Dynasticist Religionism vs Piety/Separatist Kurdism vs Kurdishness
DÎNİNİ, DEVLETİNİ ve ÜLKESİNİ SEVEN İNSANLAR OLARAK ;
- DİNDARLIĞA değil, SALTANAT DİNCİLİĞİNE KARŞI OLMALIYIZ,
- KÜRDLÜĞE değil, AYRILIKÇI ve BÖLÜCÜ KÜRDÇÜLÜĞE
- KARŞI OLMALIYIZ…
AS PEOPLE WHO LOVE THEIR RELIGION, STATE, AND COUNTRY;
- WE MUST BE AGAINST THE DYNASTICIST RELIGIONIST FANATICISM & BIGOTRY, NOT PIETY & RELIGIOSITY,
- WE MUST BE AGAINST THE SEPARATIST AND DIVISIVE KURDIST NATIONALISM, NOT KURDISHNESS...
بصفتنا أشخاصًا يحبون دينهم ودولتهم ووطنهم؛
- يجب أن نعارض التعصب الدينوية السلطنتية، وليس التقوى والتدين،
- يجب أن نعارض القومية الكردية الانفصالية والمثيرة للانقسام، وليس الكردية...
Selam…!
Biraz uzunca olan bu yazımın MUHATABLARI, EVVELEN ve BİZZAT, SALTANAT DİNCİSİ YOBAZLIK KISKACINDAKİ DİNDARLAR ile AYRILIKÇI/BÖLÜCÜ KÜRDÇÜLÜK KISKACINDAKİ KÜRDLERDİR…
Keşke benim DİNDAR kardeşlerim ve KÜRD kardeşlerim, benim kendilerini anlıyabildiğim kadar, onlar da beni anlıyabilseler...
Şimdi yazacaklarımdan sonra, inşaAllah anlarlar…
Ben 1956 Manisa doğumlu bir Türküm. Ailem (ebevnim ve ağabeyim) ve akrabalarım Sünni ve Hanefi idiler. Eh ben de, ABARTMAMAK ve MEZHEB BAĞNAZLIĞI HALİNE GETİRMEMEK KAYDIYLA, öyle idim.
Lâkin, ben artık kendimi “Sünnî-Hanefî” olarak değil, sadece ve sadece “AKILCI ve KUR’AN’CI” bir Müslüman olarak tanımlıyorum.
Rahmetli pederim Nuri Erdemli Bediüzzaman Said Nursi’nin samimi bir şakirdi idi. Çocukluk senelerim olan 1960’larda, Manisa’daki evimiz bir Risale-i Nur dershanesiidi. O senelerde bizim ve diğer Nur şakirdlerinin (yani Nurcuların!) evlerinde hep Osmanlıca (Arap harfleriyle) ve el ile yazılıp, teksir edilmiş (çoğaltılmış) ve sırtları hakîkî deri ile kaplanarak ciltlenmiş Risale-i Nûr’lar okunurdu.
Ben ilkmektep 3.cü sınıftayken, pederim vefat etti. Manisa’da, başta annem ve ağabeyim olmak üzere, akrabalarımızın ve pederimin şakird dostlarının (Nurcuların!) himayesinde büyüdüm ve yetiştim diyebilirim.
Pederimin vefatından seneleeeer sonra, Manisa’da eski Nurculardan ve pederimin de yakın dostu olan İsmail Hakkı Zeyrek hoca (ki kendisi Molla Emîn Zeyrek hocanın oğludur), bana, pederimle beraber, Said Nursi’yi, o senelerde sürgünde yaşamakta olduğu Isparta, Barla’da ziyaret ettiklerini ve kendisinin hayır duasını aldıklarınıanlatmıştı.
İlkmektepten sonra, Manisa’da, o senelerde Nurcu bir kadronun idare ettiği Karaköy Kur’an Kursunda 1 sene Kur’an ve Arapça eğitimi aldıktan sonra, Manisa İmam Hatip Okuluna başladım ve, bilahare ailecek İzmir’e taşınmış olduğumuzdan, İzmir İman Hatip Okulundan mezun olup, ardından İktisat Fakültesini bitirdim.
Talebelik ve gençlik senelerim boyunca hep Nur şakirdleriyle beraber oldum.
Ve, Fethullah hoca İzmir’de tanınmaya başladıktan sonra da, hep Hizmet Hareketi içinde bulundum, taaaa fetö/pdy iltisakım yüzünden, 2017’de memleketi terke mecbur kalarak buraya gelene kadar… Bugün itibarıyla 70 yaşımdayım ve neredeyse 9 seneden beri İsviçre’de siyasi mülteciyim!
Bütün hayatım boyunca, içinde doğup, büyüyüp, yetiştiğim ve eğitim aldığım ailemin ve bu dindar (aslında DİNCİ demem lâzım!) muhitlerin tesiriyle, ben Atatürk’ü hiç sevmedim, tam tersine ondan hep nefret ettim.
Said Nursi başta olmak üzere, bütün Nurcular, Süleymancılar, tarikatçılar, siyasi islamcılar, şucular, bucular, Atatürk’e hep deccal, dinsiz, din düşmanı, vesaire, vesaire, vesaire diye hakaret ederek höykürdükleri için, ben de onu maalesef hiç sevemedim.
Halk Partisine, Halk Partililere, laikçilere, Atatürkçülere, Kemalistlere hep nefretle baktım.
Cumhuriyet rejimini de hiç sevemedim. Başta en önemli millî bayramımız olan Cumhuriyet Bayramı olmak üzere, 19 Mayıs, 23 Nisan, 30 Ağustos, vesaire, bütün milli bayramları hiç sevmedim ve kutlamadım.
Atatürk’ün yaptığı bütün devrimleri “İslam düşmanlığı” olarak algıladım.
Hatta diyebilirim ki vatandaşı olduğum Türkiye Cumhuriyeti Devletini bile, sırf bu küskün mülahazalarla benimsiyemedim ve kendimi hep bu devletin ÜVEY EVLADI gibi kabul ederek yaşadım.
Atatürk devrimlerine, laik düzene hep soğuk baktım. Kemalist rejimin, Said Nursî başta olmak üzere, onseneler boyunca Nurcuları hapislere atmasını, Nur Risalelerini yasaklamasını, diğer bütün tarikatları, cemaatları, Fethullah hocayı, Hizmet Hareketini, siyasi islamcı Erbakan’ı sürekli tehlikeli ve sakıncalı olarak görmesini, Erbakan’ın Milli Görüş partilerini sürekli kapatmasını, Erbakan’ın başbakanlığına da sadece 1 sene ve zar zor tahammül etmesini, Erbakan’ın nankör çömezleri olan bugünkü AKP’lileri hep hor görmesini, hiç anlayamadım.
TC rejiminin bütün bu dindar (aslında DİNCİ demem lâzım!) cemaatlara, tarikatlara, islamcılara, siyasi islamcılara güvensizlik duymasını hep YADIRGADIM.
Elhasılı kelam, TC devletine ve rejimine hep küs yaşadım.
Ekim 2017’de, fetö/pdy iltisakım sebebiyle, YAKALANIP TUTUKLANMAMA RAMAK KALA, memleketi Meriç nehri üzerinden kaçak olarak terkedip Yunanistan’a geçtim ve oradan da İsviçre’ye geldim.
Memlekette iken, Hizmet Hareketinin Emniyet ve Yargıdaki mensupları marifetiyle Balyoz, Ergenekon, vesaire soruşturmalarıyla Atatürkçü subayları, generalleri, aydınları hapse tıkmasını hep memnuniyetle karşıladım.
17-25 Aralık 2013’te yine Emniyet ve Yargıdaki Hizmet Hareketi mensuplarının, o zaman başbakan (aslında BAŞÇALAN demek lâzım!) olan Erdoğan’ın kendisine, ailesine ve AKP’li bakanlara, bürokratlara yönelik yolsuzluk-hırsızlık dosyaları hazırlayıp, onları mahkum etme teşebbüslerini hep memnuniyetle karşıladım ve savundum.
AKP ile Hizmet Hareketi arasındaki dershaneler krizinde ve sonrasındaki kavga-dövüşlerde hep Hizmet Hareketini tuttum ve savundum.
15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü günlerinde Istanbul’da yaşıyorduk. O sıcak darbe teşebbüsü günlerinden Ekim 2017’de memleketi metazori terkedene kadar, hep Hizmet Hareketinin bu kalkışmanın sorumlusu olmadığına ve masumiyetine inandım. Hizmet Hareketine hiç toz kondurmuyordum.
AMMÂ ve LÂKİN ;
İsviçre’ye geldikten sonra, memlekette olan bitenler üzerine, Hizmet Hareketinin ve hizmetkârların başlarına gelenler üzerine, Savunma, Emniyet, Yargı, vesaire bürokrasilerinde onbinlerce, hattâ yüzbinlerce Hizmet Hareketi mensubu bürokratın işlerinden atılarak, hapislere konmasına, bu süreçte hizmetkârların, çoluk çocuklarıyla beraber, itilip kakılmalarına, korkunç denecek derecede zulümlere, işkencelere, öldürmelere maruz bırakılmalarına kafa yormaya başladım.
Ve, kendi kendime “bütün bu zulümler Hizmet Hareketine ve hizmetkârlara NEDEN REVA GÖRÜLDÜ? Neden, neden, neden…?” sorularını ISRARLA SORMAYA VE CEVAPLARINI ARAMAYA BAŞLADIM.
Bu “neden, neden, neden?…” şeklindeki ısrarlı sorularını hem kendime soruyordum, hem de benim gibi memleketi terke mecbur olup buralara gelebilmiş olan ve buralarda tanıştığım diğer mazlum ve mağdur hizmetkârlara…
Memlekette iken, bütün bu olan bitenlerin arkaplanına ve içyüzüne dair hemen hemen hiç bilgim ve haberim olmadığından, bu sorularıma doğru düzgün cevaplar veremiyordum. Sorduğum diğer Hizmet Hareketi muhacirleri de bana tatminkâr cevaplar veremiyorlardı.
Böylece, İsviçre’de yaklaşık 2 sene sürecek ÇOK YOĞUN VE SANCILI bir SORMA, SORUŞTURMA, SORGULAMA, OKUMA, DİNLEME, ARAŞTIRMA, ŞÜPHE, İTİRAZ SÜRECİ YAŞADIM.
Benimle aynı âkıbeti paylaşarak, sadece İsviçre’ye değil, diğer Avrupa ülkelerine ve ABD/Kanadaya da gelmiş olan ve bu süreçte tanıştığım diğer Hizmet Hareketi muhacirleri ile de bu sorularımı paylaştım, onlardan cevaplar talep ettim. Lakin, tanıştığım, konuştuğum hiçbir hizmetkâr, Hizmet Hareketinin ve kendilerinin maruz bırakıldığı bu haksızlıklara, zulümlere bir mana veremiyorlar, hep ve ısrarla, hem kendilerinin, hem de Hizmet Hareketindeki aGabeylerinin ve elbette ki en başta da Fethullah Gülen hocanın masum olduğunu söylüyorlardı.
Bu insanların BİRÇOĞU, MAALESEF, HÂLÂ AYNI DUYGULARLA VE DÜŞÜNCELERLE KENDİLERİNİ KANDIRMAYA VE AVUTMAYA DEVAM EDİYORLAR😞😞😞.
Ben bu sancılı sorgulama sürecimde Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk hocayı okumaya ve dinlemeye başladım. Gerçi, evvelce memlekette iken de, onu okur ve takip ederdim. Lâkin, o senelerde üzerimdeki kopkoyu ve kapkaranlık DİNCİLİK tesîri yüzünden, rahmetliyi TAM ANLAYAMAMIŞIM! Bunu da kendim için büyük bir AYIP kabul ediyorum😞.
İsviçre’de, iltica talebimizin kabul edilmesine kadar, 17 ay boyunca kaldığımız mülteci kamplarında, benim gibi Türkiye’den gelip, iltica müracaatında bulunmuş Alevîlerle, solcularla, ateistlerle, PKK’lı olan ve olmayan Kürdlerle tanıştım, dostluklar kurdum. Halen dostluğumuzu devam ettirdiğim Alevî, solcu, ateist, PKK’lı olan ve olmayan Kürd arkadaşlarım ve dostlarım var, hamdolsun.
Başta belirtmiş olduğum gibi, çocukluğumdan itibaren, dindar (aslında DİNCİ!) muhitlerde büyüdüm, yetiştim, dînî eğitim ve terbiye aldım ve dindar (aslında DİNCİ!) bir hayat yaşamaya gayret ettim.
Bu gayretim halen bütün hızıyla devam ediyor. Lakin, artık bir DİNCİ YOBAZ olarak değil, YAŞAR NURİ ÖZTÜRK sayesinde öğrendiğim KUR’AN’DAKİ İSLAM DİNİ’NİN DİNDARI BİR MÜSLÜMAN olarak devam ediyor hamdolsun.
Yaşar Nuri Öztürk hocayı okudukça ve dinledikçe, bu yaşıma kadar öğrendiğim ve öğrendiğim kadarıyla da yaşamaya çalıştığım dinimin çok yanlışlarla dolu olduğunu, öğrendiğim din bilgilerimin büyük ölçüde yanlış ve yamuk olduğunu FARKETTİM. 😞😞😞
Yaşar Nuri hocayı okudukça ve dinledikçe, ortada 2 tane İslam dini olduğunu, bunlardan birinin
- UYDURULAN DİN olduğunu, diğerinin ise
- İNDİRİLEN DİN olduğunu anladım.
İNDİRİLEN DİN NE İDİ VE ONA SONRADAN NE OLMUŞTU?
İNDİRİLEN DİN ; Hz. Muhammed’e vahyedilen KUR’AN’DAKİ İSLÂM DİNİ idi. Hz. Muhammed, sağlığında, Kur’an’daki bu gerçek İslamı hem kendisi yaşadı, hem de ashabı olan ilk Müslümanlara anlattı ve öğretti.
Onun vefatından sonra, Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali’nin hılafetleri, yani DEVLET BAŞKANLIKLARI müddetince, bu ilk Mıüslümanlar Hz. Muhammed’den öğrendikleri İslamı, ellerinden geldiğince, yaşamaya gayret ettiler.
Yeri gelmişken, şu “Hılafet” konusuna bir açıklık getirmeliyiz ;
HILÂFET tamâmen siyasî bir kavramdır ve siyasî bir kurumdur.
7. YY Arabistan’ının o günlerdeki siyasî kültürü, siyasî konjonktürü ve siyasî geleneği içinde, o toplumu SİYASETEN YÖNETMENİN KURUMUDUR, yani DEVLET BAŞKANLIĞI kurumudur. HİÇBİR KUTSALLIĞI DA YOKTUR.
Zaten Hz. Muhammed’in peygamberliği (risâlet, nübüvvet) ayrıdır, Medine döneminde ete kemiğe bürünmüş olan “devlet başkanlığı” apayrıdır.
Hz. Muhammed bu iki özelliği [(nübüvvet+risâlet) ve devlet reisliğini], Allah’ın Kur’an’da (onlardan biât alarak, yani onların onayını alarak onları YÖNETECEKSİN!) ayetleriyle hükme bağladığı şekilde, kendi kişiliğinde birleştirerek, vefatına kadar hem peygamberlik yapmıştır, hem de devlet başkanlığı yapmıştır.
Lakin, Hz. Muhammed’in vefatıyla beraber peygamberlik (nübüvvet + risâlet) bitmiştir. Zira, Hz. Muhammed son peygamberdir.
Bu konuda Yaşar Nuri Öztürk’ün şu linkdeki 6 dk’lık izâhâtını dikkatle dinlemenizi öneriyorum :
https://youtu.be/kmYZF3Sri3s?is=J_mCDEZGwD9rM2Dw
Hz. Muhammed’in vefatından sonra, sahâbenin ileri gelenlerinin biât etmesiyle (onaylamasıyla) seçilmiş olan Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali, ünvanları “HALÎFE” olsa da, tamamen dünyevî, siyasî, idârî otorite kullanarak (Müslüman olanlarıyla ve olmayanlarıyla) o toplumu, DEVLET BAŞKANI sıfatı ve yetkileriyle yönetmişlerdir.
Hz. Muhammed’in vefatıyla beraber, toplumu “ALLAH ADINA, KUTSAL ADINA YÖNETME DEVRİ” BİTMİŞTİR.
Lakin, üçüncü halife Osman’ın hılafetiyle beraber, bu ilk Müslüman toplumda, tamâmen dünyevî, maddî kaynaklı birtakım siyasi çekişmeler, ihtilaflar, hatta kavgalar baş gösterdi.
Dördüncü ve SON HALİFE olan Ali’nin hılafeti (devlet başkanlığı) döneminde bu ihtilaflar büyüdü, derinleşti ve bütün işler büsbütün çığırından çıktı.
******************
Ve, nihayet, Ebû Sufyân oğlu Muaviye, ŞEYTANÎ KURNAZLIĞIYLA ve ayak oyunlarıyla, hılafeti (DEVLET BAŞKANLIĞINI) Ali’den gasbederek, kendisi halife (DEVLET BAŞKANI) oldu.
Çok geçmeden de kendisini kral ilan ederek, kılıç zoruyla ve ölüm tehdidleriyle Müslümanların ileri gelenlerini kendisine biat ettirdi. Oğlu Yezid’i (1.ci Yezid) de, kendisinden sonra kral olmak üzere, veliahd tayin etti.
Böylece İslam idaresini hılafetten (yani DEVLET BAŞKANLIĞINDAN) krallığa, yani, babadan oğula geçen SALTANAT’a dönüştürdü.
Muaviye ve mensubu olduğu Ümeyyeoğulları (Emevi) kabilesi, kısa sürede İslamı bozdular, yamulttular, yozlaştırdılar, tersyüz ettiler, kendi lânetli saltanat düzenlerine şer’î dayanak haline getirerek değiştirdiler, Kur’an’daki ve Hz. Muhammed’in yaşadığı ve ashabına öğrettiği İslamı TANINMAZ HALE GETİRDİLER.
Bu lanetli Emeviler yaklaşık 90 sene ZÂLİMÂNE saltanat sürdüler.
Daha sonra Abbâsîler Emevîleri yıkıp, kendi saltanatlarını kurdular ve yaklaşık 200 sene de onlar Müslümanları yine ZÂLİMÂNE yönettiler.
Abbasilerden sonra, başka birçok Müslüman hanedanlar kuruldu.
Fâtımîler, Endülüs Emevîleri, Eyyûbîler, Büyük Selçuklular, şunlar, bunlar, Safevîler, Gazneliler, Babürlüler, Anadolu Selçukluları, vesaire ve nihayet Osmanlılar...
Müslüman ümmeti Muaviyeden itibaren Osmanlıların yıkılışına kadar, neredeyse 1300 küsur sene boyunca, hep ve sürekli saltanat sülaleleriyle, zâlim sultanlar, krallar, padişahlar, imparatorlar eliyle idare edildi. Ve bu uzun asırlar boyunca, başlangıçta KUR’AN’DAKİ İNDİRİLEN GERÇEK DİN BOZULDU, YAMULTULDU, YOZLAŞTIRILDI. Ve, günümüze, yani bizlere gelen din, çoktaaan UYDURUK BİR DİN haline dönüştü.
İşte, ben bu yoğun ve sancılı sorma, sorgulama, araştırma sürecimde, Yaşar Nuri Öztürk hocayı okuyup dinleyerek, DİNİMİZDEKİ BU KORKUNÇ YOZLAŞMANIN farkına vardım.
Son 5-6 senedir, ben dinimi yeniden öğreniyorum. 61 yaşıma kadar İslam dini olarak ne öğrendiysem HEPSİNİ BİR DAHA GERİ GETİRMEMECESİNE FORMATLADIM, yani SİLDİM ve ÇÖPE ATTIM.
Ve, Yaşar Nuri Öztürk hocayı okuyarak ve dinleyerek öğrenmeye başladığım GERÇEK İSLAMI, yani KUR’AN’DAKİ İSLAMI şimdilerde YENİ BAŞTAN yaşamaya çalışıyorum. Ahir-i ömrümde UYDURULMUŞ DİN’den İNDİRİLMİŞ DİN’e doğru bu yönelişi bana nasib eden ALLAH’A HAMD OLSUN…
Sevgili Kardeşim,
Yaşar Nuri Öztürk hocadan KUR’AN’DAKİ İSLAM’ı öğrenmeye başlayınca ve de öğrendikçe, Mustafa Kemal Atatürk’ü de doğru dürüst ANLAMAYA BAŞLADIM!
Atatürkün, bizlere, hepimize öğretildiği, belletildiği gibi “dinsiz, din düşmanı, zındık, mülhid, deccal, vesaire…” olmadığını ÖĞRENDİM.
Onun, gerçek İslam dinine sevgisinin ve saygısının tam olduğunu anladım.
Müslümanlar uzun asırlar boyunca ;
- UYDURULMUŞ DİNİ YAŞAMIŞLAR,
- BU YÜZDEN GERİLEMİŞLER,
- BU YÜZDEN NEREDEYSE BÜTÜN İSLAM MEMLEKETLERİ EMPERYALİST HAÇLI BATI DEVLETLERİNCE İŞGAL EDİLMİŞ VE
- SÖMÜRGELEŞTİRİLMİŞ…
Atatürk’ün bütün bunları ÇOK İYİ KAVRADIĞINI FARKETTİM.
BUNUN İÇİN DE, ATATÜRK’ÜN, BİZ MÜSLÜMANLARI ;
- BU UYDURUK DİNİN BOYUNDURUĞUNDAN KURTARIP,
- KUR’AN’DAKİ İNDİRİLMİŞ DİNİ ÖĞRENİP YAŞAYABİLMEMİZ İÇİN,
- bütün o devrimleri yaptığını,
- Elmalılı Hamdi Yazır hocaya KUR’AN TEFSİRİni bu amaçla yaptırdığını ve
- daha birçok güzel ve doğru işler yaparak,
- milletimizin DİNİNİN GERÇEĞİNİ ÖĞRENMELERİNİ AMAÇLADIĞINI ÖĞRENDİM VE ANLADIM.
Bir yandan Yaşar Nuri Öztürk’ü okurken ve dinlerken, bir yandan da, tarihimizi, bilhassa da 1.ci Dünya Harbi ve sonrasındaki Müdafaa-i Hukuk, Milli Mücadele, İstiklal Harbi, Cumhuriyyetin kuruluşu ve rayına oturtuluşu süreçlerini, yani yaklaşık 100 senelik yakın tarihimizi de YENİDEN okudum, araştırdım ve bilgilerimi TAZELEDİM.
Osmanlı devleti Mondros mütârakesini imzalamış ve haçlı+ emperyalist Batı devletlerince RESMEN BİTİRİLMİŞTİ. Bu mütârakenin imzalanmasının ardından çok geçmeden ;
- ANADOLU’nun, Istanbul da dahil olmak üzere, emperyalist haçlı Batılılarca nasıl işgal edildiğini,
- İzmirin ve Egenin Yunana nasıl işgal ettirildiğini,
- doğuda ERMENİSTAN,
- güneydoğuda KÜRDİSTAN kurmak için,
- haçlı emperyalistlerin Anadoluda ne hainlikler yaptıklarını,
- bu şekilde, Türküyle, Kürdüyle, falan filanıyla, biz Müslümanlara bu Anadoluyu bile bırakmaya niyetli olmadıklarını yeniden öğrendim.
İstiklal harbimizin nasıl kazanıldığını, bu harb süresince Mustafa Kemalin ve diğer yakın kurmay arkadaşlarının nasıl fedakarca gayret ettiklerini hatırladım.
Başta padişah VI. Mehmed Vahdeddin ve Sadrazam Damad Ferid olmak üzere, birçok SALTANAT DİNCİSİ yobazın, İstiklal harbimizin zaferle neticelenmesine mani olmak için ne HAİNLİKLER yaptıklarını hatırladım.
Milli Mücadele ve İstiklal harbimizin o en sıkıntılı ve zorlu zamanlarında, emperyalist haçlı İngilterenin, ABD’nin, Fransanın, doğu ve güneydoğu Anadoluda Ermenileri ve Kürdleri silahlandırarak, milli orduya karşı kışkırttıklarını, Anadoluda, bilhassa Kürdlere “şeriat isterük” ve “Bağımsız Kürdistan isterük” aldatmacaları altında 25’e yakın İSYAN VE AYAKLANMA ÇIKARTTIKLARINI, bu silahlı isyanlarda Müslümanları Müslümanlara vurdurduklarını ve kırdırdıklarını ve kardeş kanı döktürdüklerini hatırladım.
Bütün bu iç ve dış İHANETLERE VE HIYANETLERE RAĞMEN, Milli Mücadelemiz ve İstiklal Harbimiz, Allah’ın izniyle, zaferle neticelenerek, Türkiye Cumhuriyyeti Devleti kurulduktan sonra dahi, aynı haçlı emperyalist gavurların, bilhassa doğu Anadoluda KÜRD İSYANLARI çıkarttıklarını, yeni kurulan Cumhuriyyeti yıkmak/yıktırmak için, hem Kürdleri, hem de saltanat dincileri olan şeytan evliyası yobazları (GERİCİLERİ, mürtecileri) kışkırttıklarını hatırladım.
Lafı daha uzatmadan belirteyim sevgili Kardeşim ;
Türkiye Cumhuriyyeti öyle kolay kurulmadı. Ne fedakarlıklarla kuruldu bu devlet…?!?
Ve, maalesef, gerek Milli Mücadele ve İstiklal Harbi senelerinde, gerekse, Cumhuriyyetin ilk kuruluş senelerinde, MÜRTECİLERİN (saltanat dincileri olan yobaz GERİCİLERİN) Cumhuriyyeti tekrar saltanata dönüştürme tehdidleri ve AYRILIKÇI KÜRD UNSURLARININ da ülkeyi bölme tehdidleri sebebiyle, bu ülke hiç rahat yüzü görmedi.
Türkiye Cumhuriyyeti, taaaa başından beri bu iki tehdidi (SALTANAT DİNCİLİĞİ OLAN İRTİCA/GERİCİLİK ve KÜRD AYRILIKÇILIĞI) hep hissetti ve bu yüzden, KABUL EDELİM VEYA ETMEYELİM, MA’KUL VE MANTIKLI GÖRELİM VEYA GÖRMEYELİM, saltanat dincilerine (irtica’ya) ve ayrılıkçı Kürd unsurlarına HİÇ İTİMAD ETMEDİ, HİÇ GÜVEN DUYMADI.
Bu güvensizliğin baş müsebbibleri mürteciler (gerici yobazlar) ve ayrılıkçı Kürdlerdir.
Sırası gelmişken, memleketin dindarlarını, daha doğrusu DİNCİLERİNİ eleştirmem gerektiği belirterek diyorum ki ;
Yıkılmış ve her tarafı işgal edilmiş Osmanlı devletinden Türkiye Cumhuriyyetine geçiş süreçlerinde, memleketimizde birçok hacıefendi, hocaefendi, şeyhefendi, din bilgini, vesaire, vasıflı zatlar, EVET, Müdafaa-i Hukuk, Milli Mücadele İstiklal Harbi senelerinde Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının yanında saf tutarak onlara DESTEK VERDİLER ve bu topyekûn istiklal (tam bağımsızlık) mücadelemizi zafere ulaştırma yönünde milletimizi teşvik ettiler.
Lakin, zafer ve tam bağımsızlık kazanılıp, Cumhuriyyet kurulduktan sonra, aynen Mustafa Kemalin yakın silah arkadaşlarının onu terkederek ondan uzaklaştıkları, hattâ bazılarının ona karşı muhalefet cebhesi oluşturdukları gibi, evvelce onun yanında saf tutarak ona desteklerini esirgememiş olan o hacıefendi, hocaefendi, şeyhefendi, din bilgini, vesaire, vasıflı zatların çok büyük çoğunluğu da Mustafa Kemalden uzaklaşarak onu terkettiler, hattâ birçoğu ona muhalif ve hattâ düşman kesildiler.
Yeni kurulmuş olan Cumhuriyyetin rayına oturtulması, istikrara kavuşturulması, memleketimizin uzun Osmanlı asırları boyunca ve 1.ci Dünya Harbi ve İstiklal (Tam Bağımsızlık) Harbi seneleri boyunca dûçâr olduğu yakılmışlık, yıkılmışlık, geri kalmışlık, fakirlik, perîşâniyyet ve mahrûmiyyet halinden sür’atle kurtarılması, geliştirilmesi, bayındır hale getirilmesi, her alanda sür’atle sanayileştirilmesi çabalarının gösterileceği, yani, Atatürk’ün bütün bu hizmetlerde kendilerine ve desteklerine, katkılarına çok muhtaç olduğu dönemde, PROPAGANDİSTLİĞİNİ YAPAGELDİKLERİ UYDURUK MUAVİYE DİNİNDEN KAYNAKLANAN EFTEN PÜFTEN, ABUK SABUK, UYDURUK, SAÇMA SAPAN ve BOMBOŞ MAZERETLERLE, onu terkederek, etrafını yalnız bıraktılar.
TABİAT BOŞLUK KABUL ETMEZ…!
Böylece, o aziz insan Atatürk’ün etrafını bilumum dinsizler, din düşmanları, masonlar, sabetaistler, ne idüğü belirsiz meymenetsizler doldurdu.
Atatürkün bu ne idüğü belirsiz meymenetsizlerce yavaş yavaş hasta edildiği ve hastalığı sürecinde TAAMMÜDEN (KASDEN) yanlış tedavi-ler uygulanarak öldürüldüğü yönünde kesin kanaat sahibi birçok VATANSEVER aydın bulunduğunu da UNUTMAYALIM.
Halbuki Atatürk, işte tam bu dönemde, o hacıefendi, hocaefendi, şeyhefendi, din bilgini, vesaire, vasıflı zatlara ihtiyaç duyuyordu ve onlardan devlet ve memleket işlerinde kendisine yardımcı olmalarını bekliyordu.
Bu konuyu, daha sonraki senelerde, hatıralarında hüzünle zikrederek, Atatürke bu en kritik dönemde yardım etmediklerinden dolayı pişmanlık duyan birçok dindar kılıklı kişiler olduğunu da UNUTMAYALIM.
*****************
Halbuki, o hacıefendi, hocaefendi, şeyhefendi, din bilgini, vesaire, vasıflı zatlar Atatürkün çevresinde dursalardı, ona destek olsalardı, onu bilumum dinsizlerle, din düşmanlarıyla, masonlarla, sabetaistlerle, ne idüğü belirsiz meymenetsizlerle çalışmaya mecbur ve mahkum etmeselerdi, memleket bugün bu içler acısı hallere düşmezdi.
İsmet Paşa, bütün iyi niyyetine, dürüstlüğüne, namusluluğuna rağmen, maalesef, Atatürk’ün hem uydurulmuş dinden KUR’AN’DAKİ İNDİRİLMİŞ GERÇEK DİNE GEÇİŞ ÜLKÜSÜNÜ, hem de TAM BAĞIMSIZLIK ÜLKÜSÜNÜ, onun vefatından sonra SAVSAKLADI ve SÜRDÜRMEDİ.
Adnan Menderes ve emsali mandacı zihniyyet sahipleriyle beraber, feodal toprak ağalarının ve şeyhlerin telkinleriyle KÖY ENSTİTÜLERİNİ KAPATTILAR, haçlı emperyalist ABD’ye yanaştılar, bizi Nato’ya üye yaptılar, ABD’nin Milli Savunmamızı, Milli Eğitimimizi ve Millî İstihbârâtımızı milli hüviyyetlerinden kopartarak kendi emperyal emelleri doğrultusunda yeniden örgütlemesine göz yumdular…
Istanbulun 1.ci Dünya Harbinin galibi devletlerce işgal edildiği ve işgalci devletlerden birinin manda idaresine girme fikrinin bazı Türk devlet erkanı ve aydınlarınca ciddi olarak savunulduğu hengamda, İsmet Paşanın da manda fikrine taraftar olduğunu yazanlar ve söyleyenler de vardır ve bu inkârı imkansız bir gerçektir.
Atatürkün vefatından sonra, İsmet Paşanın bu eski mandacılık taraftarlığının tekrar nüksettiğini ve 2.ci Dünya Harbi sonrasındaki zorlu dünya konjonktürü şartlarında, bir tür yeni mandacılık versiyonu olan Batı İttifakına (NATO) sığınma zaafı duyduğunu ve bu sebeble ABD’yi davet ettiğini düşünüyorum.
İsmet Paşayı ve Atatürk sonrası Halk Partisini doğru okumak ve doğru değerlendirmek için, Yaşar Nuri Öztürk hocanın “ATATÜRK’TEN SONRAKİ CHP ; ÇAĞI YANLIŞ OKUMANIN SERÜVENİ” isimli küçük, lakin, ufuk açıcı kitabını okumanızı TAVSIYYE EDİYORUM.
İşte TC Devletinin, kuruluş senelerinden itibaren, İRTİCAYI VE KÜRD BÖLÜCÜLÜĞÜNÜ en önemli İKİ İÇ TEHDİD olarak sürekli gündeminde tutmasının arkaplanında ; o hacıefendi, hocaefendi, şeyhefendi, din bilgini, vesaire, vasıflı (kılıklı) zatların Atatürkü, kendilerine ve hizmetlerine ve desteklerine çok ihtiyaç duyduğu Cumhuriyyetimizin ilk kuruluş senelerinde, yalnız bırakmalarının, bununla da kalmayıp, onun devrimlerine sürekli muhalefet etmelerinin, hatta düşmanca tavırlar geliştirmelerinin sebeb olduğunu DÜŞÜNÜYORUM.
Din temsilcileri oldukları kabul edilen, daha doğrusu öyle oldukları zannedilen bu insanlar, MAALESEF, KUR’AN’DAKİ GERÇEK İNDİRİLMİŞ İSLAM DİNİNİN değil, UYDURULMUŞ MUAVİYE DİNİNİN PROPAGANDİSTLERİ oldukları için, Atatürk’ün DİN KONUSUNDAKİ SAMİMİYYETİNİ ANLAYAMADILAR, dahası ona ve kurduğu sisteme DÜŞMAN KESİLDİLER ve SÜREKLİ TEHDİD OLUŞTURDULAR.
Bizler de işte bu UYDURUK MUAVİYE DİNİNİN PROPAGANDİSTLERİnin takipçileri olduğumuz için, TC Devletinin aynı TEHDİD ALGILAMALARININ KONUSU VE HEDEFİ VE MUHATABI VE SANIĞI olduk.
Durum ANAHATLARIYLA bundan ibadettir.
Hemen belirtmeliyim ki ; ben de, çocukluğumdan itibaren İRTİCA MUHİTLERİNDE YAŞADIM VE MÜRTECİLER SAFINDA YER ALDIM.
Onlarca sene severek içlerinde bulunduğum Hizmet Hareketinin de neden TC Devletine güven veremediğini çok geç te olsa anladım.
Fethullah hoca, aynen üstadım dediği Said Nursi gibi, Mustafa Kemali ve devrimlerini hiç benimsemedi ve sevmedi.
Çünki o da aynen üstadım dediği Said Nursi gibi, UYDURUK MUAVİYE DİNİ’NİN SIRADAN BİR PROPAGANDİSTİ İDİ.
Memleketin başta Savunma ve Emniyyet ve Yargı olmak üzere, bütün kritik bürokrasilerinde ve bakanlıklarında, devleti kılcallarına kadar mahrem usullerle nüfûz ederek ele geçirmek için, onsenelerce, kadrolaşma faaliyyetlerini örgütledi.
Bu hedefe kilitlendiği onlarca senelik kişisel serüveninin son dönemecinde de, yüzbinlere, hattâ çok daha fazla sayılara ulaşmış olan Hizmet Hareketinin, hem de çok büyük çoğunluğu itibariyle HİÇBİR ŞEYDEN HABERLERİ bile olmayan mensuplarını, sevenlerini ve sempatizanlarını, haçlı emperyalist ABD’nin memleketimize yönelik EMPERYAL PROJELERİNE KURBAN ETMEKTE HİÇBİR BEİS GÖRMEDİ😞…
Ve, Fethullah hoca, hayatta iken sebebiyyet verdiği bütün bu hercümerci aydınlatabilecek iken, hiç konuşmadan, bütün SIRLARIYLA GÖÇTÜ GİTTİ.
Ne diyelim…?
Bütün bu acı hakikatları, İsviçreye mecburi gelişimden sonraki sancılı iç muhasebe, özeleştiri, sorma, sorgulama, soruşturma sürecimde farkettim, öğrendim ve anladım. ALLAH BENİ AFVETSİN…
Said Nursi ve has şakirdleri, bilumum tarikat şeyhleri, islamcılar, siyasi islamcılar, Menderes’ten itibaren sağcı, milliyyetçi, mukaddesatçı, muhâfazakâr, dinci siyasetçiler, bu cümleden olarak, Erbakan ve onun bugünkü ahlaksız ve hırsız siyasi islamcı çömezleri, Nurcular, Süleymancılar, Fethullah Gülen ve emsali dinci yobazlar hep ve daima bu devlete karşı İRTİCÂÎ TEHDİD oldular, oluşturdular, öyle algılandılar ve kendilerine HİÇ GÜVEN DUYULMADI.
Aynı şekilde, Kürd ayrılıkçılığı yapan bütün Kürd unsurlar da, aynen İRTİCÂÎ TEHDİD gibi, maalesef, Türkiye Cumhuriyyeti Devletine GÜVEN VERMEDİLER ve bu yüzden kendilerine HİÇ GÜVEN DUYULMADI.
Bugün de öyle ; hem mürteciler, hem ayrılıkçı Kürdcüler, hâlâ güven vermiyorlar ve kendilerine güven duyulmuyor.
İşte bütün bu acı gerçekleri öğrenmek mecburiyyetindeyiz sevgili kardeşim.
PKK’nın hedefi Kürd hakları, Kürd dili, Kürd kültürü, Kürd gelenekleri, falan, filan, vesaire değil, düpedüz Türkiyeyi bölerek bağımsız Kürdistanı kurmaktır.
Siz ne derseniz, nasıl değerlendirirseniz, hiç farketmez ;
PKK emperyalist haçlı Batının ve arz-ı mev’ud’u (The Promised Land) GÂYE-İ HAYÂL edinmiş olan SİYONİST İSRAİL’in gönüllü piyonu ve gönüllü taşeronudur.
Bu oyunu hepimizin görmemiz, lazım.
Hepimiz aklımızı başımıza almak zorundayız.
Ben Türkçü, Atatürkçü, falan, filan değilim, devlet kutsayıcısı falan da hiç değilim, AKILCI ve KUR’AN MÜSLÜMANI BİR TÜRKÜM. O kadar…
Lakin ;
“SÖZKONUSU VATAN İSE, GERİSİ TEFERRUÂTTIR”
ve
“YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE”
deyişlerini çok önemsiyorum ve ciddîye alıyorum.
Emperyalist haçlı Batının ve siyonizmin memleketimize yönelik EMPERYAL NİYYETLERİNİ ve PROJELERİNİ ANLAYAMAYACAK KADAR EBLEH TE DEĞİLİM, hamd olsun.
Sizler de olmayın…!
Müslüman Kürdler bu bölücü PKK’yı desteklediği müddetçe bu iş bitmez.
Kürdler bağımsız Kürdistan ham hayalinden vazgeçmedikleri müddetçe memlekette huzur ve barış olmaz.
Aklın yolu bir demişler.
Doğru demişler.
Hiçbir güç Türkiye Cumhuriyyetini YIKAMAZ VE BÖLEMEZ.
BÖLMEK İSTEYENLER AYAKLARINI DENK ALSINLAR.
BÖLMEK İSTEYENLERE DESTEK ÇIKANLAR DA BU AYMAZLIĞI, BU UYANMAZLIĞI TERKETSİNLER, TİTREYİP KENDİLERİNE GELSİNLER!
Barış ve huzur içinde kardeş kardeş beraberce yaşamak varken, bu itiş-kakış, bu gürültü patırtı niye sevgili kardeşim…?
Doğrusuyla, eğrisiyle, an itibariyle, ben böyle düşünüyorum.
Sevgi ve saygılarımla,
Abdullah Erdemli
Luzern - İsviçre
Yorumlar
Yorum Gönder