CEVABI EMPERYALİZME VERDİRMEMELİYDİK! / WE SHOULD NOT HAVE LET IMPERIALISM ANSWER IT! / WİR HÃTTEN DEN IMPERIALISMUS NICHT ANTWORTEN LASSEN DÜRFEN!
- KUR’AN PENCERESİNDEN TÜRK İSTİKLÂL HARBİNE BİR BAKIŞ
- A PERSPECTIVE ON THE TURKISH WAR OF INDEPENDENCE THROUGH THE LENS OF THE QURAN
- EINE PERSPEKTIVE AUF DEN TÜRKISCHEN BEFREIUNGSKRIEG DURCH DIE BRILLE DES KORANS
Eng (below) : We should not have let imperialism answer it!
De (weiter unten) : Wir hätten den Imperialismus nicht antworten lassen dürfen!
CEVABI EMPERYALİZME VERDİRMEMELİYDİK!
Bir önceki bölümün başlığı altında sorduğumuz sorunun önemini kavrayamamak veya kavrayıp da savsaklamak yüzünden meydan boş kaldı ve cevabı Türk aydınları yerine, TÜRKİYE ALEYHİNE ÇALIŞAN BİRİLERİ verdi.
Cevabı Türk aydınlarının vermesi gerektiğine ve bunun nasıl olacağına ilişkin aydınlatma, işin başlangıcında bizzat Atatürk tarafından yapılmıştı, ama onun bu uyarısı göz ardı edildi.
Gazi Mustafa Kemal “Gazi (the honorary title given to a victorious war veteran)", üzerinde olduğumuz bu meselede, hemen herkesin kulağının üstüne yatıp YOK FARZETTİĞİ ve YOK GÖSTERDİĞİ BİR GERÇEĞİN ALTINI ÇİZEREK, bize göre, tarihimizin en ciddi uyarılarından birini yapmanın yanında, kendisinden sonra gelecek siyasetçilere de ufuk açmıştır.
5 Şubat 1924 günü, İstanbul’da gazetecilere yaptığı bir konuşmada şöyle diyor:
“Bu milletin şimdiye kadar Arapların, Acemlerin (İranlıların) din maskeli iğfalleriyle aldatılmış olduğunu ispat etmek isteyen bir adamım.”-ABE. 16/208
Hangi Atatürkçü bu sözleri yok farz edebilir ki?
Hiçbir Atatürkçü bu sözleri yok farz edemeyeceğine göre, şimdi biz şunu söylemek borcunda değil miyiz?
Gazi, kayıtsız kalmaya mazeret aramak yerine, işe bilfiil girmiş ve bunun için de yaraya neşter vurmuş, gelecek kuşaklara ufuk gösterip ders vermiştir.
29 Ekim 1923 günü, sorularını cevapladığı Fransız gazeteci Maurice Pernot’ya da din meselesinde şöyle diyor:
“Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, öyle inanıyorum.
Bu din akla ve şuura muhalif, ilerlemeye engel hiçbir şey ihtiva etmiyor.”
Saygı gösterdiği dinin mahiyetini böyle özetleyen Gazi, sözümona İslam adını taşıyan, ama İslamın esası olmayan safsata ve uydurmaların vücut
verdiği SAHTE DİN söz konusu olduğunda tavrını değiştiriyor.
Zira o “Ben şimdi işimi gücümü burakıp bunlarla mı uğraşacağım, canları cehenneme!” deyip kenara çekilmiyor.
Yani, onun adını yıllardır ve bugün istismar edenlerin (Atatürkçü, Kemalist, laikçi, solcu vesaire geçinenlerin) yaptıklarını yapmıyor.
İşi sahipleniyor, kırılma noktasını gösteriyor, çareyi ortaya koyuyor. Pernot’ya cevabının devamı şöyle :
“Bu Asya milletinin içinde daha karışık, yapay ve batıl inançlardan ibaret bir din daha vardır. Fakat bu cahiller, bu acizler, sırası gelince
aydınlanacaklardır. Onlar eğer aydınlığa yaklaşamazlarsa, kendilerini mahv ve mahkum etmişler demektir. Onları kurtaracağız.”-ABE. 16/150
İşte aslında GERÇEK ATATÜRKÇÜLÜK, bir yanıyla da Türk milletinin ‘şimdiye kadar Arapların, Acemlerin (İranlıların) din maskeli iğfalleriyle aldatılmış olduğunu ispat etmek isteyen Atatürk gibi adamları’ devrede tutmak zorundadır.
Bu hayâtî zorunluluğu yok sayan veya savsaklayanlar Atatürk’e ihanet etmiş olurlar.
Nitekim işte bu, ‘fark edilmeden yürütülen ihanet’ yüzündendir ki Türkiye din meselesinde bugün bulunduğu trajik-dramatik noktaya gelmiştir.Sorulması gereken bu hayâtî sorunun 80 yıldır sorulmamış olması, Türk toplumunun bu soruya beklediği ve ekmek ve su kadar çok muhtaç olduğu doğru cevabın yerine, emperyalizm tarafından kasden yanlış cevabın verilmesine yol açtı.
Emperyalizm bu sorunun cevabını elbette ki doğru olarak, yani Türkiye’nin derdine deva olacak şekilde vermeyecekti.
Emperyalizm İslam mirasıyla Atatürk mirasının çelişik, uyuşmaz ve birbirleriyle kavgalı iki miras olduğunu iddia etti ve bu fikri hem Türk toplumuna hem de Türkiye dışındaki diğer Müslüman ve özellikle de Arap toplumlarına sürekli pompaladı.
Prof. Dr. Alpaslan Işıklı, açıkça ifade edelim ki, bizim mesajlarımız sayesinde, bu gerçeği geç de olsa fark edenlerden biridir.
Şöyle yazıyor:
“Emperyalizm ; Kemalizm ile İslamiyet ve demokrasi arasında TAM BAĞIMSIZLIK TEMELİNDE sağlanacak bir uzlaşmanın önemini farketmiş ve bu uzlaşmanın ortaya çıkardığı büyülü sentezin hayata geçirilmesine engel olabilecek bazı adımların atılmasını gerçekleştirmiştir. Kemalizm’e karşı son yıllarda başlatılmış bulunan bir tür HAÇLI SEFERİNİN ve ILIMLI İSLAM POMPALAMA ÇABALARININ GERİSİNDE YATAN ASIL SEBEP DE BUDUR.”
-Alpaslan Işıklı; Sosyalizm, Kemalizm ve Din, 84
Bu nasıl iştir ki Cumhuriyet’in kurulduğu tarihten beri yaklaşık bir asır geçmişken, şimdi suyun öbür tarafından (from beyond the Atlantic) birileri bize “ILIMLI İSLAM” diye bir din dayatıyorlar. Dayattıkları bu din de, o emperyalistleri bu topraklardan kovup çıkarmış bir adamın (Atatürk’ün) bıraktığı eserin imhasına yönelik kullanılıyor.
Türk basınının köşe başlarını tutan adamlardan biri, kurulduğu bir ekranda hiç utanmadan şöyle diyordu :
“Atatürk’ün yaptığı da Ilımlı İslam’dı.”
Bu, çok haysiyetsiz bir iftiradır.
ILIMLI İSLAM, emperyalizme uşaklık edecek bir SÖMÜRGE DİNİ yaratmak üzere, Türkiye’nin yaşadığı bin yıllık dini yozlaştırarak Türkiye’nin anasını ağlatmanın projesidir.
Bunun aksini söyleyenler Atatürk’e iftira ederler ve haysiyetsizce yalan söylerler.
Eğer Ilımlı İslam; Türk basınının köşe başlarını tutan bu adamın iddia ettiği gibi ise, yani “Ilımlı İslam Atatürk mirasının, Atatürk anlayış ve idrakinin zorunlu bir sonucuysa”, o zaman “Ilımlı İslam’ı ve onun ana başlığını oluşturan BOP’u dayatan emperyalistler niçin bu ülkede Atatürk’ü ve onun mirasını çökertmeye uğraşıyorlar?
Ilımlı İslam’ı destekleyen Avrupa ülkelerinin, hem de Avrupa
Parlamentosu’nun başına gelmiş adamları değil mi, bir raporlarında; “Atatürk’ten vazgeçin,” öbür raporlarında, “Laiklikten vazgeçin, yoksa AB’ye tam üye olamazsınız” anlamında dayatmalar yapanlar?
Arie Marinus Oostlander raporlarını hatırlayın:
Birincisi kişiden hareketle
“Atatürk’ten vazgeçin” demiştir; İkincisi ilkeden hareketle “Laiklikten vazgeçin” demiştir.
Bunların ikisi de aynı şeydir.
Kişiden konuştunuz mu Atatürk dersiniz, ilkeden konuştunuz mu Laiklik dersiniz.
Bunların ikisi bir madalyonun iki yüzü gibidir.
Atatürk olsun ama Laiklik olmasın demek, eşyanın tabiatına aykırıdır. Laiklik olsun ama Atatürk olmasın demek de eşyanın tabiatına aykırıdır.
Türkiye’de 80 küsur yıldır -bir hesaba göre de yüz küsur yıldır- sürüp giden bir kavga ve bu kavganın ekseninde de İslam meselesi var.
Şöyle de diyebilirsiniz: Yapay olarak yaratılmış bir kavganın ekseninde Atatürk mirasının İslam’la barışık olup olmadığı tartışması var.
Bu tartışma yüzünden bu ülkede kan akıyor.
Bunları unutarak bir yere gidemezsiniz.
Bunları halının altına iterseniz yenileri ve daha ağırları tekrar vücut bulur.
İçeride ve dışarıda bunları takip eden birileri var.
Meseleleri halının altına süpürenler uyur, ama meseleleri sizin aleyhinize değerlendirenler uyumaz.
Şimdi önemli soruyu sormak ve cevap vermek durumundayız.
Bu soruya cevap bulunmadan bu ülkenin rahat etmesi mümkün değil.
Bu ülkede temel kavga sebebi olan ve dışarıdan ülkeye müdahalelerin zeminini oluşturan ve imkânlarını hazırlayan soru şudur:
“İslam mirasıyla Atatürk mirası, bizim daha çok kullandığımız ifadeyle, Muhammedi mirasla Mustafa Kemal mirası arasında bir çelişme var mıdır?”
Bir defa bunu milletin önünde, cesaretle soracağız.
“Efendim, biraz daha idare edelim” denerek yıllar ve yıllar harcanmıştır. Nasıl idare edeceksiniz?
“Sormayalım, sorarken gargara yapalım, günü kurtaracak cevaplar verelim, ertesi gün gelsin, o gün bir şeyler yaparız. Böyle idare edelim” denmiştir.
Hep böyle yapılmıştır.
Türk aydını hep susmuştur, “Söz gümüşse, sükut altındır” diyerek nabza göre şerbet edebiyatıyla yan yatmıştır.
Istırabı göğüsleme haysiyet ve şahsiyetini gösteren kaç aydınımız var?
Kelimenin anlamına gerçekten
uygun kişiliği olanları tenzih ederek söylüyoruz:
Türkiye’de aydın yaftalı birçok adamın haysiyeti yok. Bunların birçoğu, giydiği elbisenin parasını etmez.
Galiba ilk tartışılacak olan, aydınların haysiyetidir.
Evet, evvela bunu tartışmak lazım. Haysiyeti tartışılan bir aydına, demin sorduğumuz soruyu, ona benzer soruları sormanız mümkün değil.
Cevap bulmanız ise hiç mümkün değil.
Türkiye’de siyasetçilerin bir raiyye (sürü) bölümü var; parmak kaldırıp indiriyor; yaşadık, gördük.
Bir de siyasetin önünde giden adamlar var.
Bunlar ya siyasetin makyavelist cambazlarıdır ya da haysiyetli devlet adamları olarak siyasetin önündedirler; ikisi de var.
Ama ne olursa olsun, aydının sormadığı soruyu siyasetçi hiç sormuyor, SORAMIYOR.
Yaşar Nuri Öztürk
*************************
WE SHOULD NOT HAVE LET IMPERIALISM ANSWER IT!
Because the Turkish intellectuals failed to grasp the importance of the question (Is there a contradiction between the Islamic heritage and Atatürk's heritage?) we asked under the title (The Question that has been UNASKED for 80 Years) of the previous section—or because they grasped it but neglected it—the field was left wide open for other ill-willed third parties.
Thus, certain factions with malicious intentions toward Turkiye filled this empty field and provided the answer instead of Turkish intellectuals.
For nature abhors a vacuum, and any vacuum left behind will inevitably be filled by someones.
The reminders of that the Turkish intellectuals should have been the ones to provide this answer, and how this answering duty would be fulfilled, was IN FACT initially provided BY ATATÜRK HIMSELF during the foundation process of the Republic.
However, his reminders and warnings was ignored by the Turkish intellectuals.
Gazi Mustafa Kemal [the title Gazi is an honorary title given to a victorious war veteran] indeed delivered his most serious reminders and warnings, underlied their importance and opened up the horizons for future Turkish politicians.
However, both during Atatürk’s lifetime and after his passing, the so-called Atatürkists, Kemalists, secularists, and leftists—who have always claimed to be his followers HAVE CONSTANTLY PLAYED DUMB, ALWAYS BURIED THEIR HEADS IN THE SAND and CONSISTENTLY TURNED A BLIND EYE, when it CAME to fulfilling the requirements of his vital warnings and reminders.
In a speech, for instance, he delivered to journalists in Istanbul on February 5, 1924, he said:
"I am a man who wants to prove that this nation has, until now, been deceived by THE RELIGION-MASKED DECEPTIONS OF THE ARABS and PERSIANS (Iranians)."
— ABE (Works of Atatürk), 16/208
Which Atatürkist could have enjoyed the luxury of pretending these words do not exist?
Since no true Atatürkist can ignore these words, we are now duty-bound to say this:
Instead of looking for excuses to remain indifferent to this issue, the Gazi actively engaged in it, put the scalpel to the wound (yaraya neşter), showed the horizon to future generations, and taught them a lesson.
On October 22, 1923, answering the questions of the French journalist Maurice Pernot regarding the matter of religion, he said:
"The Turkish nation must be more religious; that is, it must be religious in all its simplicity. I believe in my religion just as I believe in truth itself. This religion contains nothing opposed to reason and consciousness or hindering progress."
While summarizing the nature of the religion (Islam) he respected in this way, the Gaziseriously changed his stance when it came to the FAKE RELIGION—which supposedly bears the name of Islam, but has nothing to do with Islam and consists entirely of superstitions and fabrications.
He did not step aside saying, "Am I going to leave my actual work behind to deal with these ignarant people? Let them go to hell!”
In other words, he did not do what those who exploit his name today (those posing as Atatürkists, Kemalists, secularists, leftists, etc.) are doing.
He took ownership of the issue, pointed out the breaking point, and put forward the real remedy.
The continuation of his answer to Pernot is as follows:
"Within this Asian nation (the Turkish nation), there is another religion consisting of more complex, artificial, and superstitious beliefs. But this ignorant and helpless nation will be enlightened when the time comes. If they cannot approach the light, they will have doomed and condemned themselves. We will thus save them." — ABE, 16/150
This is exactly why the true Atatürkists, in one aspect, must keep actively in play those men like Atatürk who 'wants to prove that the Turkish nation has until now been deceived by the religion-masked deceptions of the Arabs and Persians'.
Those who ignore or neglect this vital necessity do certainly betray Atatürk and his legacy.
As a matter of fact, it is precisely because of this 'NOTICED or UNNOTICED TREASON' committed silently, Turkiye has been put in the tragic-dramatic point it stands at today regarding the issue of religion.
Because this vital question has not been asked for 80 years, IMPERIALISM HAS DELIBERATELY GIVEN THE WRONG ANSWER instead of the correct one which the Turkish society expected.
Imperialism, of course, was not going to answer this question correctly and honestly—that is, in a way that would cure Turkey's ailments.
Imperialism claimed that the Islamic heritage and Atatürk's heritage were two contradictory, incompatible, and conflicting legacies.
It constantly pumped this idea both into Turkish society and into other Muslim—especially Arab—societies outside of Turkey.
Let us state clearly that Prof. Dr. Alpaslan Işıklı is one of those who realized this truth, albeit late, thanks to our messages.
He writes : "Imperialism noticed and became aware of the importance of a reconciliation to be achieved between KEMALISM, ISLAM, and DEMOCRACY ON THE BASIS OF FULL INDEPENDENCE, and instantly took the steps it deemed necessary to prevent the realization of this magical synthesis created by this reconciliation. THIS IS THE REAL REASON LYING BEHIND THIS CRUSADE LAUNCHED AGAINST KEMALISM IN RECENT YEARS AND THE EFFORTS TO PUMP 'MODERATE ISLAM in TURKIYE'."
— Alpaslan Işıklı; Socialism, Kemalism and Religion, p. 84
What kind of business is this?
While nearly a century has passed since the founding of the Turkish Republic, now someones FROM BEYOND THE ATLANTIC are imposing a religion called "MODERATE ISLAM" upon us.
This religion they impose is being used to destroy the work and legacy left behind by Atatürk, who fought and drove those imperialists out of these lands.
One of the men occupying the front rows of the Turkish press SHAMELESSLY said on a TV screen recently :
“What Atatürk did was also Moderate Islam."
THIS IS INDEED A HIGHLY DISHONORABLE SLANDER.
MODERATE ISLAM is a project to make Turkiye weep by corrupting the thousand-year-old religious (islamic) practice of this country and of this nation in order to create a COLONIAL RELIGION that will serve nothing but only imperialism.
Those who claim otherwise do slander Atatürk and do lie dishonorably.
If Moderate Islam is as claimed by those men holding the key positions in the Turkish press—that is, if "Moderate Islam is an inevitably natural result of Atatürk's legacy, his understanding, and perception"—then why are the imperialists, who impose Moderate Islam and its main umbrella project, the GMEP (Greater Middle East Project), striving to collapse Atatürk and his legacy in our country?
In one of their reports, the decision makers of the European Union and the European Parliament, who support Moderate Islam, advise to us :
"Give up on Atatürk."
In their other reports, they make impositions meaning:
“Give up on secularism, or else you cannot become a full member of the EU."
Remember the Arie Marinus Oostlander’s reports:
In his first report, moving from the individual, he says, "Give up on Atatürk."
In his second report, moving from the principle, he says,
"Give up on secularism."
Both of these are indeed the same thing.
When you speak of the individual, you say Atatürk; when you speak of the principle, you say Secularism.
These two (Atatürk and secularism) are like two sides of the same coin.
To say "Let there be Atatürk but not Secularism" is against the very nature of things.
To say "Let there be Secularism but not Atatürk" is also against the nature of things.
A conflict has been going on in Turkiye for over 80 years—by some accounts, over a hundred years—and at the axis of this conflict lies the issue of Islam.
You could also put it this way:
At the axis of an ARTIFICIALLY CREATED CONFLICT, there is a debate over whether Atatürk's legacy is at peace with Islam or not.
Blood is shed in this country because of this debate.
You cannot get anywhere by forgetting these facts.
If you sweep them under the rug, new and more severe ones will manifest again.
There are those inside and outside of Turkiye tracking these issues.
Those who sweep problems under the rug may sleep, but those who exploit these problems inside and outside of Turkiye against you do not sleep.
Now we are in a position to ask the crucial question and answer it.
It is impossible for this country to find peace without finding an answer to this question.
The question that acts as the primary cause of conflict in this country, forming the ground and preparing the opportunities for external interventions, is this:
"Is there a contradiction between the Islamic heritage and Atatürk's heritage—or in the terms we love and use more frequently, is there a contradiction between the Muhammadan heritage and the Mustafa Kemal heritage?"
For once, we will ask this courageously in front of the Turkish nation.
Years and years have been wasted by saying, "Oh dear, let's just manage things a bit longer."
How are you going to manage them? It has been argued, "Let's not ask; let's just gloss over it when asking, give answers that save the day, and when tomorrow comes, we will do something then. Let's manage it like this."
It has always been done this way.
The Turkish intellectuals have always remained silent, lying low with a "servile" rhetoric suited to the political climate, whispering that "if speech is silver, silence is golden."
How many intellectuals do we have in Turkiye who show the dignity, courage and character to shoulder the suffering?
Excluding those who truly possess a decent and respectable personality fitting the real definition of the word, we say: many men labeled as intellectuals in Turkiye lack dignity.
Most of them are not worth the price of the clothes they wear.
It seems that the first thing to be debated is the dignity of intellectuals.
Yes, first this must be debated.
It is impossible to ask the question we just asked, or similar questions, to an intellectual whose dignity is shady and up for debate.
And it is completely impossible to get an answer.
In Turkiye, politicians have a herd segment; they just raise and lower their fingers as per their party leaders demand and dictate; we lived through and witnessed it, we saw it when we were a member of the Turkish parliament.
Then there are men who walk ahead of and lead politics.
These are EITHER the Machiavellian acrobats of politics, OR they are ahead of politics as dignified statesmen; both exist.
But no matter what, the Turkish politician never asks, in fact CANNOT ASK the question which is crucially important for the country’s good, since the intellectual fails to ask it.
Yaşar Nuri Öztürk
*******************
WİR HÃTTEN DEN IMPERIALISMUS NICHT ANTWORTEN LASSEN DÜRFEN!
Weil die türkischen Intellektuellen die Bedeutung der Frage nicht begriffen haben, die wir im vorherigen Abschnitt unter dem Titel „Die Frage, die seit 80 Jahren NICHT GESTELLT wurde“ aufgeworfen haben – nämlich: Gibt es einen Widerspruch zwischen dem islamischen Erbe und dem Erbe Atatürks? – oder weil sie sie zwar begriffen, aber vernachlässigt haben, blieb das Feld für andere, böswillige Dritte sperrangelweit offen.
So haben bestimmte Fraktionen mit bösen Absichten gegenüber der Türkei dieses leere Feld besetzt und die Antwort anstelle der türkischen Intellektuellen gegeben.
Denn die Natur duldet kein Vakuum, und jedes hinterlassene Vakuum wird unweigerlich von irgendjemandem gefüllt.
Die Mahnung, dass die türkischen Intellektuellen diejenigen hätten sein müssen, die diese Antwort liefern, und wie diese Pflicht zur Beantwortung zu erfüllen sei, wurde TATSÄCHLICH ursprünglich VON ATATÜRK SELBST während des Gründungsprozesses der Republik ausgesprochen.
Seine Mahnungen und Warnungen wurden von den türkischen Intellektuellen jedoch ignoriert.
Gazi Mustafa Kemal [der Titel Gazi ist ein Ehrentitel für einen siegreichen Kriegsveteranen] sprach in der Tat seine ernstesten Mahnungen und Warnungen aus, unterstrich deren Bedeutung und eröffnete den zukünftigen türkischen Politikern neue Horizonte.
Doch sowohl zu Lebzeiten Atatürks als auch nach seinem Ableben haben die sogenannten Atatürkisten, Kemalisten, Säkularisten und Linken, die sich stets als seine Nachfolger bezeichneten, STÄNDIG SICH DUMM GESTELLT, DEN KOPF IN DEN SAND GESTECKT und KONSEQUENT DIE AUGEN VERSCHLOSSEN, wenn es darum ging, die Anforderungen seiner lebenswichtigen Warnungen und Mahnungen zu erfüllen.
In einer Rede, die er beispielsweise am 5. Februar 1924 vor Journalisten in Istanbul hielt, sagte er:
„Ich bin ein Mann, der beweisen will, dass diese Nation bis heute durch die religiös maskierten Täuschungen der Araber und Perser (Iraner) betrogen wurde.“
– ABE (Werke von Atatürk), 16/208.
Welcher Atatürkist hätte sich den Luxus erlauben können, so zu tun, als gäbe es diese Worte nicht?
Da kein wahrer Atatürkist diese Worte ignorieren kann, sind wir nun verpflichtet, Folgendes zu sagen: Anstatt nach Ausreden zu suchen, um diesem Thema gegenüber gleichgültig zu bleiben, hat sich der Gazi aktiv darin eingebracht, das Skalpell an die Wunde gelegt, den zukünftigen Generationen den Horizont aufgezeigt und ihnen eine Lektion erteilt.
Am 22. Oktober 1923 antwortete er auf die Fragen des französischen Journalisten Maurice Pernot zum Thema Religion wie folgt:
„Die türkische Nation muss religiöser sein; das heißt, sie muss in all ihrer Einfachheit religiös sein. Ich glaube an meine Religion, so wie ich an die Wahrheit selbst glaube. Diese Religion enthält nichts, was der Vernunft und dem Bewusstsein widerspricht oder den Fortschritt behindert.“
Während er das Wesen der Religion (des Islams), die er respektierte, auf diese Weise zusammenfasste, änderte der Gazi seine Haltung drastisch, wenn es um die FALSCHE RELIGION ging – die angeblich den Namen Islam trägt, aber nichts mit dem Islam zu tun hat und vollständig aus Aberglauben und Erfindungen besteht.
Er trat nicht mit den Worten beiseite: „Soll ich etwa meine eigentliche Arbeit liegen lassen, um mich mit diesen unwissenden Menschen abzugeben? Sollen sie doch zur Hölle fahren!“
Mit anderen Worten: Er tat nicht das, was diejenigen tun, die heute seinen Namen ausnutzen (diejenigen, die sich als Atatürkisten, Kemalisten, Säkularisten, Linke usw. inszenieren).
Er übernahm die Verantwortung für das Problem, zeigte den Bruchpunkt auf und präsentierte das echte Heilmittel.
Die Fortsetzung seiner Antwort an Pernot lautet wie folgt:
„Innerhalb dieser asiatischen Nation (d. h. der türkischen Nation) gibt es eine andere Religion, die aus komplexeren, künstlichen und abergläubischen Überzeugungen besteht. Aber diese unwissende und hilflose Nation wird aufgeklärt werden, wenn die Zeit reif ist. Wenn sie sich dem Licht nicht nähern können, haben sie sich selbst dem Untergang geweiht und verurteilt. Wir werden sie somit retten.“
– ABE, 16/150
Genau aus diesem Grund müssen die wahren Atatürkisten in gewisser Hinsicht jene Männer wie Atatürk aktiv im Spiel halten, die „beweisen wollen, dass die türkische Nation bis heute durch die religiös maskierten Täuschungen der Araber und Perser betrogen wurde“.
Diejenigen, die diese lebenswichtige Notwendigkeit ignorieren oder vernachlässigen, verraten mit Sicherheit Atatürk und sein Erbe.
Tatsächlich ist die Türkei genau wegen dieses schweigend begangenen „BEWUSSTEN oder UNBEWUSSTEN VERRATS“ an dem tragisch-dramatischen Punkt angelangt, an dem sie heute in der Religionsfrage steht.
Weil diese lebenswichtige Frage 80 Jahre lang nicht gestellt wurde, HAT DER IMPERIALISMUS ABSICHTLICH DIE FALSCHE ANTWORT GEGEBEN, anstatt der richtigen, die die türkische Gesellschaft erwartete.
Der Imperialismus dachte natürlich nicht daran, diese Frage korrekt und ehrlich zu beantworten – also auf eine Weise, die die Leiden der Türkei heilen würde.
Der Imperialismus behauptete, dass das islamische Erbe und das Erbe Atatürks zwei widersprüchliche, unvereinbare und kollidierende Vermächtnisse seien.
Er impfte diese Idee sowohl der türkischen Gesellschaft als auch anderen muslimischen – insbesondere arabischen – Gesellschaften außerhalb der Türkei ständig ein.
Lassen Sie uns klar feststellen, dass Prof. Dr. Alpaslan Işıklı einer derjenigen ist, die diese Wahrheit dank unserer Botschaften, wenn auch spät, erkannt haben.
Er schreibt:
„Der Imperialismus bemerkte und wurde sich der Bedeutung einer Versöhnung bewusst, die zwischen dem KEMALISMUS, DEM ISLAM UND DER DEMOKRATIE AUF DER BASIS VOLLSTÄNDIGER UNABHÄNGIGKEIT zu erreichen ist, und ergriff sofort die Schritte, die er für notwendig hielt, um die Realisierung dieser magischen Synthese, die durch diese Versöhnung geschaffen wurde, zu verhindern.
DIES IST DER WAHRE GRUND FÜR DIESEN KREUZZUG, DER IN DEN LETZTEN JAHREN GEGEN DEN KEMALISMUS GESTARTET WURDE, UND FÜR DIE BEMÜHUNGEN, EINEN 'GEMÄSSIGTEN ISLAM' IN DER TÜRKEI EINZUIMPFEN.“
– Alpaslan Işıklı; Sozialismus, Kemalismus und Religion, S. 84.
Was ist das nur für ein Geschäft? Während fast ein Jahrhundert seit der Gründung der Türkischen Republik vergangen ist, legen uns nun irgendwelche Leute VON JENSEITS DES ATLANTIKS eine Religion namens „GEMÄSSIGTER ISLAM“ auf.
Diese Religion, die sie uns aufzwingen, wird genutzt, um das Werk und das Erbe zu zerstören, das von Atatürk hinterlassen wurde – dem Mann, der diese Imperialisten bekämpfte und aus diesen Ländern vertrieb.
Einer der Männer, die die vorderen Reihen der türkischen Presse besetzen, sagte vor Kurzem SCHAMLOS auf einem Fernsehbildschirm:
„Was Atatürk tat, war auch Gemäßigter Islam.“
DIES IST IN DER TAT EINE HÖCHST EHRZURÜCKSETZENDE VERLEUMDUNG.
Der GEMÄSSIGTER ISLAM ist ein Projekt, das die Türkei zum Weinen bringen soll, indem es die tausendjährige religiöse (islamische) Praxis dieses Landes und dieser Nation korrumpiert, um eine KOLONIAL RELIGION zu schaffen, die nichts anderem als dem Imperialismus dienen wird.
Diejenigen, die das Gegenteil behaupten, verleumden Atatürk und lügen auf ehrlose Weise.
Wenn der Gemäßigte Islam so ist, wie von jenen Männern behauptet wird, die die Schlüsselpositionen in der türkischen Presse innehaben – das heißt, wenn „der Gemäßigte Islam ein unweigerlich natürliches Ergebnis von Atatürks Erbe, seinem Verständnis und seiner Wahrnehmung ist“ –, warum bemühen sich dann die Imperialisten, die den Gemäßigten Islam und sein übergeordnetes Hauptprojekt, das GMEP (Greater Middle East Project / Großes Nahost-Projekt), aufzwingen, das Erbe Atatürks in unserem Land zu Fall zu bringen?
In einem ihrer Berichte raten uns die Entscheidungsträger der Europäischen Union und des Europäischen Parlaments, die den Gemäßigten Islam unterstützen:
„Gebt Atatürk auf.“
In ihren anderen Berichten stellen sie Forderungen auf, die bedeuten:
„Gebt den Säkularismus auf, sonst könnt ihr kein Vollmitglied der EU werden.“
Erinnern Sie sich an die Berichte von Arie Marinus Oostlander:
- In seinem ersten Bericht sagt er, ausgehend vom Individuum: „Gebt Atatürk auf.“
- In seinem zweiten Bericht sagt er, ausgehend vom Prinzip: „Gebt den Säkularismus auf.“
Beides ist in der Tat dasselbe. Wenn man vom Individuum spricht, sagt man Atatürk; wenn man vom Prinzip spricht, sagt man Säkularismus. Diese beiden (Atatürk und der Säkularismus) sind wie zwei Seiten derselben Medaille.
Zu sagen „Es soll ein Atatürk geben, aber kein Säkularismus“ widerspricht der Natur der Dinge.
Zu sagen „Es soll ein Säkularismus geben, aber kein Atatürk“ widerspricht ebenfalls der Natur der Dinge.
In der Türkei schwelt seit über 80 Jahren – nach einigen Berichten seit über hundert Jahren – ein Konflikt, und im Zentrum dieses Konflikts liegt die Frage des Islams.
Man könnte es auch so ausdrücken: Im Zentrum eines KÜNSTLICH GESCHAFFENEN KONFLIKTS steht die Debatte darüber, ob Atatürks Erbe mit dem Islam im Reinen ist oder nicht.
In diesem Land wird wegen dieser Debatte Blut vergossen.
Man kommt nirgendwohin, wenn man diese Fakten vergisst.
Wenn man sie unter den Teppich kehrt, werden sie sich neu und noch heftiger wieder manifestieren.
Es gibt Menschen innerhalb und außerhalb der Türkei, die diese Themen genau verfolgen.
Diejenigen, die Probleme unter den Teppich kehren, mögen schlafen – aber diejenigen, die diese Probleme innerhalb und außerhalb der Türkei gegen Sie ausnutzen, schlafen nicht.
Nun sind wir in der Lage, die entscheidende Frage zu stellen und sie zu beantworten.
Es ist für dieses Land unmöglich, Frieden zu finden, ohne eine Antwort auf diese Frage zu finden.
Die Frage, die als Hauptursache für Konflikte in diesem Land fungiert, den Boden bereitet und die Gelegenheiten für externe Interventionen schafft, lautet wie folgt:
„Gibt es einen Widerspruch zwischen dem islamischen Erbe und dem Erbe Atatürks – oder, um es in den Begriffen auszudrücken, die wir lieben und häufiger verwenden: Gibt es einen Widerspruch zwischen dem Erbe Mohammeds und dem Erbe Mustafa Kemals?“
Für dieses eine Mal werden wir dies mutig vor der türkischen Nation fragen. Jahre und Jahre wurden verschwendet, indem man sagte: „Ach je, lasst uns die Dinge einfach noch ein bisschen länger so hinnehmen und verwalten.“
Wie wollen Sie das verwalten?
Es wurde argumentiert: „Lasst uns lieber nicht fragen; lasst uns einfach darüber hinweggehen, wenn gefragt wird, Antworten geben, die den Tag retten, und wenn das Morgen kommt, werden wir dann schon etwas tun. Lasst es uns so handhaben.“
Es wurde schon immer so gemacht.
Die türkischen Intellektuellen haben stets geschwiegen und sich mit einer „unterwürfigen“ Rhetorik, die dem politischen Klima angepasst war, im Hintergrund gehalten, während sie flüsterten: „Wenn Reden Silber ist, ist Schweigen Gold.“
Wie viele Intellektuelle haben wir in der Türkei, die die Würde, den Mut und den Charakter besitzen, das Leid auf sich zu nehmen?
Ausgenommen diejenigen, die wirklich eine anständige und respektable Persönlichkeit besitzen, die der echten Definition des Wortes entspricht, sagen wir: Vielen Männern, die in der Türkei als Intellektuelle bezeichnet werden, fehlt es an Würde.
Die meisten von ihnen sind nicht einmal den Preis der Kleidung wert, die sie tragen.
Es scheint, dass das Erste, worüber debattiert werden muss, die Würde der Intellektuellen ist.
Ja, zuerst muss darüber debattiert werden. Es ist unmöglich, die Frage, die wir gerade gestellt haben, oder ähnliche Fragen an einen Intellektuellen zu richten, dessen Würde zwielichtig ist und zur Debatte steht.
Und es ist völlig unmöglich, darauf eine Antwort zu bekommen.
In der Türkei haben die Politiker ein Mitläufer-Segment; sie heben und senken einfach ihre Finger, so wie es ihre Parteichefs verlangen und diktieren; wir haben das selbst erlebt und miterlebt, als wir Mitglied des türkischen Parlaments waren.
Dann gibt es Männer, die der Politik vorausgehen und sie anführen.
Dies sind ENTWEDER die machiavellistischen Akrobaten der Politik, ODER sie stehen der Politik als würdevolle Staatsmänner voraus; beides existiert.
Aber ganz gleich was passiert: Der türkische Politiker stellt die Frage, die für das Wohl des Landes von entscheidender Bedeutung ist, niemals – ja, er KANN SIE GAR NICHT STELLEN –, weil der Intellektuelle versäumt, sie zu stellen.
Yaşar Nuri Öztürk
Yorumlar
Yorum Gönder