TC’nin kurulduğu ilk günden itibaren başlayan yanlışlar / Mistakes that began from the very first days of the founding of the Republic of Türkiye / Fehler, die bereits in den ersten tagen nach der gründung der Republik Türkiye begannen
TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KURULDUĞU İLK GÜNLERDEN İTİBAREN BAŞLAYAN YANLIŞLAR
(English & German versions below)
İlk affedilmez büyük hata, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk adalet bakanı Mehmed Seyyid Bey’in görevini sona erdirmekle yapıldı.
Mehmed Seyyid Bey, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Adliye Vekiliydi. Onun hakkında geniş bilgiyi Ana Eserimiz olan “Kurtuluş Savaşı’nın Kur’ani Boyutları” adlı 3 ciltlik eserimizde bağımsız bir bölüm halinde verdik. Şimdilik şu kadarını söyleyelim:
Mehmed Seyyid Bey ve Mehmed Ubeydullah Efendi, Kurtuluş Savaşı dönemi Türkiye’sinin müçtehid sıfatını taşıyabilecek iki ender şahsiyeti idiler. İkisi de Doğu’yu ve Batı’yı çok iyi bilen, İkisi de İslam fıkhında derinliği olan, üstün zekâlı, yaratıcı insanlardı.
Özellikle Mehmed Seyyid Bey, bir Üniversite Profesörü olarak İslam fıkhı (hukuku) hocasıydı ve bu alanda son birkaç asrın yetiştirdiği müstesna değerlerden biriydi. Onun ‘Usul-i Fıkıh, Birinci Kısım: Medhal’ adlı eseri, fıkıh tarihinin devrim eserlerinden biridir.
Cumhuriyet devrimlerinin hava ve su kadar muhtaç olduğu Mehmed Seyyid Bey ve Mehmed Ubeydullah Efendi, ne yazık ki, ‘olmasa da olur’ türünden değersiz iki insanmış gibi görülerek sür’atle saf dışı edildiler. Mehmed Seyyid Bey, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk adalet bakanı sıfatıyla ve o engin bilgi birikimiyle, ilk Milli Meclis’teki hilafetin kaldırılmasının gereğiyle ilgili o tarihi konuşmasından sadece üç gün sonra, bir takım siyasal manevralarla ve ayak oyunlarıyla adalet bakanlığından istifaya zorlandı. İstifa etmeyince de, başbakan İsmet İnönü KASDEN istifa ederek kabineyi dağıttı. Arkasından kurduğu yeni kabinede de Mehmed Seyyid Bey’e KASDEN yer vermedi.
Bu vefasızlık, bu namertlik karşısında çok sarsılan Mehmed Seyyid Bey, milletvekilliğinden istifa ederek, Ankara’yı terk etti. Istanbul’a döndü ve üniversite’deki eski akademik görevine yeniden başladı. Ancak uğradığı bu vefasızlığın etkisiyle hastalanarak birkaç ay sonra hayata veda etti.
Fâlih Rıfkı Atay’ın, kendi yazdığı “Çankaya” adlı önemli kitabındaki iddiasına göre, Adliye Vekili Mehmed Seyyid Bey, ilk Millet Meclisinde hilafetin kansız-kavgasız kaldırılmasını sağlayan o tarihi konuşmasını yapıp kürsüden indiğinde, gûya Atatürk şu hayret verici ve temel kırılmayı başlatan sözü söylemişmiş (!) :
“Mehmed Seyyid Bey son vazifesini yaptı.” -Atay, Çankaya, 423-
İşte, felaketin başladığı nokta orasıdır. Büyük Atatürk, acaba o sözü gerçekten söyledi mi? Söylediyse ne maksatla, hangi bağlamda söyledi? BİLMİYORUZ.
Bildiğimiz şudur: Mehmed Seyyid Bey aslında son vazifesini YAP-MA-MIŞ-TI. Adalet bakanı olarak Millet Meclisinde kalsaydı, daha çok büyük hizmetler yapacaktı. Meseleyi böyle değerlendirmeyip, bu değerli insanı “SON VAZİFESİNİ YAPTI” diyerek kenara itivermek BÜYÜK ve AFFEDİLMEZ BİR HATA idi.
Bu hatanın kahır faturasını milletçe bugün hâlâ ödemeye devam ediyoruz. Keşke Mehmed Seyyid Bey’in, daha doğrusu Mehmed Seyyid bey ve emsâlinin GÖREVLERİ BİTİRİLMESEYDİ.
Bu iddianın sahibi Fâlih Rıfkı Atay’ın, daha büyük bir kırılmanın ifadesi olan bir iddiasına daha dikkat çekelim.
Şu talihsiz tespiti veya yorumu yapıyor Fâlih Rıfkı Atay:
“Atatürk belli başlı devrim kararlarını verdikten sonra, bir defa da pek sevdiği Diyanet İşleri Reisi Hoca Rifat Efendi’yi (Rifat Börekçi) çağırıp onu tatlı dille KANDIRIR (!), sonra da ‘Şimdi Mareşal’e (Fevzi Çakmak’a) gidelim’ derdi.” -Atay, age. 224
Buradaki ‘KANDIRMAK’ kelimesi büyük bir talihsizlik ve kırılmanın, farkında olmadan ifşasıdır. Böyle bir söz Atatürk’e de, Rifat Börekçi Hoca’ya da hakarettir. Ve Türk milletine de büyük kötülüktür. Fâlih Rıfkı Atay, böyle yazarak ne büyük bir HALT İŞLEDİĞİNİN farkında değildir.
Aynı Fâlih Rıfkı Atay, Rifat Börekçi’den bahsettiği başka bir yerde şunları söyleyerek kendisiyle çelişmiştir:
“Din İşleri vazifesini gören rahmetli Rifat Börekçi hoca, pek vatanperver, dürüst ve cesur bir insandı, bundan başka, Ankaralıların pek saydığı bir adamdı. Sert Anadolu yaylasının bu çetin karakterli insanı, Ankaralı hemşehrileri ile beraber, en güç zamanlarda Mustafa Kemal’e bağlı kalmıştı. Sadece dinine olan inancından ve Atatürk’e olan sonsuz güveninden ötürü!” -Atay, age. 455
Atay’ın bu son söylediği doğru olmasına tamamen doğrudur. Ama onun çelişkisi şudur : Şayet Rifat Börekçi böyle değerli bir zat idiyse -ki gerçekten de öyleydi- böyle ‘çetin karakterli bir insan’ nasıl olur da kendisini çok seven ve kendisinin de çok sevdiği Atatürk tarafından “kandırılabilir?”
Fâlih Rıfkı Atay, yine KENDİSİYLE ÇELİŞEREK bir doğru tespit daha yapıyor:
“Din meselesi behemehal halledilmeli idi. Atatürk devri yeni kurulmuş olan Türkiye Cunhuriyeti Devletinde laikliğin sistemleştirildiği devirdir. Laisizm, en basit deyimle, din ve dünya işlerini ayırmak demektir. Ama ne yazık ki, daha ilk günden itibaren laisizm halk yığınlarına ‘DİNSİZLİK’ hareketi diye telkin edilmiştir. Halk camilere gidiyordu, dini görevlerini yapıyordu. Fakat kendisine klavuzluk edecek DEVRİMCİ DİN ADAMLARI yetiştirilmediği için eski devirlerden kalan eski kafalı ve bağnaz hocalar, hiçbir zaman olmadıkları kadar kaba, cahil ve mutaassıp yobaz olabiliyorlardı. İmam Hatip okullarında ilk öğretilmesi gereken şey, laisizmin bizzat Müslümanlığın da kurtuluş davası olduğu gerçeği idi. Devlet din işlerinden elini büsbütün çekecekse, din işlerini topluluklara bırakacaksa, yine her şeyden önce bu mesele halledilmiş olmalıydı. Bugün de bu ikisini yapmak, hem de tam ve çabuk yapmak zorundayız.” -Atay, Çankaya, 546
Böyle çok değerli insanların işlerini bitirerek, böyle çetin meseleleri NASIL HALLEDEBİLECEKSİNİZ beyefendi?
Mehmed Seyyid beyin ve emsâlinin görevini hilafetin kaldırıldığı gün bitmiş ilan eden anlayışın affedilemez büyük hatası işte buradadır.
Mehmed Seyyid bey gibi, Mehmed Ubeydullah efendi gibi çok değerli insanları saf dışı ettiniz. Onların görevlerini sür’atle bitmiş ilan ettiniz. Oysaki onların görevleri bitmemişti ve daha yeni başlıyordu. Öyle çok değerli zatların sayısını çoğaltmanız gerekirken, mevcutlarını da ‘görevi bitmiş’ ilan ederek kenara ittiniz. Daha ne bekliyordunuz ki?
Ne yazık ki, bugün ‘Atatürkçü’ geçinenler de hâlâ bu kırılma noktasının ve sebebinin farkında değildirler. “Dediğim dedik, çaldığım düdük” diyerek gâfilce naralar atarak ortalıkta dolaşıyorlar. Hâlâ gerçeği görmek istemiyorlar. Gerçeği gören tek tük bazı aydınlar ise yanlış gidişe etkili olabilecek noktalara yükselemiyorlar, daha doğrusu ve en üzücü olanı ise ; KASDEN yükseltilmiyorlar.
Yaşar Nuri Öztürk
(Kur’an Penceresinden Kurtuluş Savaşına Bir Bakış) kitabından
*********************************
MISTAKES THAT BEGAN FROM THE VERY FIRST DAYS OF THE FOUNDING OF THE REPUBLIC OF TURKIYE
The first unforgivable major mistake was made by terminating the duty of Mehmed Seyyid Bey, the first minister of justice of the Republic of Turkiye.
Mehmed Seyyid Bey was the first Minister of Justice (Adliye Vekili) of the Republic of Turkiye. We have provided extensive information about him in an independent section of our 3-volume magnum opus titled "The Quranic Dimensions of the Turkish War of Independence." For now, let us state this much:
Mehmed Seyyid Bey and Mehmed Ubeydullah Efendi were two rare figures of Turkiye during the Turkish War of Independence period who possessed the qualifications to hold the title of mujtahid (an Islamic scholar competent to interpret divine law). Both of them knew the East and the West very well, both possessed profound depth in Islamic jurisprudence (fiqh), and both were highly intelligent, creative individuals. In particular, Mehmed Seyyid Bey, as a University Professor, was a teacher of Islamic jurisprudence (law) and was one of the exceptional values produced in this field over the last few centuries. His work titled ‘Usul-i Fıkıh, Birinci Kısım: Medhal’ (Principles of Jurisprudence, Part One: Introduction) is one of the revolutionary works in the history of jurisprudence.
Unfortunately, Mehmed Seyyid Bey and Mehmed Ubeydullah Efendi, whose presence the republican revolutions needed as much as air and water, were treated as if they were two worthless men of the "dispensable" kind and were swiftly sidelined. Only three days after his historic speech in the first Turkish National Assembly regarding the necessity of abolishing the caliphate—delivered in his capacity as the first minister of justice of the Republic of Turkiye and backed by his vast accumulation of knowledge—Mehmed Seyyid Bey was forced to resign from the ministry of justice through a series of political maneuvers and underhanded plots. When he did not resign, Prime Minister İsmet İnönü DELIBERATELY resigned and dissolved the cabinet. In the new cabinet he formed immediately after, he DELIBERATELY excluded Mehmed Seyyid Bey. Deeply shaken by this ingratitude and treachery, Mehmed Seyyid Bey resigned from his position as a member of parliament and left Ankara. He returned to Istanbul and resumed his former academic duties at the university. However, falling ill due to the impact of this ingratitude he suffered, he closed his eyes to life a few months later.
According to the claim made by Falih Rıfkı Atay in his own important book titled "Çankaya," when the Minister of Justice Mehmed Seyyid Bey stepped down from the podium after delivering that historic speech that ensured the bloodless and conflict-free abolition of the caliphate in the first National Assembly, Atatürk allegedly uttered these astonishing words that initiated the fundamental rupture (!):
"Mehmed Seyyid Bey has performed his final duty." -Atay, Çankaya, 423
Right there is the point where the disaster begins. Did the Great Atatürk really say those words? If he did say them, with what purpose and in what context did he say them? WE DO NOT KNOW.
What we do know is this:
Mehmed Seyyid Bey had actually NOT performed his final duty. Had he remained in the National Assembly as the minister of justice, he would have rendered many more great services. Failing to evaluate the matter in this way and pushing this valuable person aside by saying "HE PERFORMED HIS FINAL DUTY" was A GREAT AND UNFORGIVABLE MISTAKE. As a nation, we are still continuing to pay the heavy price of this mistake today.
If only the duties of Mehmed Seyyid Bey—or rather, Mehmed Seyyid Bey and his peers—HAD NOT BEEN TERMINATED.
Let us draw attention to another claim by Falih Rıfkı Atay, the owner of this assertion, which is the expression of an even greater rupture. Falih Rıfkı Atay makes the following unfortunate observation or interpretation:
"After Atatürk made the principal revolutionary decisions, he would call the President of Religious Affairs, Hodja Rifat Efendi (Rifat Börekçi), whom he loved dearly, DECEIVE/CON HIM WITH SWEET TALK (!), and then say, 'Now let's go to the Marshal' (Fevzi Çakmak)’ Atay, op. cit. 224
The word "DECEIVE" (Kandırmak) here is an unintended disclosure of a major misfortune and a rupture.
Such a statement is an insult both to Atatürk and to Hodja Rifat Börekçi. And it is a great disservice to the Turkish nation.
By writing this, Falih Rıfkı Atay is unaware of what a colossal BLUNDER he has committed.
This same Falih Rıfkı Atay contradicted himself by saying the following in another place where he mentioned Rifat Börekçi:
"The late Hodja Rifat Börekçi, who carried out the duty of Religious Affairs, was a highly patriotic, honest, and courageous person; furthermore, he was a man highly respected by the people of Ankara. This man of resilient character from the harsh Anatolian plateau, along with his fellow citizens from Ankara, remained loyal to Mustafa Kemal during the most difficult times. Solely out of his faith in his religion and his infinite trust in Atatürk!" -Atay, op. cit. 455
This last statement by Atay is completely true.
But his contradiction is this:
If Rifat Börekçi was such a valuable person—and indeed he was—how could such a "man of resilient character" be "deceived" by Atatürk, whom he loved dearly and who loved him dearly in return?
Falih Rıfkı Atay, AGAIN CONTRADICTING HIMSELF, makes yet another correct observation:
"The issue of religion absolutely had to be resolved. The era of Atatürk is the period in which secularism was systematized in the newly established State of the Republic of Turkiye. Secularism, in its simplest terms, means separating religious and worldly affairs. But unfortunately, from the very first day, secularism was instilled into the masses of the people as an act of 'IRRELIGIONIST' movement. The people were going to mosques and performing their religious duties. However, because REVOLUTIONARY CLERGYMEN to guide them were not raised, the old-minded and bigoted hodjas remaining from past eras could become more crude, ignorant, and fanatic zealots than they had ever been. The first thing that should have been taught in Imam Hatip schools (the schools whose curricula were considerably composed of Islamic religious subjects and thus their graduates were intended to enlighten the public in their religion, Islam) was the reality that secularism was also the cause of salvation for Islam itself. If the state was to withdraw its hand completely from religious affairs, if it was to leave religious affairs to communities, then this issue, above all else, should have been resolved first. Today, we are still obliged to do both of these, and to do them completely and quickly." -Atay, Çankaya, 546
My dear Fâlih Rıfkı! HOW ARE YOU GOING TO RESOLVE such difficult problems by terminating the work of such highly valuable people?
This is precisely where the unforgivable major mistake lies within the mentality that declared the duty of Mehmed Seyyid Bey and his peers over on the day the caliphate was abolished. You sidelined highly valuable individuals like Mehmed Seyyid Bey and Mehmed Ubeydullah Efendi. You swiftly declared that their duties were over. Whereas their duties were not over; in fact, they were just beginning. While you should have multiplied the number of such highly valuable figures, you pushed the existing ones aside by declaring their "duty over." What else did you expect?
Unfortunately, those who pose as "Atatürkists" today are still not aware of this breaking point and its cause. They wander around shouting ignorant slogans, operating on a mentality of "my word is law." They still do not want to see the truth. As for the few intellectuals who do see the truth, they cannot rise to positions where they could influence this wrong trajectory—or rather, and most distressing of all, they are DELIBERATELY prevented from rising.
Yaşar Nuri Öztürk
from his book (A Look at the Turkish War of Independence Through the Window of the Quran)
************************
FEHLER, DIE BEREITS IN DEN ERSTEN TAGEN NACH DER GRÜNDUNG DER REPUBLIK TÜRKEI BEGANNEN
Der erste unverzeihliche Großfehler wurde begangen, als die Amtszeit von Mehmed Seyyid Bey, dem ersten Justizminister der Republik Türkei, beendet wurde.
Mehmed Seyyid Bey war der erste Justizminister (Adliye Vekili) der Republik Türkei. Wir haben über ihn ausführliche Informationen in einem eigenständigen Abschnitt unseres dreibändigen Hauptwerks mit dem Titel „Die koranischen Dimensionen des türkischen Unabhängigkeitskrieges“ bereitgestellt. Lassen Sie uns für den Moment so viel sagen:
Mehmed Seyyid Bey und Mehmed Ubeydullah Efendi waren während des türkischen Unabhängigkeitskrieges zwei seltene Persönlichkeiten der Türkei, welche die Qualifikationen besaßen, den Titel eines Mudschtahid (eines islamischen Gelehrten, der zur Auslegung des göttlichen Rechts befugt ist) zu tragen. Beide kannten sowohl den Osten als auch den Westen sehr gut, beide besaßen eine profunde Tiefe in der islamischen Rechtswissenschaft (Fiqh), und beide waren hochintelligente, kreative Individuen. Insbesondere Mehmed Seyyid Bey war als Universitätsprofessor ein Lehrer der islamischen Rechtswissenschaft (Recht) und gehörte zu den außergewöhnlichen Werten, die dieses Fachgebiet in den letzten Jahrhunderten hervorgebracht hat. Sein Werk mit dem Titel „Usul-i Fiqh, Birinci Kısım: Medhal“ (Prinzipien der Rechtswissenschaft, Teil Eins: Einführung) ist eines der revolutionären Werke in der Geschichte der Jurisprudenz.
Unglücklicherweise wurden Mehmed Seyyid Bey und Mehmed Ubeydullah Efendi, deren Anwesenheit die republikanischen Revolutionen so dringend wie Luft und Wasser benötigt hätten, behandelt, als wären sie zwei wertlose Männer der „entbehrlichen“ Sorte, und wurden rasch ins Abseits gedrängt. Nur drei Tage nach seiner historischen Rede in der ersten Großen Nationalversammlung der Türkei über die Notwendigkeit der Abschaffung des Kalifats – die er in seiner Eigenschaft als erster Justizminister der Republik Türkei und gestützt auf seinen enormen Wissensschatz hielt – wurde Mehmed Seyyid Bey durch eine Reihe politischer Manöver und hinterhältiger Intrigen zum Rücktritt aus dem Justizministerium gezwungen. Als er nicht zurücktrat, trat Premierminister İsmet İnönü ABSICHTLICH zurück und löste das Kabinett auf. In dem neuen Kabinett, das er unmittelbar danach bildete, schloss er Mehmed Seyyid Bey ABSICHTLICH aus. Tief erschüttert von dieser Undankbarkeit und diesem Verrat trat Mehmed Seyyid Bey von seinem Amt als Parlamentsabgeordneter zurück und verließ Ankara. Er kehrte nach Istanbul zurück und nahm seine früheren akademischen Pflichten an der Universität wieder auf. Da er jedoch unter dem Eindruck der erlittenen Undankbarkeit erkrankte, schloss er nur wenige Monate später für immer die Augen.
Nach der Behauptung von Falih Rıfkı Atay in seinem eigenen bedeutenden Buch mit dem Titel „Çankaya“ soll Atatürk, als der Justizminister Mehmed Seyyid Bey nach jener historischen Rede – die die unblutige und konfliktfreie Abschaffung des Kalifats in der ersten Nationalversammlung sicherstellte – das Podium verließ, diese erstaunlichen Worte geäußert haben, die den fundamentalen Bruch (!) einleiteten:
„Mehmed Seyyid Bey hat seine letzte Pflicht erfüllt.“
– Atay, Çankaya, 423
Genau an diesem Punkt beginnt die Katastrophe. Hat der Große Atatürk diese Worte wirklich gesagt? Wenn er sie gesagt hat, mit welcher Absicht und in welchem Kontext hat er sie gesagt? WIR WISSEN ES NICHT.
Was wir wissen, ist Folgendes: Mehmed Seyyid Bey hatte seine letzte Pflicht tatsächlich NICHT erfüllt. Wäre er als Justizminister in der Nationalversammlung geblieben, hätte er noch viele weitere große Dienste leisten können. Die Angelegenheit nicht so zu bewerten und diesen wertvollen Menschen mit den Worten „ER HAT SEINE LETZTE PFLICHT ERFÜLLT“ beiseite zu schieben, war EIN GROSSER UND UNVERZEIHLICHER FEHLER. Als Nation zahlen wir noch heute den hohen Preis für diesen Fehler.
Wenn nur die Amtszeiten von Mehmed Seyyid Bey – oder besser gesagt, Mehmed Seyyid Bey und seinesgleichen – NICHT BEENDET WORDEN WÄREN.
Lassen Sie uns die Aufmerksamkeit auf eine weitere Behauptung von Falih Rıfkı Atay lenken, dem Urheber dieser Behauptung, die Ausdruck eines noch größeren Bruchs ist.
Falih Rıfkı Atay macht folgende unglückliche Beobachtung oder Interpretation:
„Nachdem Atatürk die grundlegenden revolutionären Entscheidungen getroffen hatte, rief er den Präsidenten für religiöse Angelegenheiten, Hodscha Rifat Efendi (Rifat Börekçi), den er sehr liebte, TÄUSCHTE/ÜBERREDETE IHN MIT SÜSSEN WORTEN (!), und sagte dann: ‚Jetzt lass uns zum Marschall gehen‘ (Fevzi Çakmak).“ – Atay, op. cit. 224
Das Wort „TÄUSCHEN“ (Kandırmak) ist hier eine unbeabsichtigte Offenbarung eines großen Unglücks und eines Bruchs. Eine solche Aussage ist sowohl eine Beleidigung für Atatürk als auch für Hodscha Rifat Börekçi. Und es ist ein großer Bärendienst für die türkische Nation. Indem er dies schrieb, war sich Falih Rıfkı Atay nicht bewusst, was für einen kolossalen BOCKSCHUSS er begangen hatte. Derselbe Falih Rıfkı Atay widersprach sich selbst, indem er an einer anderen Stelle, an der er Rifat Börekçi erwähnte, Folgendes sagte:
„Der verstorbene Hodscha Rifat Börekçi, der das Amt für religiöse Angelegenheiten leitete, war eine zutiefst patriotische, ehrliche und mutige Persönlichkeit; darüber hinaus war er ein Mann, der von den Menschen in Ankara sehr respektiert wurde. Dieser charakterfeste Mann aus der rauen anatolischen Hochebene blieb zusammen mit seinen Mitbürgern aus Ankara Mustafa Kemal in den schwierigsten Zeiten treu. Einzig und allein aus seinem Glauben an seine Religion und seinem unendlichen Vertrauen in Atatürk!“ – Atay, op. cit. 455
Diese letzte Aussage von Atay ist völlig wahr. Aber sein Widerspruch liegt hier: Wenn Rifat Börekçi eine so wertvolle Person war – und das war er in der Tat –, wie konnte ein solcher „charakterfester Mann“ dann von Atatürk „getäuscht“ werden, den er sehr liebte und der ihn im Gegenzug sehr liebte?
Falih Rıfkı Atay macht, INDEM ER SICH ERNEUT WIDERSPRICHT, eine weitere richtige Beobachtung:
„Die Frage der Religion musste unbedingt gelöst werden. Die Ära von Atatürk ist die Zeit, in der der Säkularismus im neu gegründeten Staat der Republik Türkei systematisiert wurde. Säkularismus bedeutet im einfachsten Sinne die Trennung von religiösen und weltlichen Angelegenheiten. Aber leider wurde der Säkularismus den breiten Massen des Volkes vom ersten Tag an als ein Akt einer ‚RELIGIONSFEINDLICHEN‘ Bewegung eingeflößt. Die Menschen gingen in die Moscheen und erfüllten ihre religiösen Pflichten. Weil jedoch keine REVOLUTIONÄREN GEISTLICHEN zu ihrer Führung herangezogen wurden, konnten die altmodischen und bigotten Hodschas, die aus vergangenen Epochen übrig geblieben waren, zu noch roheren, unwissenderen und fanatischeren Eiferern werden, als sie es je gewesen waren. Das Erste, was in den Imam-Hatip-Schulen (Schulen, deren Lehrpläne zu einem erheblichen Teil aus islamisch-religiösen Fächern bestanden und deren Absolventen somit die Öffentlichkeit in ihrer Religion, dem Islam, aufklären sollten) hätte gelehrt werden müssen, war die Realität, dass der Säkularismus auch die Ursache für die Rettung des Islam selbst war. Wenn der Staat seine Hand vollständig aus den religiösen Angelegenheiten zurückziehen wollte, wenn er die religiösen Angelegenheiten den Gemeinden überlassen wollte, dann hätte diese Frage vor allem anderen zuerst gelöst werden müssen. Heute sind wir immer noch verpflichtet, beides zu tun, und zwar vollständig und schnell.“ – Atay, Çankaya, 546
Mein lieber Fâlih Rıfkı! WIE WOLLEN SIE solche schwierigen Probleme LÖSEN, indem Sie die Arbeit von so hochkarätigen Menschen beenden?
Genau hier liegt der unverzeihliche Großfehler innerhalb jener Mentalität, die die Pflicht von Mehmed Seyyid Bey und seinesgleichen an dem Tag für beendet erklärte, an dem das Kalifat abgeschafft wurde. Sie haben hochkarätige Persönlichkeiten wie Mehmed Seyyid Bey und Mehmed Ubeydullah Efendi ins Abseits gedrängt. Sie haben voreilig erklärt, dass ihre Pflichten vorbei seien. Dabei waren ihre Aufgaben nicht vorbei; tatsächlich fingen sie gerade erst an. Während Sie die Zahl solcher wertvollen Persönlichkeiten hätten vervielfachen müssen, haben Sie die vorhandenen beiseite geschoben, indem Sie ihre „Pflicht für erfüllt“ erklärten. Was haben Sie sonst erwartet?
Leider sind sich diejenigen, die sich heute als „Atatürkisten“ ausgeben, dieses Wendepunkts und seiner Ursache immer noch nicht bewusst. Sie laufen umher und rufen unwissende Slogans, geleitet von einer Mentalität des „Mein Wort ist Gesetz“. Sie wollen die Wahrheit immer noch nicht sehen. Die wenigen Intellektuellen, die die Wahrheit sehen, können nicht in Positionen aufsteigen, in denen sie diese falsche Entwicklung beeinflussen könnten – oder, was am traurigsten von allem ist, sie werden ABSICHTLICH am Aufstieg gehindert.
Yaşar Nuri Öztürk
aus seinem Buch (Ein Blick auf den türkischen Unabhängigkeitskrieg durch das Fenster des Korans)
Yorumlar
Yorum Gönder