Türkiye’nin 3 yapısal musibeti


Milletimizin, ülkemizin ve devletimizin bekasına tebelleş olmuş ÜÇ yapısal musibet mevcuttur:

  • Bizleri ALLAH İLE ALDATANLAR
  • Bizleri ATATÜRK İLE ALDATANLAR
  • Kürt kardeşlerimizi BAĞIMSIZ KÜRDİSTAN HAM HAYALİYLE ALDATANLAR

"Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk denir."

Yani; Türkü, Kürdü, Çerkezi, Abazası, Gürcüsü, Lazı, Boşnağı, Arnavudu, Rumu, Ermenisi, Yahudisi ve diğer tüm etnik kökenleriyle; Alevisi ve Sünnisiyle; gayrimüslim bütün vatandaşlarıyla birlikte, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ve bu halkı oluşturan herkese "Türk" denir. 

Bu tanım, Kürt kardeşlerimiz de dâhil olmak üzere, Türkiye halkını meydana getiren bütün etnik unsurların tamamını şamil ve kapsayıcıdır.

  • İnancına sadık tüm samimi Alevi ve Sünni dindar Müslümanların, kendilerini Allah ile aldatan din tüccarlarının etki alanından kendilerini ve evlatlarını kurtarabildikleri gün,
  • Atatürk’ü gönülden seven bütün insanların, kendilerini Atatürk ile aldatan inkârcı sahtekârların etki alanından kendilerini ve evlatlarını kurtarabildikleri gün,
  • Kürt kardeşlerimizin, kendilerini ayrılıkçı ve bölücü ideolojilerle aldatan inkârcı ve dindar görünümlü Kürtçülerin etki alanından kendilerini ve evlatlarını kurtarabildikleri gün,
  • Ve tüm bu odakları birer piyon gibi kullananların Haçlı emperyalizmi ve Siyonizmolduğunu milletçe idrak ettiğimiz gün,

Milletçe asli hüviyetimize ve selametimize kavuşmaya başlayacağız.


Oldukça hacimli olan bu yazımın öncelikli ve doğrudan muhatapları; 

- dinci yobazlığın kıskacındaki samimi dindarlar, 

- Atatürkçü yobazlığın kıskacındaki samimi Atatürkçüler ve 

- ayrılıkçı/bölücü hareketlerin kıskacındaki Kürt kardeşlerimdir. 

Keşke dindar, Atatürkçü ve Kürt kardeşlerim, benim onları anlayabildiğim ölçüde beni anlayabilselerdi... 

İnanıyorum ki bu satırlardan sonra beni hakkıyla anlayacaklardır. 


Ben, 1956 Manisa doğumlu, kendisini sadece akılcı ve Kur’an Müslümanı olarak tanımlayan bir Türküm. 

Anne, baba ve akrabalarım Sünni-Hanefi geleneğe mensuptur.

Rahmetli pederim, Said-i Kürdi’nin samimi bir talebesi, yani bir Nur talebesiydi. 

Çocukluk yıllarıma tekabül eden 1960’larda, Manisa’daki evimiz adeta Risale-i Nur Külliyatı’nın okunduğu bir dershane hüviyetindeydi. 

O yıllarda bizim ve diğer Nur talebelerinin evlerinde, hep Osmanlıca (Arap harfleriyle eski Türkçe) yazılmış, el ile istinsah edilip teksir makinesiyle çoğaltılmış ve ciltlenmiş Nur risaleleri okunurdu. 

İlkokul üçüncü sınıftayken pederimi kaybettim. 

Manisa’da akrabalarımızın ve pederimin dava arkadaşlarının himayesinde büyüdüm. 

Pederimin vefatından yıllar sonra, Manisa’daki eski Nur talebelerinden ve babamın yakın dostu olan Hafız Emin Zeyrek hocanın oğlu Hafız İsmail Hakkı Zeyrek hoca; pederimle birlikte Said-i Kürdi’yi Isparta Barla’da ziyaret ettiklerini ve kendisinin hayır duasını aldıklarını bana bizzat nakletmişti.

İlkokul eğitimimin ardından, o dönemde Nur talebelerinin idare ettiği Manisa Karaköy Kur’an Kursu’nda bir yıl boyunca Kur’an ve Arapça eğitimi aldım; akabinde İmam Hatip Okulu’na başladım. 

Buradan mezun olduktan sonra da İktisat Fakültesi’ni bitirdim. 

Öğrencilik ve gençlik yıllarım boyunca sürekli Nur talebeleriyle iç içe oldum. 

Fethullah Gülen İzmir’de tanınmaya başladıktan sonra da, onun ilham kaynağı ve lideri olduğu Hizmet Hareketi’nin içerisinde yer aldım. 

Bu aidiyetim, fetö/pdy iltisakım sebebiyle Ekim 2017’de memleketi terk etmek zorunda kalarak İsviçre’ye gelmeme kadar devam etti. 

Bugün itibarıyla 70 yaşındayım ve yaklaşık 9 yıldır İsviçre’de siyasi mülteci olarak yaşamaktayım.

Hayatım boyunca, içinde doğup büyüdüğüm ve eğitim aldığım bu dindar (özünde DİNCİ) muhitlerin telkinleriyle, Atatürk’ü hiç sevemedim; aksine ona karşı hep derin bir nefret besledim. 

Başta Said-i Kürdi’ninki olmak üzere tüm cemaatler (Nurcular, Süleymancılar vs.), tarikatlar ve siyasi İslamcı yapılar, Atatürk’e sürekli "deccal", "dinsiz" ve "din düşmanı" gibi sıfatlarla hakaret ettikleri için, ben de bu olumsuz propagandanın tesiriyle ondan tamamen uzaklaştım. 

Cumhuriyet Halk Partisi’ne, bu partiye gönül verenlere, laik kesime, Atatürkçülere ve Kemalistlere hep nefret nazarıyla baktım. 

Cumhuriyet rejimini de hiçbir zaman benimseyemedim. 

Başta Cumhuriyet Bayramı olmak üzere 19 Mayıs, 23 Nisan gibi hiçbir milli bayramı sevmedim ve kutlamadım. 

Atatürk’ün gerçekleştirdiği tüm devrimleri İslam düşmanlığı olarak telakki ettim. 

Hatta açıkça ifade etmeliyim ki, vatandaşı olduğum Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni bile sırf bu mülahazalarla sahiplenemedim ve kendimi bu devletin hep üvey evladı gibi hissederek yaşadım.

Atatürk devrimlerine ve laik düzene karşı hep soğuk ve mesafeli durdum. 

Kemalist rejimin on yıllar boyunca Said-i Kürdi başta olmak üzere Nur talebelerini hapishanelere atmasını, Nur Risalelerini yasaklamasını, diğer tüm cemaatleri ve tarikatları engellemesini, Fethullah Gülen’i ve Hizmet Hareketi’ni sürekli şüpheyle takip etmesini yadırgadım. 

Siyasi İslamcı lider Erbakan’ın Milli Görüş partilerinin sık sık kapatılmasını, başbakanlığına ancak bir yıl tahammül edilebilmesini ve onun ardılı olan bugünkü AKP kadrolarının hor görülmesini hiçbir zaman anlayamadım. 

Türkiye Cumhuriyeti rejiminin tüm bu dindar (esasen dinci) yapılara karşı duyduğu güvensizliği hep haksız buldum.

Hülasa, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ve rejimine hep küs bir ömür geçirdim.

Ekim 2017’de, fetö/pdy iltisakım nedeniyle yakalanmama ramak kala memleketi terk ederek önce Yunanistan’a, oradan da İsviçre’ye geçtim. 

Memleketteyken, Hizmet Hareketi’nin emniyet ve yargı bürokrasisindeki mensupları marifetiyle Balyoz, Ergenekon gibi operasyonları yürütmesini; Atatürkçü subayları, generalleri ve aydınları hapse tıkmasını hep memnuniyetle karşılamıştım. 

17-25 Aralık 2013 sürecinde yine emniyet ve yargıdaki hareket mensuplarının Erdoğan’a, ailesine, AKP’li bakanlara ve bürokratlara yönelik yolsuzluk dosyaları hazırlayarak onları mahkûm etme teşebbüslerini hararetle savundum. 

AKP ile Hizmet Hareketi arasında 2013’de patlak veren dershaneler krizinde ve sonrasındaki tüm çatışmalarda tereddütsüz Hizmet Hareketi’nin safında yer aldım. 

15 Temmuz 2016 darbe girişimi esnasında İstanbul’da yaşıyorduk. 

O hararetli günlerden Ekim 2017’de ülkeyi terk edişime kadar geçen süreçte, Hizmet Hareketi’nin bu darbe kalkışmasıyla hiçbir alakası olmadığına ve mutlak olarak masumiyetine inandım; harekete en ufak bir toz kondurmadım.

Ancak ve ancak;

İsviçre’ye geldikten sonra, memlekette Hizmet Hareketi merkezli yaşanan tüm gelişmeleri, bu hareketin ve mensuplarının başlarına gelenleri derinlemesine muhasebe ve muhakeme etmeye başladım. 

Savunma, emniyet, yargı ve diğer tüm bürokratik kadrolardan on binlerce, hatta yüz binlerce insanın işlerinden ihraç edilerek hapislere atılmasını; bu süreçte insanların çoluk çocuklarıyla birlikte dışlanmasını, maruz kaldıkları ağır mağduriyetleri, baskıları ve ölümleri tefekkür ettim.

Kendi kendime, "Bütün bu musibetler ve dramlar Hizmet Hareketi’nin ve mensuplarının başına NEDEN geldi?" sorusunu sormaya başladım. 

Bu "neden?" sorusunu büyük bir ısrarla soruyor ve yine aynı ısrarla cevaplarını arıyordum. 

Bu muhasebeyi hem kendi iç dünyamda yapıyor hem de benim gibi ülkeyi terk etmek zorunda kalıp buralara sığınan, bu süreçte tanıştığım diğer mağdur Hizmet muhacirleriyle paylaşıyordum. Memleketteyken Hizmet Hareketi merkezli dönen olayların arka planına ve iç yüzüne dair gerçekçi ve derinlemesine bir bilgiye sahip olmadığım için, başlangıçta bu sorularıma tutarlı cevaplar bulamıyordum. 

Soru yönelttiğim diğer hareket mensupları da bana tatminkâr izahatlar sunamıyordu.

Böylelikle İsviçre’de yaklaşık iki yıl sürecek; son derece yoğun, sancılı, şüphelerle, itirazlarla dolu bir arayış, sorgulama, okuma, dinleme ve araştırma süreci yaşadım. 

Benimle aynı akıbeti paylaşarak sadece İsviçre’ye değil; diğer Avrupa ülkelerine, ABD, Kanada ve Avustralya gibi dünyanın dört bir yanına dağılmış olan ve bu süreçte iletişim kurduğum diğer Hizmet Hareketi muhacirleriyle de bu hayati soruları paylaştım, onlardan da cevaplar talep ettim.


Lakin tanıştığım, konuştuğum hiçbir Hizmet mensubu, hareketin ve kendilerinin maruz bırakıldığı bu haksızlıklara, uğradıkları zulümlere makul bir anlam yükleyemiyordu. 

İstisnasız ve ısrarla; hem kendilerinin, hem hareketin, hem de yapı içerisindeki "ağabey" ve "ablaların", en başta da Fethullah Gülen’in tamamen masum olduğunu savunuyorlardı. 

Birçoğu hâlâ aynı hissiyat ve düşüncelerle, bugün dahi kendilerini avutmaya ve kandırmaya devam etmektedir.

Ben ise bu sancılı sorgulama ve içsel muhasebe sürecimde, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk hocanın eserlerini okumaya, konuşmalarını dinlemeye başladım. İsviçre’ye ayak bastıktan sonra, siyasi iltica talebimizin neticelenmesine kadar geçen 17 aylık mülteci kampı hayatımda, benim gibi Türkiye’den gelip sığınma başvurusunda bulunmuş Alevilerle, ateistlerle, solcularla, PKK sempatizanı olan ve olmayan Kürtlerle tanıştım; onlarla insani dostluklar kurdum. 

Hamdolsun, bugün bile hukukumu ve dostluğumu memnuniyetle sürdürdüğüm Alevi, ateist, solcu, Kürt arkadaşlarım ve yarenlerim var.

Başta da ifade ettiğim üzere, çocukluğumdan itibaren dindar (daha doğru bir tabirle DİNCİ) muhitlerde büyüdüm, yetiştim, dini bir terbiye aldım ve dindarlık zannettiğim bir hayatı yaşamaya gayret ettim. 

Bu yaşama gayretim bugün de tüm hızıyla sürmektedir; fakat artık aradaki o hayati farkı idrak etmiş, dindarlık ile dinciliğin ayrımını öğrenmiş bir insan olarak, hayatıma sadece dindar sıfatıyla devam ediyorum, hamdolsun.

Yaşar Nuri Öztürk hocayı okudukça ve dinledikçe, bu yaşıma kadar bana belletilen ve doğru kabul ederek yaşamaya çalıştığım din anlayışının ne denli yanlışlarla malul olduğunu, dini müktesebatımın büyük ölçüde tahrif edilmiş, aslından saptırılmış bilgilerden ibaret olduğunu esefle fark ettim. 

Onu okudukça ve dinledikçe, ortada adeta iki ayrı İslam dini olduğunu açıkça gördüm:

  • Uydurulan Din
  • İndirilen Din

Peki, İndirilen Din neydi ve sonradan ne tür yamultmalara maruz kaldı ki Uydurulan Din haline dönüştü?

İndirilen Din; Hz. Muhammed’e vahyedilen Kur’an’daki dinin ta kendisidir. 

Allah Resulü, irtihaline kadar Kur’an’daki bu saf ve gerçek İslam’ı hem bizzat yaşadı hem de ashabına eksiksiz öğretti. 

Onun vefatının ardından Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin hilafetleri, yani DEVLET BAŞKANLIKLARI müddetince ilk Müslüman nesil, Resulullah’tan miras kalan bu İslam’ı ellerinden geldiğince ihlasla yaşama gayreti içinde oldular. 

Lakin üçüncü halife Hz. Osman’ın hilafet dönemiyle birlikte, bu ilk Müslüman toplumda birtakım siyasi hırslar ve servet edinerek zenginleşmeye yönelik dünyevi ihtilaflar, çekişmeler, hatta sıcak kavgalar baş gösterdi.

Dördüncü ve son meşru halife olan Hz. Ali’nin hilafeti döneminde ise bu ihtilaflar daha da derinleşti, kemikleşti ve nihayetinde bütün işler çığırından çıktı. 

Sonunda Muaviye, şeytani kurnazlığı ve siyasi ayak oyunlarıyla hilafet makamını Hz. Ali’den gasbederek kendisini halife ilan etti. 

Çok geçmeden idareyi krallığa tahvil ederek, kılıç zoruyla ve ölüm tehditleriyle Müslümanların ileri gelenlerini kendisine biat etmeye mecbur bıraktı. 

Oğlu Yezid’i (1. Yezid) de kendisinden sonra tahta geçmek üzere veliaht tayin etti ve yine zorbalıkla toplumun kanaat önderlerinden Yezid’in krallığı adına biat aldı. 

Böylelikle İslam’ın şurâ’ya dayalı meşru idari nizamını, babadan oğula geçen saltanata dönüştürdü.

Muaviye ve mensubu olduğu Ümeyyeoğulları (Emevi) kabilesi, kısa sürede İslam’ın özünü bozdular, eğip büktüler, yozlaştırıp tersyüz ettiler. Kur’an’ın ve Hz. Muhammed’in bizzat yaşayıp ashabına öğrettiği o duru İslam’ı tanınmaz hale getirdiler. 

Bu Emevi hanedanı yaklaşık 90 yıl boyunca saltanat sürdü. 

Onların ardından gelen Abbasi hanedanı Emevileri yıkarak kendi saltanatlarını tesis etti ve Müslüman coğrafyasını yaklaşık 200 yıl boyunca kendi boyundurukları altında yönetti. 

Abbasilerden sonra da Fatımiler, Endülüs Emevileri, Eyyubiler, Safeviler, Gazneliler, Babürlüler, Selçuklular ve nihayet Osmanlılar gibi daha birçok Müslüman hanedanlık tarih sahnesine çıktı.

Hülasa, İslam ümmeti Muaviye’den itibaren Osmanlı’nın yıkılışına kadar, neredeyse 1300 küsur yıl boyunca kesintisiz bir şekilde sülalelerin, sultanların, kralların, padişahların ve imparatorların eliyle idare edildi. 

Bu uzun asırlar zarfında, başlangıçta var olan Kur’an’daki indirilen gerçek din; siyasi ikballer uğruna bozuldu, yamultuldu ve yozlaştırıldı. 

Neticede günümüze, yani bizlere kadar ulaşan din anlayışı, çoktan uydurulmuş bir din haline dönüştü. 

İşte ben, o yoğun ve sancılı sorgulama sürecimde Yaşar Nuri Öztürk hocayı okuyup dinleyerek dindeki bu korkunç tahrifatın ve yozlaşmanın farkına vardım.

Son 5-6 senedir dinimi adeta yeniden öğreniyorum. 

61 yaşıma kadar İslam adına ne öğrendiysem, hepsini bir daha geri dönmemek üzere formatladım, sildim ve çöpe attım. 

Ömrümün bu son deminde, beni uydurulmuş dinden kurtarıp indirilen dine doğru bu kutlu yönelişe sevk eden Yüce Allah’a hamdolsun. 

Şimdilerde, Yaşar Nuri Öztürk hocanın vesilesiyle Kur’an’dan öğrenmeye başladığım o gerçek ve saf İslam’ı yeni baştan ihlasla yaşamaya gayret ediyorum.

Yaşar Nuri Öztürk’ten Kur’an’daki İslam’ı hakkıyla öğrenmeye başlayınca, bu durum zincirleme bir idrake vesile oldu ve Mustafa Kemal Atatürk’ü de nihayet doğru bir zeminde anlamaya başladım. 

Atatürk’ün, dindar muhitlerde bizlere ezberletilen, körü körüne belletilen o "dinsiz, din düşmanı, zındık, mülhid, deccal" yakıştırmalarıyla hiçbir alakası olmadığını bizzat müşahede ettim. 

Onun, İslam’ın aslına ve hakikatine karşı duyduğu hürmet ve sevginin tam olduğunu anladım.

Müslümanlar uzun asırlar boyunca uydurulmuş dini yaşadıkları için gerilemişler; bu gerilemenin tabii bir neticesi olarak da neredeyse bütün İslam coğrafyası emperyalist, Haçlı Batı devletlerince işgal edilerek sömürgeleştirilmişti. 

Atatürk’ün bütün bu acı hakikatleri dehâ derecesinde bir vukufla kavradığını fark ettim. 

Onun, biz Müslümanları bu uydurma dinin boyunduruğundan ve uyuşturucu etkisinden kurtarmak, Kur’an’daki o indirilen asil dini öğrenip yaşayabilmemizi sağlamak gayesiyle o devrimleri hayata geçirdiğini; Elmalılı Hamdi Yazır hocaya o muazzam Kur’an tefsirini bu asil amaçla telif ettirdiğini ve daha birçok doğru adımla milletimizin dinin gerçeğiyle buluşmasını hedeflediğini nihayet idrak ettim.

Bir yandan Yaşar Nuri Öztürk hocayı okurken, diğer yandan da tarihimizi, bilhassa I. Dünya Savaşı ve sonrasındaki Müdafaa-i Hukuk hareketini, Milli Mücadele’yi, İstiklal Harbi’ni, cumhuriyetin kuruluş ve kurumsallaşma safhalarını, yani yaklaşık bir asırlık yakın tarihimizi yeni baştan okudum, araştırdım ve hafızamı tazeledim.

Osmanlı Devleti’nin Mondros Mütarekesi ile resmen tarih sahnesinden çekilmesinin ardından;

  • İstanbul da dâhil olmak üzere Anadolu’nun emperyalist Haçlı güçlerince nasıl hunharca işgal edildiğini,
  • İzmir ve Ege topraklarının Yunan askerine nasıl çiğnetildiğini,
  • Doğuda bir Ermenistan, güneydoğuda ise bir Kürdistan kukla devleti kurdurmak adına Haçlı emperyalizminin Anadolu topraklarında ne tür haince planlar tezgahladığını,
  • Bu topraklarda Türküyle, Kürdüyle, Alevisiyle, Sünnisiyle yaşayan biz Müslümanlara bu aziz Anadolu’yu bile çok gördüklerini ve bizi bütünüyle tasfiye etmek istediklerini yeniden ve açıkça öğrendim.

İstiklal Harbimizin hangi zorluklar ve imkânsızlıklar içinde kazanıldığını, bu kutlu mücadele boyunca Mustafa Kemal’in ve kurmay kadrosunun nasıl fevkalade bir adanmışlıkla, fedakarca gayret gösterdiğini derinden hissettim. 

Başta Padişah Vahdettin ve Sadrazam Damat Ferit olmak üzere, birçok saltanat dincisinin ve yobaz odakların, İstiklal Harbimizin zafere ulaşmasını engellemek adına ne tür hainliklere giriştiklerini ibretle hatırladım. 

Milli Mücadele’nin o en buhranlı, en çetin günlerinde; haçlı ve emperyalist İngiltere, ABD ve Fransa’nın doğu ve güneydoğu Anadolu’da Ermenileri ve Kürtleri silahlandırarak milli orduya karşı nasıl kışkırttıklarını; bölge insanını "şeriat isteriz" ve "bağımsız Kürdistan" yalanlarıyla aldatarak 25’e yakın iç isyan ve ayaklanma çıkardıklarını, bu suretle Müslüman’ı Müslüman’a kırdırıp kardeş kanı akıttıklarını acıyla müşahede ettim.

Tüm bu dahili ve harici hıyanet çemberine rağmen Milli Mücadelemiz zaferle neticelenip Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduktan sonra dahi, aynı haçlı emperyalist güçlerin bölgede Kürt isyanlarını körüklemeye devam ettiklerini; taze cumhuriyeti boğmak adına hem Kürtleri hem de saltanat sevdalısı o mürteci, yobaz odakları kirli emellerine nasıl alet ettiklerini yeniden gördüm.


Sözü daha fazla uzatmadan sadede bağlayayım: 

Türkiye Cumhuriyeti öyle kolay kurulmadı. 

Bu devlet, tarif edilemez fedakarlıklarla, çok ağır bedeller ödenerek, adeta küllerinden doğarak kuruldu.


Ve maalesef, gerek Milli Mücadele ve İstiklal Harbi yıllarında gerekse cumhuriyetin ilanını takip eden ilk dönemlerde, cumhuriyeti yıkıp yerine yeniden saltanatı ikame etmek isteyen mürteci odakların ve ülkeyi parçalamayı hedefleyen ayrılıkçı Kürtçü unsurların bitmek bilmeyen tehditleri sebebiyle, bu aziz vatan hiçbir zaman huzur yüzü görmedi.

Türkiye Cumhuriyeti, daha emekleme döneminden itibaren bu iki büyük tehlikeyi yani saltanat dinciliğini (irticayı) ve Kürtçü ayrılıkçılığı her an ensesinde hissetti. 

Bu yüzdendir ki, kabul edelim veya etmeyelim, devlet bu iki odağa karşı hiçbir zaman itimat ve güven duymadı. 

Esasen bu kronik güvensizliğin baş müsebbibi ve sorumlusu, bizzat o gerici yobazlar ile ayrılıkçı Kürtçülerden başkası değildi.

Sırası gelmişken, memleketin dindarlarını, daha doğru bir ifadeyle din ticareti yapan DİNCİLERİNİ açık yüreklilikle eleştirmek mecburiyetindeyim:

Yıkımın eşiğine gelmiş ve her köşesi hunharca işgal edilmiş Osmanlı Devleti’nden Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş sürecinde; memleketin birçok hacıefendisi, hocaefendisi, şeyhi ve din bilgini, evet, Müdafaa-i Hukuk çatısı altında ve Milli Mücadele yıllarında Mustafa Kemal ile silah arkadaşlarının yanında saf tuttular. 

Onlara omuz verdiler, bu topyekûn istiklal mücadelesinin zaferle neticelenmesi için aziz milletimizi canla başla teşvik ettiler.

Lakin muazzam bir zafer kazanılıp tam bağımsız cumhuriyet tesis edildikten sonra işler tersine döndü. 

Tıpkı Mustafa Kemal’in en yakın silah arkadaşlarından bir kısmının şahsi ihtiraslarla onu terk edip muhalefet cephesi kurması gibi, vaktiyle milli mücadeleye destek veren o hocaefendilerin, şeyhlerin ve din bilginlerinin çok büyük bir kısmı da cumhuriyetin ilanından sonra Mustafa Kemal’den hızla uzaklaştı. 

Hatta birçoğu onun can düşmanı kesildi.

Hâlbuki o dönem, yeni kurulmuş cumhuriyetin rayına oturtulacağı, istikrara kavuşturulacağı bir dönemdi. 

Memleketin asırlar süren Osmanlı ihmali, Dünya Savaşı ve İstiklal Harbi yıkımlarıyla düçar olduğu o yoksulluk, cehalet, geri kalmışlık ve mahrumiyet sarmalından süratle kurtarılması gerekiyordu. 

Ülkenin bayındır hale getirilmesi ve her alanda sanayileşme hamlelerinin yapılacağı bu en kritik zaman diliminde, Atatürk’ün o din bilginlerinin rehberliğine, desteğine ve katkısına çok ihtiyacı vardı. 

Fakat onlar, asırlardır propagandistliğini yapageldikleri uyduruk Muaviye dininden tevarüs ettikleri eften püften, abuk sabuk, akıl dışı mazeretlerin arkasına sığınarak o büyük lideri yalnız bıraktılar.

Unutmayalım ki tabiat boşluk kabul etmez!

İşte bu DİNCİLERİN bencilce ve sığ gerekçelerle yarattığı bu muazzam boşluk neticesinde, o aziz insan Atatürk’ün etrafını bilumum dinsizler, din düşmanları, masonlar, sabetayistler ve ne idüğü belirsiz birtakım karanlık odaklar doldurdu. 

Hatta bugün, Atatürk’ün etrafını saran bu meymenetsiz güruh tarafından adım adım hasta edildiğini, hastalık sürecinde de taammüden yani kasten yanlış tedaviler uygulanarak sinsice öldürüldüğünü savunan, bu konuda kesin kanaat sahibi birçok vatansever aydının bulunduğunu da hatırdan çıkarmamak gerekir. 

Hâlbuki Atatürk, tam da o kırılma anında hacıefendilerin, şeyhlerin ve gerçek ulemanın çevresinde durmasını, devlet ve millet işlerinde kendisine sahih bir rehberlikle yardımcı olmasını arzulamıştı.

Maalesef öyle olmadı.

İlerleyen yıllarda kaleme aldıkları hatıralarında, Atatürk’e bu en stratejik dönemde omuz vermediklerinden dolayı derin bir nedamet ve hüzün duyan dindar kılıklı (esasen DİNCİ) birçok şahsiyetin itirafları da tarihin sayfalarında sabittir. 

Eğer o din bilginleri Atatürk’ün yanında dimdik dursalardı, onu din düşmanlarıyla ve masonik yapılarla çalışmaya mahkûm etmeselerdi, memleketimiz bugün içine düştüğü bu içler acısı badireleri asla yaşamayacaktı.

İsmet Paşa ise, tüm iyi niyetine, dürüstlüğüne ve namusuna rağmen, maalesef Atatürk’ün vefatının ardından onun en büyük iki hayalini savsakladı:

  • Uydurulmuş dinden Kur’an’daki indirilen gerçek dine geçiş ülküsünü sürdürmedi.
  • Devletin tam bağımsızlık omurgasını muhafaza edemedi.

İsmet İnönü; Adnan Menderes ve emsali toprak ağalarının, mandacı zihniyet sahiplerinin telkinlerine boyun eğerek Köy Enstitülerini kapattırdı. 

Emperyalist ABD’ye hesapsızca yanaştı. 

Amerika’nın; 

- Milli Savunmamızı, 

- Milli Eğitimimizi ve 

- Milli İstihbaratımızı milli hüviyetinden kopararak kendi küresel emelleri doğrultusunda yeniden dizayn etmesine ne yazık ki göz yumdu.

Hatırlayalım; İstanbul’un işgal altında olduğu ve mandacılık fikrinin bazı Osmanlı aydınları arasında ciddi ciddi kurtuluş çaresi olarak görüldüğü o fetret döneminde, İstanbul’da bulunan İsmet Paşa da Amerikan mandası fikrine taraftardı ve bunu hararetle savunuyordu. 

Öyle görünüyor ki, Atatürk’ün vefatından sonra İsmet Paşa’nın bu eski mandacılık eğilimi yeniden nüksetti. 

İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki o çetin dünya konjonktüründe, mandacılığın modern bir versiyonu olan Batı İttifakı’na (NATO) sığınma zaafiyeti gösterdi ve bu uğurda ABD’yi devletin kılcal damarlarına kadar buyur etti.

İsmet Paşa dönemini ve Atatürk sonrası Cumhuriyet Halk Partisi’ni doğru bir teraziye oturtmak adına, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk hocanın "Atatürk’ten Sonraki CHP: Çağı Yanlış Okumanın Serüveni" isimli o küçük fakat ufuk açıcı eserini mutlaka okumanızı tavsiye ederim.

Sözün özünü söyleyecek olursak ; 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, kuruluşundan itibaren irticayı ve Kürtçü bölücülüğü en tehlikeli İKİ İÇ TEHDİD olarak sürekli kırmızı kitabında tutmasının iki temel sebebi şunlardır :

1- Cumhuriyetin ilk harcının karıldığı o hayati yıllarda, hocaefendilerin ve şeyhlerin o aziz lideri yalnız bırakması, bununla da kalmayıp devrimlere baltalayıcı bir düşmanlıkla yaklaşmasıdır. 

2- Madalyonun diğer yüzünde ise, bölücü Kürtlerin emperyalist Batı’nın figüranlığına soyunarak ham bir Kürdistan hayalinin peşinde memlekete hançer saplaması yatmaktadır.

Din temsilcisi olduğu iddia edilen, daha doğrusu öyle zannedilen o mürteci figürler, maalesef Kur’an’daki indirilen gerçek İslam’ın değil, uydurulmuş Muaviye dininin propagandistleri ve misyonerleri oldukları için Atatürk’ün samimiyetini hiçbir zaman ADAM GİBİ kavrayamadılar. 

Aksine, onun kurduğu modern sisteme amansız birer düşman kesilerek devlet için kronik birer tehdit mekanizması ürettiler. 

Birtakım Kürtçüler de hiçbir haklı gerekçeleri yokken, Haçlı emperyalizminin bölgedeki taşeronluğuna soyunup devleti bölmeye yeltendiler.

İşte ben ve benim gibi milyonlarca samimi Müslüman, bu uyduruk Muaviye dininin propagandisti olan o din bezirgânlarının peşinden gittiğimiz için, devletin haklı tehdit algısının radarına girdik; yıllarca bu sistemin olağan şüphelisi, sanığı ve hedefi haline geldik. 

Memleketin ve aziz milletimizin uğradığı bu büyük faturanın ana hatları, benim penceremden bakıldığında tam olarak bundan ibarettir.

Yazımın başında da itiraf ettiğim gibi; ben de çocukluğumdan itibaren bu irtica muhitlerinin ikliminde nefes aldım ve mürtecilerin safında saf tuttum. 

Onlarca yıl boyunca büyük bir aidiyetle ve severek içinde bulunduğum Hizmet Hareketi’nin de neden Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne zerre kadar güven vermediğini, ne yazık ki çok ama çok geç anladım.

Fethullah Gülen; "üstadım ve beyin yapıcım" diyerek yere göğe sığdıramadığı Said-i Kürdi gibi, Mustafa Kemal’i ve onun dehâsını ve iyi niyetini hiçbir zaman anlamadı, anlayamadı ve benimsemedi. 

Çünkü o da tıpkı akıl hocası Said-i Kürdi gibi, özünde uydurulmuş Muaviye dininin modern çağdaki sıradan bir propagandistiydi. 

Memleketin başta Savunma, Emniyet ve Yargı olmak üzere bütün kritik bürokratik mekanizmalarına, bakanlıklarına mahrem ve gizli usullerle sızarak devleti ele geçirmek gayesiyle on yıllarca süren sistemli bir kadrolaşma hareketini bizzat organize etti.

Bu karanlık hedefe kilitlendiği onlarca yıllık şahsi serüveninin son düzlüğünde ise hızını alamadı; sayıları yüz binleri, hatta milyonları bulan, büyük çoğunluğu itibarıyla arka plandaki bu sinsi ajandadan bütünüyle habersiz olan masum mensuplarını, sevenlerini ve sempatizanlarını, Haçlı emperyalisti ABD’nin Türkiye’yi çökertme projelerine kurban etmekte hiçbir beis görmedi.

Ve nihayet, aynı Fethullah Gülen, hayatta iken sebep olduğu bu devasa yıkımı, bu büyük altüst oluşu netliğe kavuşturabilecek, karanlık noktaları aydınlatabilecek bir konumdayken; tek bir kelime dahi etmeden, arkasında koca bir enkaz bırakarak ve bütün sırlarıyla birlikte bu dünyadan göçüp gitti...


Ne diyelim, takdir maşerî vicdanındır.


Bütün bu acı hakikatleri; İsviçre’ye mülteci olarak gelişimi takip eden o sancılı iç muhasebe, cesur özeleştiri, sorma, sorgulama ve soruşturma sürecinde derinlemesine fark ettim, öğrendim ve anladım.

Said-i Kürdi ve onun izinden giden has talebeleri; tarikat şeyhi, mürşid, efendi postuna bürünen bilumum din bezirgânları, İslamcılar, siyasi İslamcılar, Adnan Menderes’ten itibaren sağcı, muhafazakâr, mukaddesatçı reflekslerle hareket eden dindar kılıklı DİNCİ siyasetçiler; bu silsilenin birer halkası olarak Necmettin Erbakan ve onun bugünkü ahlak, ar, dürüstlük tanımayan, yolsuzluk sarmalındaki siyasi İslamcı çömezleri; Nurcular, Süleymancılar, Fethullah Gülen ve emsali dinci yobazlar... Bunların hepsi, istisnasız bir şekilde bu devlete karşı her zaman irticai bir tehdit unsuru oldular, bu tehdidi bizzat ürettiler, sistem tarafından böyle kodlandılar ve bu sebeple kendilerine devlet nezdinde asla güven duyulmadı.

Aynı şekilde, bölücü ve ayrılıkçı temelde Kürtçülük yapan bütün Kürt unsurlar da, tıpkı bu irticai yapılanmalar gibi, maalesef Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne zerre kadar güven aşılamadılar. 

Neticede devletin onlara karşı bakışı da mutlak bir güvensizlikten ibaret oldu.

Bugün de bu acı denklem değişmemiştir. 

Hem dinciler ve mürteci odaklar hem de ayrılıkçı Kürtçüler, hâlâ devlete güven vermekten fersah fersah uzaktır; devlet de haklı olarak kendilerine en ufak bir emniyet duymamaktadır.


Yalnız, günümüz Türkiye’sinde şöyle absürt ve derin bir tuhaflık hüküm sürmektedir: 


Erbakan’ın bugünkü ahlaktan, ardan ve dürüstlükten mahrum siyasi İslamcı çömezleri; Fethullah Gülen’in ve onun o aymaz, uyanmaz yüksek istişare heyetlerinin yıllar yılı sunduğu koşulsuz destekler sayesinde allem edip kallem edip, adeta "alavere dalavere, Kürt Mehmet nöbete!" kurnazlığı ve el çabukluğuyla, şimdilik devleti bütünüyle ele geçirmiş görünmektedirler. 


Tabii ki zamanla neyin ne olduğunu, kimin kiminle hangi pazarlığa oturduğunu ve gerçekte kimin kimi ele geçirdiğini çok daha berrak bir biçimde idrak edeceğimizi ümit ediyorum.


İşte bizler, gözümüzü kapatmadan bütün bu yalın ve sarsıcı gerçekleri öğrenmek ve onlarla yüzleşmek mecburiyetindeyiz.

Terör örgütü PKK’nın nihai hedefi asla iddia edildiği gibi Kürt hakları, Kürt dili, Kürt kültürü ya da Kürt geleneklerini ihya etmek değildir; onların tek ve açık gayesi, Türkiye’yi bölerek bağımsız bir Kürdistan devleti kurmaktır. 

Eğer ülkemizin tepesinde bu kanlı bölücülük tehdidi sallanmıyor olsaydı; Kürt dilinin kamusal alandaki varlığı ve buna benzer en temel insani, demokratik, kültürel haklar, tereyağından kıl çeker gibi, büyük bir suhuletle çözülürdü. 

Esasen bugün bile aynı kolaylıkla halledilmesi mümkündür.

Siz bu hususta ne derseniz deyin, olayları hangi ideolojik gözlükle değerlendirirseniz değerlendirin, hakikat tektir ve değişmez: 


PKK, emperyalist Haçlı Batı dünyasının ve Arz-ı Mev’ud (Vaat Edilmiş Topraklar) ham hayalini bir gaye-i hayal haline getirmiş olan Siyonist İsrail’in gönüllü bir piyonu, sadık bir taşeronudur.


Bu kirli küresel oyunu artık hepimizin net bir şekilde görmesi gerekiyor. 

Türk'üyle, Kürt'üyle hepimiz aklımızı başımıza almak zorundayız.

Ben ne körü körüne bir Türkçüyüm, ne ezberci bir Atatürkçüyüm ne de devleti kutsallık zırhına bürüyen bürokratik bir zihniyetin savunucusuyum. 

Kendimi sadece ve sadece akılcı ve Kur’an Müslümanı bir Türk olarak tanımlıyorum. 

Lakin; "Söz konusu vatansa, gerisi teferruattır" ve "Ya devlet başa, ya kuzgun leşe"vecizelerinin taşıdığı o tarihi ve hayati derinliği sonuna kadar önemsiyorum.

Emperyalist Haçlı Batı’nın ve Siyonist İsrail’in aziz vatanımıza yönelik o sinsi niyetlerini, bölücü projelerini çok net okuyabiliyorum. 

Sizler de bu gerçeği görebilirsiniz ve lütfen artık görünüz! 

İster Alevi ister Sünni olsun, mütedeyyin Müslüman Kürt kardeşlerimiz, bir sazan misali bu bölücü PKK’nın hamaset dolu dolduruşuna gelerek o bağımsız Kürdistan ham hayalini desteklediği müddetçe bu kronik kriz asla bitmeyecektir. 

Bölücü Kürtçüler bu ütopik ve karanlık rüyadan uyanıp vazgeçmedikleri sürece de memlekete hakiki manada bir huzur ve barış gelmeyecektir. 

“Aklın yolu birdir" demiş eskiler; ne kadar da doğru söylemişler.

Hiçbir dahili ya da harici odağın, hiçbir karanlık gücün veya terör tehdidinin Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmasına, parçalamasına asla geçit vermemeliyiz. 

Bu ülkeyi bölme cüreti gösterenlere de akıllarını başlarına devşirmelerini, ayaklarını denk almalarını kesin bir dille ihtar etmeliyiz. 

İçinde bulundukları bu derin uykuyu, bu tehlikeli aymazlığı bir an evvel terk etmeleri gerektiğini onlara güçlü bir şekilde hatırlatmalıyız.

Şu fani dünyada, bu topraklarda barış, emniyet ve huzur içinde, kardeşçe, omuz omuza yaşamak varken; bunca kavga, bunca gürültü patırtı, bunca dökülen kan niye sevgili kardeşim?

Doğrusuyla, eğrisiyle, ömrümün bu durağında ve an itibarıyla vicdani kanaatim bundan ibarettir.


Abdullah Erdemli

Luzern - İsviçre

Yorumlar

Popüler Yayınlar