b. Hasan Han'dan (ölm. 1889) bir alıntıyla pekiştiriyor.

Öztürk, son olarak ; takvanın kamusal alanda bir üstünlük ölçüsü

yapılması neticesinde, toplumda kaçınılmaz olarak, sırasıyla riyakarlık, ikrah, tekfir, şiddet ve terörün egemen olacağını belirtiyor.

4-

“EGEMENLİK (Hakimiyet) KAVRAMI VE LAİKLİK” (s.20-32) başlıklı makalede, din üzerinden siyaset yapan dinci/siyasal İslamcı söylemin laiklik konusunda öne çıkartıp istismar ettiği hakimiyet anlayışının fikir babalarının Emevi politikacıları olduğunu söyleyerek makaleye giriş yapan Öztürk, bu düşüncenin başlangıcındaki kişi olarak Muaviye'yi (ölm. 679) gösterip, konuya Ebu Zeyd'den bir alıntıyla devam ediyor.

Hakimiyet kavramıyla ilgili etimolojik açıklamalar yapan yazar, Arapça'da hakimiyetin kökü olan hükümden ve yine bu konuyla ilgili mülk kelimesinin türevlerinin Kur'an'da yer aldığı şekilleri örnek ayetlerle verip insanın hüküm (yönetme, kanun yapma) yetkisi bahsine giriyor. 

İnsana verilen hüküm/hakimiyet yetkisinin sadece nebilere verilmediğinisöyleyen Öztürk, nebiler dışında bu yetkiyi kullanabilme şartlarının, Kur'an ayetlerinin gösterdiği üç kavram bağlamında olabileceğini söylüyor : 


  • Adalet, 
  • Allah'ın indirdiği, 
  • Allah'ın gösterdiği.


"Tarih boyunca egemenliğin (sulta’nın ألسلطة) tek sahibi sayılan kral-sultanın الملك-السلطان, aynı zamanda "yan ilah-gölge ilah / ألإله الجانبي-الإله الظلي" bir varlık olarak görüldüğünü" (s.26) ifade eden yazar, Kur'an'da yer alan Firavun, Nemrutörneklerinden yola çıkarak, İNSANLARIN İLAHLIK TASLAMASININ ve ilgili ayetlerdeki emrin (egemenlik, yargı ve komuta yetkisi) kötüye kullanılmasının reddedildiğini, söylüyor. 

Yazar, Kur'an'ın getirdiği "kendine özgü bir kulluk anlayışı - ibadiyye- العبادية) vehad (sınır-الحد) kavramı üzerine de dikkat çektikten sonra, Allah'ın hakimiyeti üzerine açıklama getiriyor. 

Buna göre Kur'an'daki ifadesiyle : "Hüküm Allah'a aittir, Hükümde insanın da bir nasibi vardır ve insan bu nasibini kullanırken Allah için hareket etmelidir."(s.31) diyor

5-

TEVHÎD VE HAKİMİYET (s.33-36) adlı makalede Öztürk, “Kur'an'ın hakimiyet anlayışının en ideal formülü kelime-i tevhidtir” diyor. 

Kelime-i tevhidin ortadan kaldırmak istediği ilahlık sadece metafizik-ontolojik anlamda bir ilahlık değildir ; belki ondan daha önce ve önemli olarak, yan ilahlık ve gölge ilahlık taslayan kralların örtülü ulûhiyetleri yok edilmektedir." (s.33) 

Kur'an'da yer alan Nemrut ve Hz. Yusuf örneklerine değinen yazar, Hz. İsa 'nın"Tanrı'nın hakkını Tanrı'ya, kayserin hakkını kaysere verin" sözünün Hıristiyan dünya tarafından, “kralın gücünün Tanrı’dan geldiği yolunda bir anlayışa temel teşkil edecek şekilde, nasıl yamultularak ÇARPITILDIĞINI”, Hristiyan teolojinin önemli isimlerinden Saint Thomas Aquinas'nın (ölm. 1274) buna direnişini anlatıyor ve bu çarpık anlayışın Bizans aracılığıyla Osmanlı'ya geçtiğini ifade ediyor.

6-

HAKİMİYETİN SALTANAT ADINA SAPTIRILMASI (s.37-43) makalesinde yazar,PAVLUS (ölm. 67) tarafından Hıristiyanlığa sokulmuş olan “Yöneticiye, zalim de olsa itaat gerekir, çünkü o, tanrısal iradeyi temsil ediyor." (s.37) anlayışı ile Emevilertarafından İslam akidesine yerleştirilen "İMAM (yönetici) ahlaksızlıklar ve zulümler de sergilese azledilemez." (s.38) kuralı arasında bağlantı kuruyor.

Bu anlayışın "hadis patentli" uydurma sözlerle halkın zihnine sokulduğunubelirten Öztürk,

Osmanlı yönetiminin de aynı fikri benimsediğini söylüyor. 

Bu anlayışa, ilahiyatçı Prof. Dr. Salih Akdemir'den yaptığı alıntılan da kullanarak karşı çıkıyor. 

İslam Hukukunda yer alan "TA’ZÎR" anlayışının (yani ; cezası din tarafından belirlenmemiş suçların azaltılması veya durdurulması için kamu otoritesinin, takdir yetkisini kullanarak bazı sakındırıcı, caydırıcı önlemler almaları) anlayışının; Muaviye tarafından başlatıldığını, Abbasiler döneminde kurumlaştığını, Osmanlılarda da hukuk normuna dönüştürülerek "SİYASETEN KATL  (devlet başkanının, devletin geleceğine zarar verici gördüğü kişi

veya kişileri öldürme) YETKİSİNE dönüştürüldüğünü söyleyen Öztürk,

tarihten de konuyla ilgili örnekler veriyor.

7-

ALLAH’IN İNDİRDİKLERİYLE HÜKMETMENİN KUR’AN’SAL ANLAMI (s .44-46) başlığı altında, yazar, bu konunun temelinde omurga kavram olarak “Allah'ın indirdiği"nin ne olduğunun DOĞRU DÜRÜST ANLAŞILMASInın yattığını ve bundan şu kaynakları anlamamız gerektiğini söylüyor : 

  • Akıl, 
  • Vahiy, 
  • Yaratılış kanunları (sünnetullah, kader), 
  • Bilim, 
  • Mâruf (ortak-evrensel insanlık değerleri) (s.46)

8-

İŞLETİLEN AKLIN ÖNE ÇIKARILMASI (s.47-50) adlı makaleye “Allah'ın ilk indirdiği AKILDIR." cümlesiyle başlayan Öztürk, aklın işletilmesi önceliğinin Kur'ansal dayanaklarından bahsedip Râgıb el Isfahanî'nin (ölm. 1108) konuyla ilgili olan ez-Zerîa ila Mekârimi'ş-Şerîa adlı eserinden alıntılar veriyor. 

“Akıldan uzaklaştırılan iman (sonuç

olarak da din) sübjektifleşir, kişiselleşir, nefsanîleşir. Böyle olunca da gerçeğe ve genele sırt dönerek, kişinin egosuyla eşitlenir. Bu noktaya geldiğinizde artık iman, yapıcı-yaratıcı bir mutluluk enerjisi olmaktan çıkar, yıkıcı bir tahrip gücüne dönüşür(s.50) diyen yazar "akla ve o kanunlara tersliği adeta dinleştirmiş benliklere" (s. 50) şu ayeti hatırlatıyor :

“Allah, aklını işletmeyenler üzerine pislik indirir." (Yunus Suresi, 100)

9-

AKLIN ÖNE ÇIKARILMASININ LAİKLİK AÇISINDAN ÖNEMİ (s.51-54) makalesindeÖztürk şöyle diyor : "Aklın öne çıkarılmasının laiklik açısından önemi büyüktür. Çünkü, aklı öne çıkarmak, hakimiyet ilkesinin saptırılmasını önlemede rol oynayacağı gibi, yönetimin ihtiyaç duyduğu pozitif hukukun oluşturulmasında başı çekmek suretiyle de kitlelere ufuk açacaktır." 

Yazar, İslam fıkıh bilginlerinin büyük çoğunluğunun kabul ettiğini söylediği şu fikrin altını çiziyor : 

“DİNİN BİLDİRDİĞİ BİRÇOK KAVRAM VE GERÇEK, AYNI ZAMANDA, AKIL İLE DE BİLİNİR, BİLİNMEKTEDİR

Yani, “iyi-güzel, kötü-çirkin gibi kavramlar ; İMAN VE İBADET ALANLARI HARİÇ, eşyanın zâtında olan ve aklın bildirmesiyle bilinebilecek özelliklerdir." (s.53-54) 

Konuyla ilgili, sırasıyla, fıkıh bilginleri Kadı Abdülcebbar (ölm. 1025), İmam Mâturîdî(ölm. 944) ve Necmuddin et-Tûfî'den (ölm. 1316) alıntılara yer veren Oztürk, bahsi geçen bilginlerin ve benzerlerinin fikirlerinin laikliğin taleplerine ters düşmediğini ve bu fikirlerin geleneksel-siyasal tabucu zihniyetlerin engelleriyle hayata

geçirilemediğini, bunun İslam dünyasına pahalıya mal olduğunu

belirtiyor.

10-

PEYGAMBERLİĞİN BİTİŞİNİN ANLAMI (s.55-56) makalesinde, Öztürk, Hz. Muhammed’in vefatı ile birlikte peygamberliğin bitişinin anlamının ve özünün ne olduğu sorusunu, en ciddi cevaplandıran düşünürün Muhammed İkbal (ölm. 1938) olduğunu belirtiyor. 

Bu soruya Öztürk’ün verdiği kendi cevabı ise şudur : 

“Kitleleri Allah adına yönetecek, yönlendirecek kişiler devri, son peygamber Hz. Muhammed’in vefatı ile bitmiştir. Bunun daha terminolojik anlamı, yönetim erkinin arkasında tanrısal ve kutsal dayanak gören anlayış, yani TEOKRASİ dönemi bitmiştir." (s.55) 

Yazara göre, "Artık kitleler,

peygamberler mirası ile insanlığa ulaştırılmış bulunan vahyin, bilimin ve aklın verileri kullanılarak yönetilecek ; yönetilen kitle, kaderine bizzat kendisi hakim

olacaktır. 

Bu yönetimin zaman ve mekan üstü ilkeleri de verilmiştir :

  • Bey'at, 
  • şûra, 
  • adalet, 
  • ehliyet ve emanete saygı, 
  • baskı ve manipülasyonun (ikrahın) dışlanması, 
  • emeğe saygı." (s.56)

11-

YÖNETİMDE TEMEL İLKELER (s.57-65) adlı makalede, Öztürk'e göre, "Kur’an’ın laikliği sadece kabul edilebilir bulmaya değil, bilakis ÖNE ALMAYA VE ÖZENDİRMEYE iten TEMEL KABULLERİ" (s.57), BEY’AT ve ŞÛRA ilkeleridir.

  • Hukuk devletindeki yönetim erki, İslam literatüründeki ifadesiyle ‘VELÂYET-İ EMR' yetkisi bir emanettir, bir baskı ve üstünlük aracı değildir. 
  • Bu emaneti, buna layık olanların üstlenmeleri gerekir.
  • Velâyet-i emr yetkisini üstlenen insan sıfatıyla, peygamberler ile, peygamber olmayanları ayırmak zorundayız.
  • Peygamberlik bitmiştir. O halde bugün, Allah adına yönetme hakkı ancak İLKELERİN olur, KİŞİLERİN değil. 
  • Kur'an'ın anladığı şekliyle hukuk devletinin esas mânâsı, adalet devletidir.

Yazar, fıkıh metodolojistlerinden Karafî'nin (ölm. 1285) konuya ilişkin düşüncelerini aktarıyor : 

  • Resul'ün imamet (yöneticilik) yetkisi ve tasarrufu, onun peygamberlik yapısına zaid (ilave) bir vasıftır. 
  • Bu vasıf, peygamberlik kavramının içinde değildir. 
  • Yani, imamet (yöneticilik), peygamberliğin bir icabı ve uzantısı değildir. 
  • Bunun içindir ki Kur'an, risaletle (peygamberlikle) ilgili konularda Resul'ü sürekli Allah ile baş başa bırakırken, imamet (yönetme) meselesinde ona, yöneteceği kitle ile şûra ve bey'at emri vermektedir.
  • Resul'ün risalet (peygamberlik) görevi imamet (yönetme) görevini içermediği gibi, hüküm kuvveti de, tenfiz (icra) kuvvetini içermez. Çünkü, icra bir imamet (yöneticilik) tasarrufudur.(s.57-58) 


Öztürk, Karafî'nin, bu görüşleriyle,

Batı'dan asırlar önce, "KUVVETLER AYRILIĞI İLKESİNİ” ortaya koyduğunu söylüyor.

Yazar, peygamberliğin bitmesine rağmen, yönetim uygulamalarında peygamber yetkilerini kullananlar olduğunu, bu yolun TEOKRASİ olduğunubu TEOKRATİK uygulamanın Şii dünyada “MASUM İMAM İNANCI” ve “velayet-i fakıh” kavramı ile, Sünni dünyada ise tasavvuf ve tarikatlar marifetiyle gerçekleştirildiğini belirtiyor. 


“SİYASAL İSLAM ; SALTANAT VE MENFAAT DİNCİLİĞİDİR” diyen

Öztürk, Fransız düşünürü Garaudy'nin “SİYASAL İSLAM ; İSLAM’IN BAŞINA BELA OLMUŞ BİR HASTALIKTIR” (s.61) ifadesini naklettikten sonra, Kur'an'ın "ALDATAN, SAKIN SİZİ ALLAH İLE ALDATMASIN!" (Fâtır Suresi, 5) uyarısını tekrarlıyor. 

Peygamberlerin yetkilerini kullanmaya kalkanların “HZ. PEYGAMBERE’E VEKÂLET, NİYÂBET ve HILÂFET” kavramlarını öne çıkardıklarını söyleyen yazar, bu kavramların geçersizliklerine dair açıklamalar veriyor. 

Türkiye Cumhuriyetinin ilk adalet bakanı da olan fıkıh bilgini Seyyid Bey'in (ölm. 1925) konuya ilişkin düşüncelerini nakledip, bey'at ruhunun demokraside olduğunubelirtiyor. 

12-

SİYASAL İSLAM’IN SAPTIRMALARI

(s.66-69) başlığı altında Öztürk, siyasal İslam temsilcilerinin demokrasiye bakış açılarını verdikten sonra, Kur'an'daki şûra kavramına açıklamalar getirip, bu kavramın bey'atla birlikte düşünüldüğünde, cumhuriyet, demokrasi ve laiklik sonucuna götüreceğini ifade ediyor.

13-

LAİKLİK YEMİNİ VE ÖTESİ (s.70-75) adlı makalede, laiklik üzerine

yemin ederek göreve başlayan milletvekillerinin laiklik için olumsuz fikirler beyan ederlerken nasıl çelişkiye düştüklerini vurgulayan Öztürk, laikliğin “hoşgörü, dinle devlet işlerinin ayrılması" gibi hiçbir derinliği olmayan sığ ifadelerle insanların zihninde açıklığa kavuşturulamayacağını, bu konuyla ilgili problemlere tek çözümün "BASÎRET VE DİRÂYET" yolunun olduğunu söylüyor.

14-

ATATÜRK VE DİN (s.76-92) başlıklı makalesinde Öztürk, laikliğin

insanımızla kucaklaştırılması için, onun din ile olan ilişkisinin iyi belirlenmesinin gerektiğini , bunu yapmanın laikliği yok etmeye yönelik hareketlere karşı durmanın yegâne yolu olduğunu, bu noktada ATATÜRK’ÜN DİN KONUSUNDAKİ TAVRININ İYİ ANLAŞILMASININ VE İYİ BİLİNMESİNİN ZORUNLU OLDUĞUNUN ortaya çıktığını ifade ediyor. 

Yazara göre, ATATÜRK SÜREKLİ  OLARAK İKİ KESİM TARAFINDAN SANKİ DİNE KARŞI İMİŞ GİBİ GÖSTERİLMİŞTİR.

Bu iki kesim : 

  • Dinin gerçeğine (KUR’AN’DAKİ İSLAM’A) karşı olanlar, 
  • (Uydurulmuş ve/veya İNDİRİLMİŞ olup olmadığına bakmadan) Dinin TÜMÜNE karşı olanlar, (s.77)

Öztürk, bu iki kesimin “TÜRKİYE’NİN ÇÖKERTİLMESİ PLANLARINDA ORTAKLAŞA HAREKET ETTİKLERİNİN” ayan beyan görülebilmesi için, şu paradoksun gözden kaçırılmaması gerektiğini söylüyor : 

“İdeolojilerin çöküşünden önce, ALLAH DİYENLERE BİR TÜR İLKEL MAHLUK GİBİ BAKAN bazı çevreler, bugün Türkiye'de ÇEŞİTLİ MASKELER KULLANARAK ŞERİAT TİCARETİ yapmaktadır. Türk medyası bu tür kalemlerle tanışıktır. Bunun arka planındaki gerçek şudur : DİN, Türkiye'yi tahripte DİNCİ YOBAZLAR tarafından kullanıldığı gibi, İNKARCI YOBAZLAR tarafından da kullanılmaktadır. HEM DİNCİ HEM DE İNKARCI YOBAZLAR TARAFINDAN ATATÜRK’ÜN DİNE KARŞI İMİŞ GİBİ GÖSTERİLMESİ, işte bu noktada hayati bir önem taşıyor." (s.78-79)


Atatürk'ün dine karşı gösterilmesinin, yazara göre, Ortadoğu coğrafyası açısından da tipik bir anlamı vardır.


Oztürk, soruyor :

  • “Atatürk dine nasıl bakıyordu? Din konusunda ne düşünüyordu ve ne yapıyordu?”
  • Bu soruların cevabını mitolojilerin, din ve akıl çerçevesinde hiçbir anlam ifade etmeyen bomboş söylentilerin ötesinde ve inandırıcı bir biçimde ortaya koyacak belgeler, olaylar, icraatlar yok mudur?

Cevap veriyor : VARDIR…!


Yazar, Atatürk'ün bu konuyla ilgili çok önemli adımlar attığını söylüyor :

  • Tekkeleri kapatması (1924),
  • Elmalılı Hamdi Yazır'a (ölm. 1942) yaptırdığı meal-tefsir,
  • Ahmet Nâim Efendi (ölm. 1934) ve Kâmil Miras Efendi (ölm. 1956)’lere yaptırdığı "Buhârî Tercüme ve Şerhi",
  • Laikliğin Anayasaya Konulması (1928). 


Oztürk, Atatürk'ün ölümünün

ardından, onun başlatmış olduğu “KUR’AN’IN DİNİNİN MİLLET TARAFINDAN DOĞRU ÖĞRENİLMESİ İÇİN” yapılan bu uygulamaların devamının

getirilmediğini, hatta 1938-1950 arası dönemde TAM TERSİNİN yapıldığını, 1950sonrasının ise, 1938-1950 arasında yapılmış olan DİN KARŞITI tavırlara, fiillere ve uygulamalara TEPKİ OLARAK DOĞAN DİN İSTİSMARI VE DİN ADINA RİYAKÂRLIK DÖNEMİ olduğunu ifade ediyor.

Yazar, günümüzde dinle ilgili yapılması gerekenin "ATATÜRK’ÜN BIRAKTIĞI YERDEN BAŞLAMAK"

(s.89) olduğunun önemini vurguluyor.

15-

ATATÜRK’E SALDIRININ ÖTEKİ ADI (s.93-99) başlığı altında Öztürk, Atatürk'e saldırının belli bir noktadan sonra laik Cumhuriyet'e saldırıya dönüştüğünü söylüyor. 

Yazara göre, LAİKLİĞE SALDIRI iki koldan düzenlenmiştir. 

Birinci kulvardakiler şöyle bağırıyor : Kafir laiklik, kafir “Kemalizm dini" Allah'ın dinini eziyor, onun yerine geçiyor, dinimiz elden gidiyor, ayağa kalkalım!" (s.94) 

İkinci kulvardakiler de seslerini

şöyle yükseltiyor : 

Biz, dinle-diyanetle ilgili olmasak da çağdaş, demokrat, insan haklarına saygılı kişileriz. Bu dinci kesimin demokratik hak ve özgürlükleri laiklik adı altında 'laikçilik' yapılarak çiğneniyor. Bunlara destek olalım, ikinci bir cumhuriyet kuralım ; tam özgürlük (!) tam demokrasi (!) gerçekleşsin!...(s.95) 


“Haçlı emperyalist Batılıların stratejileri bu yıkım seslerinin ikisine de destek veriyor. Genelde tüm Batı, Özel olarak da Avrupa, onlarca vakıf, dernek ve enstitü ile bu stratejiyi hedefine vardırmak için çalışan bir dünya manzarası arz etmektedir." (s.95) 

Öztürk'e göre, Batı'da bu işin öncüleri, bir grup ORYANTALİST akademisyenlerdir. 

“En dikkat çekici isimler, Türkiye

Cumhuriyeti'ne saldırmayı temel uğraş yapan Alman oryantalist Udo

Steinbach ve ekibi ile Amerikalı stratejist Huntington ve fikirdaşlarıdır." (s.95) 

Yazar, bahsettiği ekiplerden (Wulf Schönbohm, Guido Kraemer, Hartmet Dreier, Gustav Adolf

Sonnenhol) gibi isimler veriyor ve fikirlerinden alıntılar vererek bunlar üzerinde yorum yapıyor.

16-

GÜNEŞ VE KATRAN (s.100-103) adlı makaleye Öztürk, makale

başlığına esin kaynağı olduğunu söylediği bir hadisle başlıyor : "Allah'a yemin olsun ki sizi, güneş gibi aydınlık bir din üzerinde bıraktım. Öyle bir din ki, onun aydınlığında, gece de gündüz gibidir." (İbn Mâce, 1/4) (s. 100)


Yazara göre, "Müslüman dünyanın bugün kendisine Allah rızasını

kazandıracak bir tek ibadeti olabilir : 

Hz. Muhammed'in bıraktığı ışık-aydınlık dine bulaşan (veya kendilerinin bulaştırdıkları) kir ve karanlığı bu dinin bünyesinden temizlemek. 

Bunun için yapılacak ilk şey, Muhammed İkbal'in 1920'lerde söylediğidir :

Bizim İslam'a yapacağımız en büyük iyilik, dünyaya, İslam

bizim temsil etmediğimizi ilan etmektir." (s. 101) 

Oztürk, makalenin sonuna doğru bir uyarı yapıyor :

Gerçeği arayan temiz ve samimi vicdanlar için yol bellidir : Işık ve aydınlık olan bu dini, nefret ve ürküntü unsuruna dönüştüren istismarcı zihniyetlerin gittikleri yönün tam tersine gitmek. 

Yanlış hesap yapanlar, dirilişi olmayan bir çöküşe mahkum olurlar. 

Şunu tavsiye ediyor :

“Lütfen, tarihi dikkatle ve basiretle okuyun! Ve demokrasinin ENGİZİSYON DESPOTİZMİNE BİR GEÇİŞ MERDİVENİ yapılmasına izin vermeyin, (s. 103)

17-

SONUÇ (s. 104-106) makalesini Öztürk, kitabın bir tür özeti haline

getiriyor. 

Şunları diyor : 

  • Kur'an'a göre, mutlak ve ontolojik anlamda hakim olan tek kudret Allah'tır. 
  • Ancak Allah, seçkin varlık olarak dünyaya gönderdiği insana yeryüzünde hüküm ve hakimiyet yetkisi vermiş, bu yetkiyi kullanmasını emretmiştir. 
  • Bu emrin yerine getirilmesi de Allah'ın egemenliğine saygının bir gereğidir. 
  • İnsanın kullanacağı hakimiyet ve hüküm yetkisi, ALLAH’IN İNDİRDİĞİ İLE ALLAH’IN GÖSTERDİĞİNİ göz ardı etmemek üzere kullanılacak bir yetkidir. 
  • Kur'an dünyevileşmek anlamında bir laiklikten rahatsızlık duymamaktadır. 
  • Çünkü dünyevileşmek bizzat Kur'an'ın önerdiği ve tevhid ilkesinin zorunlu boyutlarından biri olarak gördüğü bir değerdir.
  • Yönetim erkinin kullanımı ve kanunların ALLAH’A VEKÂLETEN DEĞİL DE, YÖNETİLENLERE (halka) VEKÂLETEN ÇIKARILMASI anlamında LAİKLEŞME KUR’AN’A AYKIRI DEĞİLDİR. 
  • Tam aksine, Kur'an böyle bir laikleşmeyi de teşvik etmektedir.
  • Allah'a vekaleten veya Allah adına yönetim yani TEOKRASİ sadece peygamberler için söz konusu edilebilir. 
  • Kur'an, peygamberliğin Hz. Muhammed'le bittiğini açıkça ilan ettiğine göre, teokrasinin Kur'an'dan onay alması, bir teokratik anlayışın ve yönetimin Kur'an'a dayandırılması MÜMKÜN DEĞİLDİR. 
  • Yönetim erki veya sulta, Allah adına değil, yönetme yetkisini veren toplum adına kullanılır. 
  • Yönetenler Allah'ın değil, toplumun vekilleridirler. 
  • Kanunların çıkarılması Allah adına değil, yönetilen toplum adına olacaktır. 
  • Kur'an, yönetimde temel ilkelerin başına BEY’AT ve ŞÛRA’yı koymuştur. 
  • Laiklik ilkesinin korunmasında en büyük güvence, İSLAM’IN GERÇEĞİNİN ORTAYA ÇIKARILMASI VE HALKA ÖĞRETİLMESİDİR." (s.104-106)

****************

Kitap Hakkında Kısa Bir Değerlendirme :


İSLAM’I, ana kaynakları olan KUR’AN VE SAHÎH SÜNNET (uydurulmamış sünnet) ışığında, disiplinler arası bir bakış açısıyla “felsefe-ilahiyat-hukuk

bilimleri” üçgeninde inceleyen Öztürk, katıldığı televizyon-radyo programlan, verdiği konferanslar, yazdığı kitap ve köşe yazılarıyla geniş halk kitlelerine ulaşmıştır. 


Yazarın, incelediğimiz, "Kur'an Verileri Açısından Laiklik" adlı çalışmasında ilk göze çarpan nokta, yukarıda değindiğimiz bakış açısına, stratejik uyarı unsurlannı yoğun bir biçimde dahil etmesi ve İslam vahyi ile UYUŞAN laiklik anlayışını AÇIK VE ÖZ bir şekilde okuyucuya aktarmasıdır. 

Buna bağlı olarak; kitabın dili, ağdalı akademik tavrın aksine, sade ve akıcıdır.

Kaynaklar satır arasında verilerek, konu bütünlüğünün bozulmasının önüne geçilmiştir. 

Öztürk’ün benimsediği bu tarz ; TOPLUMSAL VE TOPLUM İÇİ ÇATIŞMALARA ARAÇ OLARAK KULLANILMAK İSTENEN VE GENİŞ HALK KİTLELERİNCE KAPSAMLI BİR ŞEKİLDE BİLİNMEYEN LAİKLİĞİN öğrenilmesi açısından rahat bir okuma imkanı sağlamaktadır. 


Öztürk'ün bu çalışmasında özellikle dikkatimizi çeken dört temel nokta var : 

  • İslam'da dünya-âhiret, ruh-madde, madde-mânâ birlikteliğine vurgu, 
  • takvanın (dindarlık) sosyal ilişkiler alanında bir değer ölçüsü olmaktan çıkartılmasının zorunluluğuna vurgu, 
  • sekülerleşmenin (dünyevileşmenin) Kur'an'ın taleplerinden biri olduğu düşüncesi, 
  • Atatürk'ün din (İslam) ile münasebetinin dayanakları.


Yukarıda belirttiğimiz temel noktalar, laiklik ve İslam konusuna daha önceden getirilmemiş bir bakış açısı veriyor, bu da bu çalışmayı özgün kılıyor.


Dr. Mustafa Tahir Öztürk


Kaynak :

İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 

Sayı: 9, Yıl: 2004

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/10155


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder