Merhum Yaşar Nuri Öztürk’ün “KUR’AN’I TANIYOR MUSUNUZ? ONU HİÇ OKUDUNUZ MU!” adlı kitabından aktarmaya devam ediyoruz…
OKUMAYI TEMEL İBADET YAPAN KİTAP
“Oku!” emri Kur’an’ın hem ilk emridir hem de ilk ve temel ibadeti.
Temel ibadetin namaz olduğu yolundaki iddia ve düzenleme Kur’an’a ve İslam’a iftiradır.
İlk emir olarak “Oku” emri mutlaktır; hem Kur’an kitabını hem de evren ve insan kitaplarını okumayı gerektirir.
Daha özel ve ibadet anlamın da okumak ise ayrıca ve ‘emir’ kelimesi kullanılarak buyruklaştırılmıştır ki işte bu, İslam’ın temel ibadetinin ‘Kur’an okumak’ olduğunu tartışmasız biçimde ortaya koyar.
TEMEL EMİR VE İBADETİN ÜSTÜ NASIL ÖRTÜLDÜ?
Neml suresi 92. ayet, imandan sonraki temel şartın Kur’an okumak olduğunu bildiriyor.
Bu demektir ki, Kur’an okumak sadece İslam’ın şartlarının değil, imanın şartlarının da İkincisidir. Kur’an’ın indiği benlik olan Son Peygamber’e şunu söylemesi emrediliyor:
“Ben, müslümanlardan olmakla emrolundum. Ve Kur’an’ı okumakla emrolundum. Artık kim yola gelirse kendi nefsi için gelir. Sapmışa gelince, böylesine de ki, ‘Ben uyarıcılardan biriyim. Hepsi bu!”.
Müslüman olmakla emrolunmak’ ifadesinin imanın birinci şartına dikkat çektiğinde kimsenin kuşkusu olamaz.
Bu temel iman şartına bir ‘atıf vavı’ ile bağlanan ikinci şart ise “Kur’an okumak” olarak gösterilmiştir.
Yani Hz. Peygamber’e verilen ana emirler ikidir:
1- Müslüman olmak yani iman,
2- Kur’an okumak yani temel ibadet.
Ayet, bu buyruklaştırmayı o şekilde düzenlemiştir ki, Kur’an okumak hem iman şartı olmuştur hem de İslam şartı.
Bu şartları İslam’ın ve imanın şartları bilmeyenler sapıklığa düşer.
Kur’an okumanın temel ibadet olduğunu gösteren emir, Kasas 85. ayette bir başka şekilde tekrarlanmıştır:
“Bu Kur’an’ı sana farz kılan, elbette ki, seni vaat edilen yere/belirlenen sona götürecektir. De ki, ‘Hidayeti getireni de, açık bir sapıklık içinde olanı da en iyi Rabbim bilir.”
Görülüyor ki, genelde okumanın, özel olarak da Kur’an okumanın Allah’ın temel emri olduğu, Kur’an’ın bir şeyi buyruklaştıran beyan şekillerinin tümüyle emredilmiştir.
Ve bütün bunlara rağmen bu emir devre dışı tutulup sadece “Okursan sevap alırsın” türünden, ‘olsa da olur olmasa da olur’ şekline getirilmiştir.
Bu iftiradan daha beteri ise ‘İslam’ın beş şartı’ diye bir manifesto oluşturulup bunun başına namazın konmasıdır.
Kimse çıkıp şunu sormamıştır:
“İlk emir ve ilk ibadet olan okumak bu manifestonun içinde neden yoktur?”
Vahyin geliş sırası da ibadetlerin emrediliş sırası da okumanın ilk ve en büyük emir olmasını gerekli kılmaktadır.
O halde, Kur’an’a ters düşmeyen bir İslam’dan söz edeceksek bunun şartları’nın başına okumayı koymak zorundayız.
Aksi halde Kur’an’a aykırı bir düzenlemeyi Kur’an dininin şartları olarak tanıtmak gibi bir yanlışa imza atmış oluruz.
Burada, geleneksel müdahalenin okumayı dışlamak ve onun yerine namazı oturtmak için oynadığı oyunlardan birine daha dikkat çekelim:
İsra suresi 79. ayetle, Hz. Peygamber’e şu emir verilmektedir.
“Sana özgü bir davranış olarak, gecenin bir kısmında, o Kur’an’la meşgul olmak üzere uyanık ol/uykudan uyan. Böylece Rabbinin seni övgüye layık bir konuma ulaştırması umulur.”
Bu ayet, kendisine ve ümmetine Kur’an okumak bir iman ve İslam şartı olarak emredilen Hz. Muhammed’e, geceleyin de Kur’an’la meşgul olmak özel olarak emredilmektedir.
Gündüz saatlerinde Kur’an okumak (yani Kur’an’la, Kur’an ilimleriyle, Kur’an, insan ve evren kitaplarıyla meşgul olmak) bütün insanlara emredilmiştir, ama bu emir özel yetileri ve misyonları olan kişilere geceleri de kapsayacak biçimde yöneltilmiştir.
Geleneksel müdahale ;
- önce namazı Kur’an okuma emrinin yerine oturtmuş,
- arduıdan da geceleyin Kur’an’la meşgul olma emrini (teheccüd’ü) namaza dönüştürmüştür.
- hem de İsra 79’un açık, tartışmasız ifadesine rağmen.
Yani âdeta despotik bir müdahaleyle Kur’an buyruklarının mahiyeti değiştirilmiştir.
TEHECCÜD NE DEMEKTİR?
Teheccüd, uyku anlamındaki ‘hücûd’ kökünden türemiş bir sözcük olup ‘uykuyu gidermek, uyuduktan sonra uyanmak’ demektir.
Kur’an, Hz. Peygamber’e “Kur’an’la teheccüd et, yani Kur’an’la uykusuz kal!” emrini veriyor.
Bunun anlamı, gecenin bir kısmını bir şekilde Kur’an okuyarak, Kur’an’ı inceleyerek geçir demektir.
Müzzemmil 2-3. ayetler bu tanrısal isteği ifadeye koyarken şöyle diyor:
“Geceleyin kalk! Kısa bir süre hariç, gecenin yarısını ayakta ol yahut bundan biraz eksilt! Yahut buna biraz ekle! Ve Kur’an’ı ağır ağır, düşüne düşüne oku!”
Kur’an ile uykuyu bölmek şu şekillerden biriyle olur:
1. Kur’an’ı okumak,
2. Kur’an’la ilgili araştırma, bilimsel çalışma yapmak,
3. Kur’an’la ilgili yazılmış eserleri okumak,
4. Kur’an’la ilgili sohbet etmek,
5. Kur’an okuyarak namaz kılmak.
Geleneksel anlayış, bu beş şıktan ilk dördünü yok saymış, hiç anmamış, sadece namaz kılmayı korumuştur.
Bu kadarla da yetinmemiş, teheccüdü, namaz kılmakla dondurup kurallaştırmıştır. Öyle ki meallerde teheccüd, sadece gece namazı kılmak diye tercüme edilebilmiştir. Tam bir saptırmadır bu.
Bu saptırmayı fark eden İslam büginleri elbette ki vardır, ama ne hikmetse susmayı veya lafı dolandırmayı yeğlemişlerdir.
Neyse ki, birkaç kişi olsun, genel anlamda bir eleştiri getirme insafını göstermiştir. Celaleddin Ebu Bekr es-Süyûtî (ölm. 911/1505), sonraki müdahalelerle dine sokulan uydurma ve saptırmaları sıraladığı eserinde şöyle diyor:
“Nevâfil (sevap kazanmak için) ibadetin ilimle uğraşmanın önüne geçirilmesi, büyük âfetlerin giriş sebebi olmuştur.” (Süyûtî; el-Emru bi’l-İttiba’, 84-87)
Süyûtî bunu söylüyor ama oynanan oyunu tüm çıplaklığıyla ortaya koymuyor; “Bundan ötesini de siz anlayın” demeye getiriyor.
Okumak emrinin, ilk vahyedilen 5 ayette iki kez tekrarlanmış olması, okumanın insan hayatı bakımından önemine ikinci bir dikkat çekiştir.
“Yaratan Rabbinin adıyla oku/çağır! Oku! Rabbin Ekrem’dir/ en büyük cömertliğin sahibidir.” (Alak,l-3)
“Oku!” emrinin tümleçsiz verilmesi, yani neyin okunacağının gösterilmemesi tüm varlık ve oluşun okunması gerektiğini gösterir.
Kur’an’a göre, tüm varlık ve oluşlar Allah’ın ayetleridir ve bütün ayetler okunmalıdır. Bilimler arasında hiyerarşi yoktur.
Kutsal bilim-kutsal olmayan bilim ayranı yoktur.
Kur’an bir kitaptır; insan ve evren de birer kitaptır.
“Oku!” emri bu üç kitabın okunmasını gerektirir.
Kur’an’m ilk emrini yerine getirmeyenler, onun sonraki emirlerini icra ederek bir yere varamazlar.
İslam dünyası bugün Kur’an’ı okumuyor, üfürüyor.
‘Hatim’ ve ‘sevap’ edebiyatının altını çizdiği gerçek, Kur’an’ın okunmak yerine üfürülmesinin din yapıldığıdır.
Okunacak kitabı üfürmekle yetinenler, o kitabı hayata sokmamayı din yapmış olurlar. Kur’an’ı tebliğ eden Peygamber, en büyük mahkemede, mahşer meydanında, kendisine uyduğunu söyleyen ‘ümmeti’nden şöyle şikâyetçi olacaktır:
“Resul diyecektir ki, ‘Ey Rabbim, şu bir gerçek ki, benim toplumum bu Kur’an’ı, hayatın dışına itilmiş/dışlanmış halde tuttular.” (Furkan, 30)
Okunacak kitabı üfürülecek kitap haline getirenlerin yaptıkları budur; sanığı olacakları şikâyet de budur.
Bir sadet noktası daha vardır:
Okunacak kitabı, üfürülecek kitap haline getirmekten tam anlamıyla kurtulmak, o kitabın bağlılarına kendi ana dillerinde (o kitabın çevirisiyle) ibadet etme hakkını vermekle gerçekleşir.
Aksini dayatmak, engizisyon mantığıyla din yapmaya kalkmak ve kitleyi üfürükçülüğe talim ettirmektir.
‘Kur’an öğretmek’ adı altında yıllarca Arap harflerinin gırtlak ve karından çıkış yerlerini gösteren ve bunun finansmanını halka yaptırmayı da ‘cennet belgesi’ diye tanıtan sektörlerin, ‘anadilde ibadet’ denince sövüp saymalarının gerçek sebebini iyi bilelim.
Büyük çoğunluk, kendisine, anadilinde yakarma imkânı vermeyen bir kitabı kendi dilindeki çevirisinden okumayı aklına getirmez, getirse de içine sindiremez.
Sonuç, Kur’an’ın Arapça bilmeyen büyük kitlelerin el süremeyeceği bir ‘üfürük kitabı’ olarak kalmasıdır.
Ve asırlardır böyle kalmıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder